Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kaleden Kaleye - Şenol Güneş


01.08.1987... Yazın ortası ve futbolsuz geçen günler. Yaşım henüz on. Futbolu yeni yeni sevmeye başlıyorum çocuk akıllı. Babam Trabzonlu, ben Zeynep Kamil doğumlu Trabzonsporlu. Sevdiğim futbolu radyolardan dinliyor, gazetelerden biriktiriyor, televizyonlardan dakikalara sığdırırak izliyorum ancak. Tribünlere adım atmışlığım, yeşili görmüşlüğüm yok. Komşumuzun oğlundan ödünç aldığım bordo-mavi bir bayrak, pazardan alınma 11 numara bir forma ve anneme yalvar yakar diktirdiğim aynı renklerdeki bir süveterle yaşıyorum renklere olan aşkımı. Doğduğum yılın şampiyonu Trabzonspor, son iki yılın Galatasaray, stat Fenerbahçe.  Şenol Güneş futbola veda ediyor...

Babam elimden tutup malum köfte kokularının arasından geçirerek numaralı tribününe doğru ilerliyordu. Ben o zamanlar maraton, numaralı vs farkından çok televizyonun çektiği kısım olarak biliyorum tribünleri. Tabiatıyla Trabzon tarafına geçmek üzere muhtemelen bir bilet alarak içeriye atıyoruz adımlarımızı. Merdivenleri çıkarken artan kalp atışlarım ve zeminin yeşilini görmeye yakın artan tezahürat sesleri sanırım hayatım boyunca kulaklarımda yankılanmaya devam edecek. Santra çizgisini ortalayarak bir yere konuşlanmıştık. Sahada ısınan futbolcuları tanımam güç olsa da jübilesi olan Şenol Güneş tek seçebildiğim isimdi. Tek tek tribünleri dolaşırken, rakip siyah-beyazlılar da onu alkışlıyordu.
Rakip dediğim de Şenol Güneş'in, adına jübile denilen bu dostluk maçına çıkan Beşiktaş'tan başkası değildi. Tribün hayatımın ilk tezahüratı "Hamdi buraya, yumruk havaya" olurken, yaratıcılıktan uzak Trabzonspor taraftarı karşısında hemen yan tarafımızda ve karşı çaprazımızda bulunan adamlar (o zamanlar tribündeki yaş ortalaması şimdilerin çok üstünde) oldukça renkliydi. İlk on dakika oynanan futbolu izledikten sonra 90 dakikadan saha içine ait aklımda kalan sadece iki şey olmuştu. İlki ve en etkileyicisi maçın onuncu dakikasında hakemin düdüğüyle beraber fileleri öpen Şenol Güneş'in omuzlara alınması ve sahanın ortasına inen helikopterle maçtan ayrılması idi. İkincisi de nedense benim aklımda hep Sinan Engin olarak kalan ama yıllar sonra internetteki araştımalarımda Zoran İvsic olduğunu öğrendiğim futbolcunun gördüğü kırmızı kartla oyundan atılmasıydı. Tribünlerden yükselen "Ayı Sinan!" sesleri yanlış hatırlamama sebep olsa gerek.

Maçı Beşiktaş Feyyaz'ın üç, Saffet Sancaklı'nın bir golüyle 4-1 kazanırken, Hami'nin golünü de görmek nasip olmuştu ilk maçımda. Ben alınan mağlubiyetten çok Şenol Güneş'in duygusal vedasına hüzünlenirken, maçtan çok seyrettiğim yan tribündeki coşku ve yaşadığım duygu karışıklığı ile stattan ayrılmıştık...

Babamla bir iki Trabzon maçına daha gittikten sonra ısrarlarım sonucu yine aynı statta ve yine yanlış (!) tarafta Fenerbahçe-Beşiktaş maçı daha izlemiştim. Bu defa maraton tribünden izliyordum Beşiktaş'ı ve Beşiktaşlıları yandan yandan. Ferdinand'ın golüyle sevince boğulan binlerce renktaşıma son kez uzaktan bakışımdı bu maç. Trabzon sevgisini ayrı bir yere koyarak sevdamın adını koymanın vakti gelmişti adam akıllı. Bu yüzdendir ki tek yapamadığım tezahürattır "Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur!"...

Seneler içinde örgü ipler, bayraklar, atkılar, şapkalar, formalar, kombineler, üyelikler vs derken hayatımızın orta yerine, gönlümüzün baş köşesine oturdu Beşiktaş. Çok sevdiğimiz futbolu oynarken de izlerken de üzerimizde, dilimizde defalarca döndü durdu. Sevindirdi, üzdü, yordu ama hiç sönmedi sevdasının ateşi.

Son iki senedir sistemin dayatmasını kabullenemeyişimizden ötürü uzak kaldık tribünlerden. Özledik deli gibi ama o eski günlerin tadı da kaybolmuştu gitgide. Tek tük gittiğimizde içlerinde ama kenarda köşede izledik maçı da olan biteni de.  Yaşımız mı geçiyor yoksa her şey gibi bu da değişiyor ve biz mi alışamıyoruz bilmiyorum.

Ben Beşiktaş tarihinin en başarılı teknik adamlarından birini Rasim Kara sayarım. Malesef ülkemizde de prim yapan başarının tek bir ölçüyle değerlendirilmesi futbol içinde geçerli. 1996'da Milli Takım düzeyinde yakalanan başarı sonrası Fatih Terim Galatasaray'ın , Rasim Kara da bizim takımın başına geçti. Beşiktaş lig tarihindeki en golcü sezonunu onunla yaşarken, Avrupa Kupalarında da turları bir bir atlamıştı. Oynattığı futbol hem göze hoş geliyordu hem de sonuca gidiyordu. Başarı şampiyonluk ise sabredilmeliydi ama olmadı. Kendisi kalecilik, teknik adamlık kariyerlerinden sonra son mali kurul da divan üyesi olarak kürsünün arkasındaki masada yer alarak Beşiktaş'ımıza hizmet etmeye devam ediyor sessiz sedasız. Sessiz sedasız adamların başarısı da konuşulmuyor maalesef. Sesi çıkanların başarısı göz önünde oluyor. Şenol Güneş de bunun en dikkat çekici örneklerinden. Final kazanamayan hoca olarak anılıyor kimilerince ama kimse kimlere final oynattığından bahsetmiyor. Karizması yok denilerek eleştiriliyor ama egosu dağları aşanlar karşısında düğmeler ilikleniyor. Konuşması, lehçesi belki eleştiriliyor ama kelimelerinin yan yana gelerek oluşturduklarını irdeleyenler yok. Yaptırdığı transferler beğenilmiyor ama yoktan var ettiği isimler göz ardı ediliyor. Kendisinin en güzel sözlerinden biri de "Bizim zamanımızda açlar oynar, toklar seyrederdi, şimdi toklar oynuyor açlar seyrediyor". Tok adama top oynatmak zor iş. Bunu becerebilen adamdır Şenol Güneş. Maddiyata önem vermediğine inanırım. Futbolu sevdiğini hissederim. Dürüstlüğüne gönlümce kefilim. Gelgelelim efsane başkanımız, rahmetli Süleyman Seba'nın söylediği "iyi insan olmadan iyi Beşiktaşlı olunamayacağı gibi, iyi insan olmanın da iyi teknik direktör olmaya yetmeyeceğinin aşikar olduğunu gördük geçen sezon. Severek ayrıldık Bilic'le. Şimdi adamlığıyla Beşiktaşlılığa yakışacak olan bir hocamız var. Trabzonlu doğdu Beşiktaşlı oldu. Başarılı olacak mı bekleyip göreceğiz. Ben futbolun kaleden kaleye taktiksel olarak daha iyi çözüleceğini düşünenlerdenim. Oynarken oyunun izlenebildiği tek mevkidir kale. Şenol Güneş hem kendi şanssızlığını kıracak hem de Beşiktaş'ın son yıllarda alışılagelmiş üçüncülük sendromunu sonlandıracak kişi olacaktır. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sansasyonel transferleri karşısında sessiz kalan Beşiktaş'a eminim ki kimse bu şansı vermiyor şu anda.

Kaleden kaleye topu sürmek zordur. Tek vuruşla kaleye ulaştırmak da o kadar kolay değildir. Her ne olursa olsun iş, topun o kaleye girmesiyle sonuçlanır. Kaleyi bilen kaleyi fetheder.



25 Ağustos 2013 Pazar

"Abi Daha Çok Var Mı?"

 

Katakulli bir sözleşme sonucunda Tıkandı Baba'nın deyimiyle bir bilinmeze kombine alarak (hatta 2+1) yeni sezona merhaba demek üzere alışkanlıktan dolayı semtte buluştuk. Lig bitimiyle verilen aranın biriktirdiği muhabbetlerin yine büyük paydası elbette Beşiktaş'tı. Hepimizin yüzünde tebessüm, dilinde umut ama aklında endişeler vardı. Endişelerin bir kısmı da statlardan ötürü malum. Daha neredeyse on sene önce ilk kez gittiğimde bile 'Bir daha bu stada gelinmez' demiş olmama rağmen Cem Karaca'nın şarkısındaki gibi yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz modundaydık sevdamız yüzünden. Şarap yoktu elimizde ama tribüne girmeden üfletirler mi sorusuna "şüphelendiklerini üfletiyorlarmış abi" cevabı alınca şüphe uyandırmayacak miktarda yuvarladık biraları.

Arabayla düşeceğimiz Olimpiyat yollarının bizi ne kadar sürede stada ulaştıracağı hakkında kısa bir fikir ayrılığı yaşadıktan sonra makul bir zaman diliminde anlaşarak ayrıldık semtten. Uzun lafın kısası İzmit İsmet Paşa Stadı'nda oynasak kat kat daha iyi bu rezilliği çekmekten. Bir ara nereye gittiğimizi bile bilmediğim yollarda etrafımızdaki onlarca şuursuz, akıntıya kapılan araçlardan sürekli çevre esnafına "Abi daha çok var mı?" sorusu yöneltiliyordu. Sıkıntılı bir yolculuk sonrasında arabayı epey bir uzağa bırakıp dağ bayır aşa aşa vardık stada. Kombine ve biletli kapılarının ayrı olduğunu bilmeyerek önce yanlış sırada beklemeye başladık ama neyse ki bu kısa sürdü ve diğer taraftan kum saati sıra şekliyle sıcaktan ve basınçtan eriyerek girdik içeri. Maçın başlamasına az bir süre kaldığı için alt katta ve (Aziz Başkan duymasın) merdiven boşluklarında konuşlanarak izlemeye başladık maçı.

İlk maçlardan şu iyi, bu kötü vesaire gibi takıma ve oyuna dair yorum yapmak bana doğru gelmiyor ama hemfikir olunan şey Beşiktaş'ın kontrollü oyunu ve yeni Kanadalı'nın Aurelio'nun eski ve iyi zamanlarını anımsattığıydı. Bir ara 0-0'a bağlanan maçta gol olmazsa erken mi çıksak acaba düşüncelerine "75. dakkaya kadar olmazsa bakarız" demem ve 74'te golün gelmesiyle nokta konuldu ve hakemin bitiş düdüğüne kadar kaldık. Zaten benimki de blöftü.

Nihayetinde Beşiktaş 2-0 kazanarak oraya kadar gelen on binlerce taraftarının çektiği çileden dolayı düşen yüzlerini güldürdü. Her ne kadar evlere ulaşmamız Pazartesi'yi bulsa ve yorgunluğu Çarşamba günü anca çıkmış olsa da kazanınca insan her şeyi unutabiliyor. Bir hafta önce hazırlık maçında yükselen Taksim protestosuna destek sloganları bu maçta da devam etti. Pek de kolay sonlanacağa benzemiyor. İlk resmi maç sonunda yolumuzun (!) ne kadar uzun olduğunu hem biz hem  Bilic hem de takım görmüş oldu. Yani bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Beşiktaş : 2
Trabzonspor : 0

75' Olcay Şahan
81' Gökhan Töre

4 Mart 2012 Pazar

Ne Fark Eder Kartal Sen Her Gün Yenilsen?









Sırf bana mı öyle oluyor bilmiyorum ama bu sene kimsenin yüreği pır pır etmiyor gibi. Hani bir bestemiz vardı ya; 'Ne fark eder Kartal, sen her gün yenilsen?' diye, onun söyleniş maksadı farklı olsa da bu sene aynen öyle geçip gidiyor. Kimi başkan sebebiyle alınan skorları umursamıyor, kimi şike sansasyonu sonrası oynanmaya başlanan play-off sistemli sezonu iplemiyor. Sonuçta Beşiktaş kaç maçtır kaybediyor ama o kadar da koymuyor. Koyan başka şeylerle dolmuş taşmışız, puan hesabını bir kenara bırakmışız hepimiz. Neyse, derin mevzulara girmeden kısa bir maç değerlendirmesi yazalım.

Takımın yarısının aklı çoktan uçakta Madrid'e doğru yola çıkmıştı sanki. Carvalhal takımı atak oynatarak nasıl bir skor bekliyordu bilemiyorum ama ilk yarım saat sonrasında ben beklentilerimi minimuma indirgemiştim bile. Orta sahada Ernst Başkan didinmekten iki büklüm olurken, geride didinen Egemen olmayınca evlere şenlik bir defans vardı bu akşam. Doksan dakikanın sonucundaki skor da şaşırtmadı. Hatta Trabzon o kadar gol kaçırdı ki yıllar önceki 7-1'lik maçın rövanşı alınabilirdi. Özellikle Burak Yılmaz ligde attığı gol sayısı kadar gol kaçırdı neredeyse. Bir de ağzından öyle bir küfür kaçırdı ki, biz tribünde hakemlere öyle veryansın etmiyoruz.

İlk iki maçtaki dondurucu soğuğa rağmen kıskandıran bir tribün performansı gösteren bayanlar bu gece nispeten daha iyi bir havada stadı hemen hemen doldurarak ellerinden geleni yaptılar. Maç 0-0 iken pınarbaşına girmeleri enteresan oldu. Onlar boynu bükük, kendilerine ayrılan yerden fazlasını dolduran laz kızları yüzlerinde gülücük evlerine dağıldılar. Maçın en güzel anı Carvalhal'in işaretiyle oyuna gireceğim diye saha kenarından kulübeye koşmaya başlayan Mustafa Pektemek'in hocanın 'bekle' işaretiyle suratına yansıyan üzüntü ifadesiydi.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Eli Ekmek Tutmak


"Bir baktım kalenin önünde ekmek var..."

Böyle diyordu Tolga. Bilbao maçında kritik kurtarışlarının yanı sıra kale arkasından atılan yabancı cisimler arasından tanıdık olanı da seçip almıştı yerden. Öpüp alnına götürdüğü ekmeği kale direğinin dibine koyduktan sonra tekrar bütün konsantresini oyuna çevirdi. Ekmek yediği takımının gol yememesi için var gücüyle koruduğu kalede devleşirken, yaptığı bu hareketle de gönüllerde yer etti. Yalnız bu ülke insanı için değil, bütün insanlık için önemli bir simge ekmek. Atanı ayıplıyor, Tolga'yı alkışlıyoruz.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Kazım Koyuncu Röportajı


1903 eklemişti bu röportajı bloga. Kazım Koyuncu'yu daha yakından tanımak isteyen herkesin okumasında fayda var...

Mart 2004'te -yani ölümünden 15 ay önce- Trabzonspor Dergisi muhabiri Aytekin Akay'a verdiği röportaj..

Nur içinde yat Kazım Abi..

KAZIM KOYUNCU: "GÜÇLÜLER’ İN İKTİDARINA KARŞI HAYDE TRABZONSPOR’A"


"Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.”

İşte böyle diyor Kazım Koyuncu...1992 yılında Mehmet Ali Beşli ile kurdukları dünyanın ilk Laz Rock grubu "Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) ile tanıdık O’nu... İstanbul Siyasal’dan siyasi nedenlerle ayrılan Kazım için 90’ lı yılların ortasında yol, müzik yoludur, tabii bir de Trabzonspor vardır hayatında... Üç İstanbul takımının iktidarıyla kafasını bozmuş çoğu insana inat Trabzonspor’u hep içinde taşır Kazım... O herkes gibi sonuçlarla yaşayan biri olmasa da, sonuç da bekler tuttuğu takımdan. Her yıl, "Artık bu yıl şampiyonuz” diye düşünür. Çünkü O’na göre Trabzonspor’da oynayan her futbolcu, 'şampiyon olacak takımın futbolcusu’ psikolojisiyle sahaya çıkmalı. fiampiyonluğa inanmayanın, halkını, taraftarını da inandıramayacağını hatırlatan Koyuncu, "Hiç kimse boşuna Trabzonspor’un şampiyon olup olmamasını tartışmasın. Mazimiz her şeyi tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.” şeklinde konuşuyor. Tünel’deki ZB stüdyolarında bizi ağırlayan Kazım Koyuncu, "Siz bulmasaydınız ben bulacaktım sizi” demesi ve derginin her sayısını takip etmesi "Trabzonsporlu sanatçı duyarlılığı” olsa gerek. Futbolu O’na iki isim sevdirdi: Trabzonspor ve Armando Dieogo Maradona...Trabzonspor’u da Maradona’yı da aynı nedenlerle seviyor; iktidarın iktidarlarını yıkan ve farklılığı getiren eylemleri... Karadeniz müziğine getirdiği yeniliklerle Türkiye’ye malolan Koyuncu, yakın bir zamanda Trabzonspor gibi Avrupa sahalarında boy gösterecek. Tulumuyla, gitarıyla, Trabzonsporluluğuyla...

- Trabzonsporluluğunuz, yöresel bir takım nedenlere mi dayanıyor?

- Hayır, sadece bununla açıklanamaz. Trabzonspor’un bendeki ifadesi, statükonun karşısında yer alması, statükoyu parçalaması, güçlülere karşı güçsüzlerin var olduğunu ve onların da bir şeyler yapabileceğini göstermesidir. Trabzonspor, sadece bir yöre takımı olarak ben de ifade bulmuş olsaydı, bu lokal bir şey olurdu ve de çok doğru temellere oturmamış olurdu. Oysa Trabzonspor, sadece Trabzon’ u değil tüm Karadeniz’i aşmış bir olgu. Evrensel değerlere sahip olan benim için de Trabzonspor, Türk futbolunun en evrensel değeri ve en önemli unsurudur.

- Siz Karadenizli ve Laz bir sanatçısınız ama sizi Urfalı da dinliyor, Muğlalı da...

- Karadenizli dışında çok sayıda dinleyici kitlem var ve sık sık onlarla konserlerde buluşuyoruz. Urfalı, Diyarbakırlı, Mardinli o kadar fazla Trabzonspor taraftarı var ki, bu memleketlilikle açıklanabilecek bir olgu değil. Aslına bakarsanız, yoksulların, ezilenlerin, "farklı olanların” var olduğu ve birbirleriyle dayanışma içinde olacağı duygusunu ifade ediyor. "İnsan neden Diyarbakır’dan Trabzonspor’u tutar?” diye bir soru sorulduğunda, "Güçlülere karşı direnen ve statükoya hayır diyen anlayış nedeniyle” cevabını buluyorum.

- Trabzonspor, sizin söylediğiniz anlamda hala "güçsüz”lerin yanında bir felsefeye mi sahip; yoksa o da “güçlüler”in kıyısına çoktan geçti mi?

- Sorunun düğümlendiği yer burası işte. Kendine has yapısından dolayı Trabzonspor var oldu. fiimdi modern zamanların birtakım ilişkilerini yaşıyoruz. Trabzonspor, modern zamanların kendine dayattığı ilişkilere girdiği andan itibaren çöküşü de başladı. Biz, varlığımızı anlamlandıran değerlerimizi unutmaya başladıkça ne anlama geldiğimiz de anlaşılmıyor. Eğer kendimizi üç büyük kulübün yanında dördüncü kulüp olarak adlandıracaksak, alınacak şampiyonlukların da bir anlamı olmayacak. Oysa kazanacağımız şampiyonluklar, tıpkı eskisi gibi oynanan futbol, kazanma hırsı, diğerlerinden farklılığımızı ortaya koyacak. Trabzonspor olarak, o eski değerlerimizin peşinden koşmalıyız.

- Sevgili Kazım, Zuğaşi Berepe’de farklı bir müzik ve farklı bir Kazım Koyuncu vardı, şimdi ise daha farklı bir Kazım Koyuncu var. Tıpkı Trabzonspor’un 70’ li yıllardaki Trabzonspor olmadığı gibi...

- Evet ancak, ben çok farklı bir hayat yaşıyorum. Her ne kadar eskiye göre daha popüler biri olsam da, popülaritenin getirdiği yaşam biçimini hayatıma sokmadım ve hayatımın sonuna kadar da sokmayacağım. Televizyonlarda görünür olmaktan gurur duyan bir insan değilim ve asla da bununla gururlanmam. Eski arkadaşlıklarım, dostluklarım sürüyor. Hakkını vererek müzik yapmak, doğru bildiğim ne varsa peşinden gitmek benim için çok önemli. Değişen ne? Eskiden 10 bin satıyordu albümlerim, şimdi 100 bin satıyor. Hayatım daha da zorlaşmıştır; Trabzonspor gibi. Ben kendimle ilgili bir takım seçenekler koyabiliyorum, Trabzonspor da son bir yıldır bu seçenekleri koymaya başladı. Ben de farklıyım Trabzonspor da farklı. Albümüm 1 milyon da satsa kimse beni albümü 1 milyon satan diğer şarkıcılarla aynı kefeye koymayacaktır.

- Değişime kayıtsız kalmayalım ancak değişirken de başkası olmayalım. "Kendimiz olarak - kalarak nasıl değişebiliriz?”i tartışalım...

- Değişirken, eskiye dair olan her şeyin bir kısmını da ortaya çıkartmak gerekiyor. Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil etmeli. Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de... Yöneticilerden, futbolculardan, sizden daha çok başka insanların hayatlarını etkileyen bir olgu. Mesela bununla ilgili büyük sorumluluk taşıdığımı düşünüyorum.

- Hissettiğiniz sorumluluğu tam olarak nasıl açıklarsınız?

- Bir sanatçının çok sevildiğini bildiği noktada ürününü koruma güdüsü onun için beladır. Hani, bir albüm yaptım çok sevildi, bunu koruyayım, onu devam ettireyim güdüsü...Etliye sütlüye dokunmama gibi kaygılar da taşır böyle sanatçılar. Sanatçının kişiliğini bitirmeye doğru giden yoldur bu ve ben de karşılaşıyorum böyle hallerle. 2 bin kişinin alkışını aldıktan sonra, "Ben ne kadar müthiş bir adamım” duygusuna kapılıyorum...Ve bu saatten sonra da kendime çekidüzen vermek için mücadeleye girişiyorum. Bireysel olarak böyle düşünüyorum. Konu Trabzonspor olunca, mesela, orada oynayan futbolcuların kendini çok özel hissetmesi ve insanlara bir şeyler vermek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir. Bu duygu saf bir duygu olabilir ama böyle düşünüyorum.

- Bir yerde, "Hopa da Trabzonspor’u tutmazlar” dediniz. Neden Hopalılar Trabzonspor’u tutmaz?

- Açıkçası Hopa da Lazlar daha çok Fenerbahçe’ yi tutar. Benim ailemdeki herkes de Fenerbahçeli’dir. Normal olan benim de Fenerbahçeli olmamdır ancak kafayı biraz kaldırdığımda, biraz farklı olduğumu hissettiğim anda farklı olanla buluşabildim. Farklı olan Trabzonspor’du. Mesela kazara Fenerbahçeli olsaydım hayatımda futbolun bu kadar yeri olmazdı; en fazla arada bir Fenerbahçe maçlarının özet görüntülerini izlerdim; futbolun bende bir karşılığı olmayabilirdi.

- Türkiye’de size futbolu, futbol ötesi yaşatan takım Trabzonspor, ya yurt dışında?

- İngiltere’de Liverpool ’u, renk ve karakter benzerliğimizden dolayı da Barcelona’yı çok fazla seviyor ve tutuyorum.

- Sevgili Kazım, ünlü ve popüler bir sanatçısın. Popüler olan insanların eski takımlarını bırakıp popüler takımları tuttuğuna şahit olduk...

- Bazen, "Aaa Trabzonspor’u mu tutuyorsun?” diyenler var; şaşırıyorlar yani. Eee, "Ne var diyorum?” ben de...

- Albümünüz 10 bin satarken Trabzonspor’u tutmak normal gibi görülüyor. Çünkü böyle düşünen insanlar, "Trabzonspor, albümü 10 bin satan bilmem kaçıncı sınıf sanatçıların takımı” diye düşünüyor...

- Hayatta doğru bildiğim şeyleri şüphesiz soru işaretiyle algılamışımdır ancak o soru işareti kalktığı yerde de o doğruları sonuna kadar savunmuşumdur. Trabzonsporlu olmakla kendimi ayrıcalıklı ve farklı hissediyorum. İlla bir futbol takımının peşinden gidilecekse bu takım bana göre Trabzonspor’dur. Bir futbol hareketi olarak Trabzonspor’u desteklemek de bana göre ayrıcalıklı ve elitist bir durumdur.

- Trabzonspor da Kazım Koyuncu da Karadeniz’ den yola çıktı; ulusal bir müzisyen oldu...

- Karadenizli insanlarla müzik ya da konser noktasında tam bir tanışma sağlamamışken beni Türkiye’nin diğer yörelerinden insanlar dinliyordu. Dört Diyarbakır konserim var, Tunceli’ ye gittim. Yine bu ay içinde Doğu-Güneydoğu turnem var. Trabzonspor da ben de Karadeniz’den yola çıktık ama nereden yola çıktığı kadar nereye ulaştığı da çok önemlidir. Biz büyümek zorundayız ve herkesle bir şeyleri paylaşmak zorundayız. Karadenizliler, evrensel değerleri üst noktalarda olan topluluklardır. Gerek Trabzonspor, gerekse bizim gibi sanatçıların yaptığı iş bunu daha iyi gösteriyor.

- "Zuğaşi Berepe”, "Dinmeyen”, "Viya” derken şimdi de Hayde... O eski radikal söylemi hafiflettiniz...

- Yoo, radikal söylem yerinde duruyor aslında, ancak arayışlarım var. Zuğaşi Berepe’yla yaptığımız Karadeniz müziğinden ziyade rock müzikti. Lazca’yı kullanmamız, bu dilin yok olmamasını istememekti. Rock, özgün-rock karışımı müzikler, hatta son 5-6 yıldır elektronik müziklerle de uğraştım. Tüm etnik müziklere karşı duyarlılığım var; Karadeniz müziğini de yeni yeni öğrendiğimi düşünmüyorum. Hayde, biraz daha olgunlaşmış Karadeniz müziğiyle batı müziği konsepti diye düşünüyorum. Ama hayatımın sonuna kadar da Karadeniz müziği yapacağım diye bir kuralı da kabul edemem. "Zuğaşi Berepe” daha çok rock, "Dinmeyen” özgün müzik, "Viya” ne olduğu tam belli olmayan işaret veren bir albümdü. fiunu belirteyim, idealimdeki sounda yaklaşmak için epey daha sürem var.-

Volkan Konak’ın müziğinde de sizin müziğinizde de Karadeniz’de olmayan pek çok çalgıya rastlayabiliyoruz...

- Karadeniz türkülerine elektrik gitar, bas gitar sokan bir insanım. Karadeniz müziğini yozlaştırdığım noktasında eleştiriler gelebilir. Ama o enstrümanları müziğime sokmak için yırtınıyorum. Emek verilsin Karadeniz müziğiyle caz yapılsın. Ama lütfen emek verilsin.

- Şu an ünlü biriyle konuşuyorum. Sizin gibi ünlü olamayacağım nasıl olsa, hiç olmazsa ünlü olmanın hayatınıza getirdiklerini anlatın da kendimizi teselli edelim?

- Çok ünlü olduğumu düşünmüyorum. Ancak, çok ünlü olduğunu düşünen ve de onları çok sevdiğini sanan binlerce insan var. Bu sevginin yalan olduğunu düşünüyorum. Beni seven çok insan var ve sadece o sevgiye inanıyorum. Neden inanıyorum? Çünkü, beni televizyonlarda görmeden, sadece yaptığım marjinal albümlerle seven insanlar bunlar. Beni sevenler, elbette televizyona çıkmamı istiyorlar ancak saçma sapan yerlerde de görmek istemiyorlar. Müzik yapıyorum ve yaptığım müzik sadece şarkı söylemek değil. Hayat dışarıdan bakıldığında çok karmaşık, çok yoğun ama bu hayatı seviyorum çünkü çok sevdiğim bir şey yapıyorum, müzik yapıyorum.

- Çevreniz genişledi, zaten gazeteciler ve televizyonlar da buraya akın ediyor...

- Çok açık söylüyorum, bunu birileri yanlış da anlayabilir, hep müzikle, konserlerle, dizi ve film müzikleriyle anılmak isterim. Üretmek istiyorum.

- Müziğinize etnik müzik desek, sanatınızı sınırlandırmış olacağız gibi geliyor bana...

- Aslında ne isim vereceğimi ben de bilmiyorum ancak "Hayde”yle birlikte esas yapmak istediğim müzik noktasına yaklaştım. O da, Tiflis’ten Trabzon’a bir hat izlemekti. Gürcistan’a gittim, orada çok değerli sanatçılar ve eserler var. Beri tarafta Trabzon ve civarında su yüzüne çıkması gereken öyle değerli eserler çıktı ki karşıma. Yani yeni çizgimizi, Tiflis-Trabzon konsepti olarak adlandırabiliriz. Bundan sonra, bütün dünyaya hitap eden Karadeniz ve modern müzik anlayışını bir araya getirme niyetindeyim.

- Statükoyu, ayrıcalığı kabul etmeyen, özgürlük düşkünü pek çok kişi ya futbolu hiç sevmiyor; sevenler de Trabzonspor’un kazanmasını istiyor...

- Futbola karşı durup da, futbol sevgisi üst düzeyde olan çok solcu, demokrat, aydın insanlar tanıyorum. Onların birçoğu futbol sevgisini söyleyememiştir. Aslında futbol, dünyanın en kolektif toplu hareket ve eğlence biçimidir. Ancak hangi güçlerin elinde olduğu çok önemlidir. Ve bugün de kötü niyetli kişilerin elinde olduğundan, futbol zarardır... Futbol üstünden siyaset yapanlar, ihaleler alanlar, inşaatlar yapanlar varsa, futbol içinde çok günah barındıran bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunlara rağmen futbolu çok seviyorum ve Trabzonspor’u tutuyorum.

- Duruşunuza uygun bir de Türk futbolu ve futbolcusu yorumu dinleyelim mi sizden?

- Türk futbolunda parlak, farklı futbolcu pek yok. Maç sonunda bir sürü konuşmalar yapıyor ya futbolcular, "Ulan” diyorum, ben bu adamların konuşmalarını nasıl dinliyorum? Klişesiz, anlamsız, zekadan eser taşımayan konuşmalar... Yurtdışında arada farklı portrelerle, olaylara karşılaşırsınız. Mesela Maradona, futbolu sevmemde en önemli etkisi olan adamdır. Sadece büyük futbolcu olduğu için değil, o uçarı hali, yenilse bile dimdik ayakta kalabilmesi ve hala sevilmesi, özgürlükçü hali beni futbola çekmiştir.

- Trabzonspor’un şampiyon olması mı, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba mı daha önemli?

- Bu kadar konuşmadan sonra, şampiyon olma konusunda gösterdiği çaba demem lazım ancak şampiyon olmalıyız. Burada, belki ilk kez “sonuç”tan yana olacağım ama şampiyonluğa ihtiyaç var. Böyle bir mazi, böyle bir tarih bunu hak ediyor. Türkiye’de Trabzonspor, Almanya’da St.Pauli. Bu tür takımlar liglerinde şampiyon olmalı.

- Neden St. Pauli?

- Çok aykırı bir takım. fiimdi ikinci ligdeler, tribünlerinde diğer takımların tribünlerinde göremeyeceğiniz insanlara ve daha başka farklılıklara rastlarsınız.

- Trabzonspor takımı karşınızda olsa neler söylerdiniz onlara?

- Bir kere her sene şampiyonluğa oynayan bir takımın oyuncusu olarak sahaya çıkmalarını isterdim ki o seneyi sondan beşinci bitirseler bile. Mazimiz bunu hak ediyor.

- Müzisyen Kazım Koyuncu’nun müzik yolculuğu soluksuz sürecek mi?

- Tasarladığım iki albüm daha var. Belki arada extra bir albüm daha yapabilirim. Bir de kendime yaptığım eserler var. Onları internet siteme döküp yayınlamak istiyorum. Müzik dışında ise, Türkiye’de yaşadığım konser çoşkusunu yurt dışında da yaşamak istiyorum. Bu sene sonunda kendi şarkılarımı, Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Gürcistan gibi ülkelerde söylemek istiyorum. Karadeniz müziği bu projeler için büyük avantaj. Çünkü, kemençe ve tulum, çok ilgi çeken enstrümanlar.

- "Hayde” albümünüzdeki "Uh Aha”yı Trabzonspor tribünleri için yazdım dediniz...

- Evet, tribün ambiansını iyi yansıtan bir eser diye düşünüyorum. "Oy Fadime” de öyle... İnsanların alıştıkları seslerden biraz uzaklaşmaları gerekiyor. Böyle söylediğim iyi de oldu, sizlerle buluştum. Zaten bu buluşmayı ne zamandır bekliyordum... İyi ki geldiniz...

- Biraz zor bulduk sizi..

- Siz bulamamış olsaydınız ben bulacaktım sizi. İnanın bu buluşmayı çok özlüyordum.


SATIRBAŞLARI..

.- "Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de... Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan her şeyi temsil ediyor”

- Karadeniz dışında dinlenmek, sevilmek beni çok memnun ediyor.. Ama ben Karadenizsiz müzik yapmak istemiyorum. Karadeniz’e daha özel ve özgün hazırlanıyorum.

- Yaptığım müzik siyasi tavrımdan daha önemlidir hem de dünyanın bütün siyasetlerinden daha önemlidir. Siyasetler, devrimler, karşı devrimler bir gün bitebilir ancak türküler, şarkılar yüzlerce yıl kalır.

- Diyelim ki albümüm 1 milyon satacak, bu satıştan gelen parayla pek çok kişinin de hayatı değişecek.

- Zuğaşi Berepe çok bilinçli bir gruptu ancak grup olarak devam etmek çok zor. Esas olarak Mehmet Ali Beşli ve ben grubun öncülüğünü yaptık. Zaten o gruptan pek çok arkadaşla çalışmaya devam ediyoruz. Ben onları orkestra gibi görmüyorum, onlar da beni artist-sanatçı gibi görmüyor.

- Solcu bir insanım. Genel anlamda solculuğun anlamı da, ezilenlerin, yoksulların, emeğiyle hayatta kalmaya çalışanların yanında olmak. Solculuğumun bir adım ötesi de, estetik anlamda anarşizme daha yakın bir duruştur.

- Bütün dünyanın bütün toprakları hepimizindir. Bütün şarkılar, dünyadaki tüm insanlarındır, tüm topraklar da memleketimizdir. Yunanistan’a giderken vize almaktan hiç hoşlanmıyorum, zoruma gidiyor. Oradaki toprakla buradaki toprak aynı.

- Futbolda saha dışı olaylar var ama futbol o kadar basit bir oyun ki! Yapmanız gereken tek şey, yediğinizden daha fazlasını atmak.- Babam, çok özel bir insandır, aydındır da. O da hak-hukuk-adalet kavramlarını “değer” olarak gören ve önemseyen biridir. Şu anda Hopa da 2 sandalyeli bir berber dükkanı var.

- İstanbul bir aşk... Nefret edebiliyorsun ama ayrılamıyorsun. Hopa ise benim memleketim ve Hopa’yı çok seviyorum; en son gidip öleceğim yer de orası... Şu da var; Afyon’a gittiğimde de, Berlin’e gittiğimde de yabancılık çekmiyorum.

- 100 bin üye projesini önemsiyorum. Bunu düşünenler, camiaya demokrasiyi sokmuşlardır. Trabzonsporluluğumla bir kez daha gururlandım.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Zeytinyağı




Günahların Takımı Fenerbahçe pankartı yüzünden yer yerinden oynadı. Son dönemlerde tribünün açtığı bir pankart bu kadar gündemde kalmamıştı. Stadyumdaki polisten, maçın gözlemcisine kadar herkes suçlandı. İnanmayacaksınız ama saha kapatma cezasından bile bahsedenler çıktı. Fenerbahçe tribünlerinde bugüne kadar açılan pankartlar, yapılan şovlar bu kadar konuşulmadı. Trabzonspor'un açtığı pankartla Fenerbahçe'nin bugüne kadar açtığı pankartları yanyana koyunca medyanın Fenerbahçeli olduğu nasıl da ortaya çıkıyor.

3 Mayıs 2011 Salı

Egemen Ferrari'den Daha İyi?

Sivok, Zapo ve Ferrari'de olmayıp da Egemen Korkmaz'da olan nedir? Ben bilmiyorum gerçekten. Türk olması dışında bir avantaj sağlar mı Beşiktaş'a orası da soru işareti. Geçen sene Emre Güngör'ü gönderip Ali Turan'ı aldığında da Galatasaraylı arkadaşlara ben aralarında nasıl bir fark olduğunu bilmiyorum diyordum. Birileri oldu bittiye getiriyor. Ben yaptım oldu diyor, bizler de sahada iyi olmasını bekliyoruz ve olta her sene aynı oluyor. Çoğunlukla tutmuyor. Hiçbir artı özelliği olmamasına rağmen umut bağlıyoruz. Ben eminim Şenol Güneş'e desek ki al Ferrari'yi ver Egemen'i seve seve kabul eder.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Bursa'da Son Durum

Bursa Atatürk Stadı çevresinden 00.30 itibariyle aldığım habere göre Cumartesi sabahı 10.00'da satışa çıkacak misafir tribün biletleri için şu an bilet sırasında yaklaşık 200-300 Trabzonsporlu varmış. Termoslar,battaniyeler falan..Bakalım o anı yakalayan bi gazete-Tv v.s olacak mı..

Bu arada Trabzon'dan, Ankara'dan ve İstanbul'dan akın akın Bursa'ya gidenlerin çoğunun bilet bulamayacaklarını düşünürsek yarın Bursa'da baya bi mevzu kopması da kuvvetli ihtimal.

0 - 0,5 olsun, bizim olsun..

O sene; bu sene...

12 Kasım 2010 Cuma

Bu Ne Sevgi Ah !

Trabzonspor taraftarı Bursa Havaalanı'nda karşıladığı takıma kalacakları otele kadar eşlik ediyor.


25 Eylül 2010 Cumartesi

Umut Bulut

"Benim 90 dakika boyunca hiç durmadan koşmamın,mücadele etmemin ve gol kaçırdığım zamanki abartılı üzüntülerimin sebebi , vicdanen başımı yastığa rahat koyamama kaygımdan gelmektedir. Benim performansım ile günlük yaşamları şekillenen yüzbinlerce taraftarımız olduğunu biliyorum. aldığımız para da yaptığımız iş için çok fazla. Bunun hakkını ödemem lazım."


26 Ağustos 2010 Perşembe

Fenerbahçe'nin Niang Transferinin Trabzonspor'a Etkisi

"Ne alakası var Niang transferiyle Trabzonspor'un?" demeyin.Ya da başlığa aldanıp Niang'ın Trabzonspor maçındaki etkili oyunundan bahsedeceğimi düşünmeyin. "Ee,ne alaka o zaman?" diyenler için sözkonusu etkiyi kısaca açıklayayım efendim;

Niang'ı Fenerbahçe'ye satan Marsilya forvet açığını Toulouse'dan Gignac'ı transfer ederek kapatmaya çalıştı, hem de tam 16 Milyon EURO ödeyerek. Buna mukabil Gignac'ı Marsilya'ya satan Toulouse da forvet açığını kapatmak üzere Umut Bulut için Trabzonspor'a 3 Milyon EURO'luk resmi bir teklifte bulundu. Hem de tarihi Liverpool maçından 24 saat önce.. Ve bu teklif ortalığı karıştırdı. Şu an Liverpool maçında en yüksek performans beklediğim isim olan Umut Bulut kadro dışı ve ne kalacağı belli ne de gideceği.

Umut Bulut'un Avrupa'ya gitme hayali Trabzon'da bilinen bir husustu,.Zira Umut bu hayalini gerçekleştireceğinden emin bir şekilde 1-2 yıldır İngilizce kursuna da devam ediyordu. Geçen sene sonunda sözleşmesini yenilerken yönetimden Avrupa'dan bir teklif gelmesi halinde kolaylık sağlanacağına dair söz aldığını da okumuştuk gazetelerden.
Tüm bunlara karşın dün internetten "Toulouse Umut'a Talip" haberini okuduğumda ne transfer sezonunun bitmesine 5 gün kala yönetimin menajerlerle ve Toulouse yöneticileriyle Şenol Güneş'ten habersiz pazarlık masasına oturacağı aklıma geldi, ne de Umut'un her ne kadar hayali de olsa "Gitmek istiyorum" diyeceği.
Trabzonspor olarak ne zaman sezona çok iyi başlasak muhakkak önümüze bir engel çıkar. Bir kez daha yöneticilerimizin gerizekalı olmalarının ceremesini çekiyoruz maalesef. Liverpool maçına 24 saat kala hangi akla hizmet menajerlerle pazalrık masasına oturduklarını anlamak gerçekten çok güç, hem de Şenol Güneş'in bilgisi olmadan. Bana bile sorsalar Şenol Güneş'in bu transferi kesinlikle onaylamayacağına dair kellemi koyardım ortaya. Zira Şenol Güneş'in rakibe önde baskı kuran,rakibi yarı alanına hapseden,savunmayı en önde başlatan hücum felsefesi için Umut Bulut biçilmez kaftan ve kolay vazgeçilebilecek bir oyuncu değil. Ancak iş bilmez yöneticilerimiz sayesinde olay öyle bir noktaya geldi ki Umut bu saatten sonra gitse bir sıkıntı, kalsa ayrı bir sıkıntı.
Her ne kadar sonuca odaklı Trabzonspor taraftarları Umut Bulut'u çok gol kaçırdığı için sevmeseler ve her hareketinde homurdansalar da Trabzonspor taraftarının benim de dahil olduğum büyük bölümü Umut'u çok sever. Zira biliriz ki Umut Bulut emekçidir,terinin son damlasına kadar savaşır,maç seçmez, istikrarlıdır ve Trabzonlu olmasa da Trabzonspor'un efsane oyuncularını yetiştiren Faroz Mahallesi'nin ruhu vardır onda.
Umut'un günahı yerli olmasıdır. Zira zenci olsaydı eminim Trabzon'da heykeli dikilirdi.
Yukarıda da bahsettiğim gibi kalması kısa vadede,gitmesi ise uzun vadede sorun yaratacak. Umarım kendisi için de bizim için de hayırlısı olur ama gönlüm(üz) kalmasından yana.

2 Temmuz 2010 Cuma

Fenerbahce.org'a Göre 2009-2010 Sezonu Puan Durumu

Fenerbahçe'nin resmi internet sitesinde 2009-2010 sezonuna ait puan durumu aşağıda (02/07/2010 itibariyle). Son haftaya girilirken 56 puanımız vardı ve 5. liğimiz garantiydi. Son hafta Kadıköy'de aldığımız 1 puanla beraber 57 puanla bitirdik ligi. Hayır yani, oynadığımız maçı 33 göstermişler, "son maçı eklememişler mi acaba?" diye düşünülebilirdi ama dediğim gibi son haftaya da 56 puanla girmiştik.


2 kupanın acısını akıllarınca böyle alıyorlar,kendilerini tatmin ediyorlar heralde. Yoksa "teknik hata" mı ? Yoksa Bursa'dan gol haberi var da bizim mi haberimiz yok :)




Aziz Yıldırım'dan kendi internet sitesinin yayınladığı puan durumuna tekzip-yalanlama bekliyorum :)

30 Haziran 2010 Çarşamba

Trabzonspor 2010-2011 Forma Kreasyonu

Çok fazla Trabzonspor taraftarının takip etmediğini düşünüğüm blogda diğer takımlara gönül veren arkadaşlardan yeni sezon formalarımıza dair yorum bekliyorum. En çok hangisini beğendiniz, gri forma nasıl olmuş sizce?


29 Haziran 2010 Salı

Hami & Jabulani

Trabzonspor'un bir BJK maçı. Ceza sahası içinden bir endirekt serbest vuruş..Barajda tam 10 BJK'li..

Hami'nin zamanında Jabulani olsaydı rakip takımlar yedek oyuncuları da baraja sokabilmek için izin isterlerdi heralde.

11 Nisan 2010 Pazar

Trabzon Maçı Sonrası

Beyaz muşambalar üzerinde rakı içmeye niyetlenerek gitmiştim Köyiçi'ne. 1903'ün yazdıklarından önce ben de aynı hissiyatla güne uyanmış ve yazdıklarını okuduktan sonra daha bir heveslenmiştim bir an evvel karşıya geçmek için. Açık havada güzel bir kahvaltı ile hanımın gönlünü yapıp biraz da güneşten istifade ederek sağda solda dolaştıktan sonra Üsküdar'dan Beşiktaş'a attım kendimi. Saat beşe yaklaşmış Köyiçi çoktan havasını bulmuştu. Bizim arkadaşlar da benim hevesimi kursağımda bırakırcasında bir köşede Tekel'den temin ettikleri votka-vişne ile demleniyorlardı. El mahkum onlara eşlik ederken bir diğeri viski, öteki de elinde kutu biralarla geldi sonra. Biraz ondan biraz bundan içip güzel güzel yürüyüp geçtik tribünlerdeki yerimize.

Kapalıya girdiğimde Harun üst kattan inmiş, yüzünde tebessümle saha içine inmek üzere ilerliyordu. Evlilik yaramış epey bir kilo almış. Belki de tebessümü tribünün ricasını kırmayarak üçlü çektirmek için indiği sahadan kapalı üste tekrar nasıl çıkacağını düşündüğü içindi. Benimse o dakikalarda aklıma bundan altı sene evvel Süleyman Seba Spor Salonu'ndaki bir Galatasaray basket maçındaki üçlüsü geldi Harun'un. Askere gitmeden önceki bir maçıydı. Boynunda uzun bir kaşkol, bir ucu neredeyse parkeye değecek. Epey bir süre ufacık elleriyle salonun dört bir yanını ayağa kaldırmak için dört döndükten sonra çektirmişti üçlüyü. TRT2'nin naklen yayınında ise an be an yayınlanmıştı bu görüntüler... Bu sefer ki o kadar uzun sürmese de stadı coşturmaya yetmişti. Hayret ki üçlüden sonraki lay lay kısmının peşi sıra Fener'e sevgilerini sunmadı tribünler.

Ernst, Fink ve İnceman güzel yapmıyordu Beşiktaşı. Yusuf solda Serkan'ın hızına eşlik edemezken, Ekrem sağda kendi ekseni etrafında dönmekten başka bir şey üretemeyince pozisyon kısırlığı çekiyorduk. Mücadele var, zaman zaman tempo da aslında ama rakısı eksik sofra gibiydi maç. Maçın sonlarına doğru bizim kulübenin tamamını ayaklandıran pozisyonu biz kapalıdan süzemedik ama yan hakemin süzememesi normal değil. Mustafa Denizli'yi ilk defa bu kadar isyankar bir hal içinde gördüm. Göz göre göre penaltı gitti, maç bitti ve iki puan daha gitti, bu haftanın bitimiyle de şampiyonluk ümitlerimizin büyük bir kısmı gitti. Oysa ki maçta sıklıkla "Şampiyonluk çok yakın, saldır Beşiktaş" diye bağırıyorduk. Biz yaklaşamasak da o hep bize yakın duruyordu sanki düne kadar. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmedik bir türlü ve göbeğimiz çatladı her Beşiktaş maçında. Diğerleri de göbek attı maçın sonunda. Bizim içinse tek yol kaldı artık o da havaya atacağımız son taşın haftaya Saraçoğlu'na düşmesi.

21 Mart 2010 Pazar

Maç Günü Trabzon

Trabzon'a bu sezon giden en sağlam taraftar Galatasaray. Beşiktaş ve Fenerbahçe'den daha kalabalık geldiler.
Maç öncesi Trabzon tribünleri harikuladeydi. Sponsor firmaların itirazları olmasa maç boyunca bu şekilde duracaktı.

Taka Gazetesi olmadan olmaz. Bu maç için attıkları başlık yukarıda. Allah gönüllerine göre verdi.