10 Aralık 2014 Çarşamba

Star TV'den HP'ye Kıyak

Bayram değil seyran değil Star TV HP'ye neden kıyak yaptı. Tottenham'ın forma sponsoru AIA... Ama Star TV'nin umurunda mı?

Almış eski formayı koymuş maçın fragman görüntüsüne.

Oysa AIA ne güzel firma. Bak ne güzel işler yapmışlar.

https://www.youtube.com/watch?v=zvsDLc6MOuw

Koşun Koşun Vodafone Gol Atmış

Messi Türkiye'ye gelecekmiş Vodafone Arena'nın açılışı için. Bugün böyle haberler var gazetelerde. Bu gelişinin de mimarı Vodafone olacakmış. Açılış şerefine Vodafone geliş masraflarını karşılayacakmış. Hem takımın hem de Messi'nin sanırım.

Buraya kadar her şey normal aslında. Alan, veren, gelen.

Fakat Avea bu sırada ne yapacak o çok merak uyandırıyor bende. Bildiğiniz gibi Avea -çok anlamlı bulmasam da Barcelona'nın sponsoru. Üstelik global bir marka değil Avea. Neyse...- Barcelona'nın iletişim sponsoru. Barcelona kendisine destek veren markanın ana üssünde Vodafone'nun Avea'ya gol atmasına müsaade edecek mi meraktayım.

Düşünün Avea'da sponsorluklarla ilgileniyorsunuz. Pazardaki en ciddi rakibiniz olan Vodafone sizin en güçlü sponsorluğunuzu Türkiye'ye getirerek öne geçiyor.

Hem de kendi ülkende seni vuruyor.

Üstelik Avea halen Kartalcell gibi bir markayı yaşatmaya çalışırken Beşiktaş'ın Vodafone ile anlaşmasından sonra şimdi de Barcelona ile flördünden büyük imaj kaybı yaşayacak gibi gözüküyor.

Buna benzer ama kabul edilebilir bir benzerlik de Qatar Airways ile Turkish Airlines arasında yaşanıyor.

Messi'nin Barcelonasının ana sponsoru Qatar Airways ama Messi Turkish Airlines reklamlarında oynayabiliyor. Çünkü burada resmi bir bireysel sponsorluk, marka yüzü olma durumu var. Ne Qatar Airways ne de Turkish Airlines'ın bir mağduriyeti bulunmuyor. Fakat Messi ile Vodafone'un hiç ilgisi yok.


Gel gör ki Avea'nın başına gelen şey Vodafone-Barcelona-Beşiktaş-Messi ilişkileri gözönüne alınınca gol yemekten başka bir şekilde açıklanamaz heralde.

Avea bu hamleye nasıl karşılık verecek ya da böyle bir hamleyi gören birileri olacak mı bu da merak konusu tabii.

Sana formasını tuttururlar ama Barcelona'yı Vodafone getirir...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Oyunda Kal Reklamı

Geçtiğimiz günlerde yayına giren Darüşşafaka'nın "Oyunda Kal" mottolu reklamda bazı noktalar gerçekten spor pazarlaması denen şeyin Türkiye'de halen bir arpa boyu yol alamadığını gösteriyor.
Garanti Bankası ve Turkcell A Milli Basketbol Takımı için servet dökerken markalarının formadan çıkartılması tahammül edilir bir şey değil
Genellikle markalar basketbol özelinde reklam çekerken filmde içerisinde Milli Takım öğeleri geçiyorsa federasyonla paylaşması beklenir. Bu reklam filminde çocuğun odasında asılı duran formanın ne önünde ne de arkasında bir reklam görülmüyor. Çocuğun Milli Takım hayalini kurduğu formada Turkcell ve Garanti Bankası'nın olması gerekiyordu

27 Kasım 2014 Perşembe

Ya Sarı Lacivertsin, Ya Sarı Kırmızı... Siyah Beyaz Kalede

Bu aralar altını çize çize, tekrar tekrar okuduğum bir kitap var. Adı "Biraz Daha Özgüven Alır Mıydınız?" Kitap özgüven diye kolayca ağzımızdan çıkan şeyin tam olarak ne olduğunu efsane şekilde anlatmış. Kitapta özgüven problemi yaşayanlara aşağıdaki gibi altın 10 kural verilmiş.
1-) Her Şey Sizin Omuzlarınızda
2-) Affet
3-)Pişmanlığı Öldür
4-)Şimdiye Odaklan
5-)Geleceğe Bak
6-)Olumsuz Kayıt Bantlarını Yok Et
7-)Bağımsızlığını Geliştir
8-)Üretim Aşamasındaki Bir İş Olduğunuzu Kabul Edin
9-) Testereyi Bileyin
10-)Gerçekten Yapabilene Kadar Öyleymiş Gibi Yap

İnsanlardaki özgüven denen şeyin ne zaman şekillendiği ile ilgili de çok acayip bilgiler var. Çoğunluğu öğretmenleri suçlu bulurken, bir kısmı babalarını diğer kısmı büyük kardeşlerini sorumlu tutuyor.

Kitapla haşır neşirken bir Alışveriş merkezinde yukarıdaki gibi bir çocuk oyunu görünce bütün suçlunun kimileri için Beşiktaş olabileceği de geldi aklıma. Son 10 yıldır Beşiktaşlı çocuk bulmak önceki 10 yıllara göre daha zorken ya da bir başka deyişle yeni jenerasyon yetişmiyorken böylesi çocuk oyunlarının da bir anlamı var elbette.

Sağda Fenerbahçeli esas oğlan, solda Galatasaraylı esas oğlan...

Beşiktaşlı ise kaleye geçmiş. Çocuklara dair ne varsa iki büyük takım üzerinden anlatılıyor, Türkiye'de futbol iki kulüp üzerinden ilerliyor, onların markalarının yarışları hep önde. Buralara kolay gelinmedi elbet. Ya Galatasaraylısın ya Fenerbahçeli... Beşiktaşlı kalede. Senin rakibin o. Senin oyunun bir parçası.

Bu oyunun üreticisinin bunu üretirken kasıtlı yapması gibi bir durum yok elbette. Çok uzun zamandır bu böyle. Subliminal mesaj diye bir şey varsa. Bu o işte... Burada durum farklı... Ne veren farkında... Ne alan...Öğrenilmiş, kanıksanmış, farkedilmeden, yavaş yavaş...

Ne üreticinin haberi var, ne oynayan çocuğun. Ya Sarı Lacivertsin Ya Sarı Kırmızı...

Siyah beyaz kalede. Topu tutacak.

26 Kasım 2014 Çarşamba

Avrupa Ligi 2014-2015 Markaları




























Mevzu UEFA Avrupa Ligi olunca markaların kalibresi de iyiden iyiye azalıyor. Bazı sektörler ortadan kayboluyor. Bunlardan en çarpıcı olanı Teknoloji ve Havacılık. Trabzonspor'un Avrupa Kupalarında forma sponsoru olan Türk Hava Yolları bu kupada yalnız başına kalırken, Feyenoord'un ana sponsoru Philips de teknoloji alanında yalnız kalmış durumda.

Bu kupada formasında sponsoru olmayan takım sayısı da Şampiyonlar Ligi'nden fazla. Paok, Rio Ave, Fiorentina, S.Prag, Rijeka, D.Zagreb, Partizan. Çoğunluğu ülke ekonomileri bozuk olan Doğu Avrupa Balkan takımları.

Bir başka şaşırtcı kısımsa Şans Oyunlarının burada karşımıza çıkması. Hiçbirimizin adını duymadığına emin olduğum bahis siteleri tam 5 takımın ana sponsoru durumunda. Öte yandan bu kupada diğer patlama yapan sektör ise içecek sektörü. Alkollü ve alkolsüz olmak üzere toplam 6 takımla zirveyi ele geçirmiş.

Daha fazlası sizin gözünüze çarpacaktır mutlaka. Yukarıda incelenebilir.

25 Kasım 2014 Salı

Şampiyonlar Ligi 2014-2015 Markaları

Şampiyonlar Ligi'nde yer alan 32 takımın ana sponsorları hakkında belki de başka bir yerde rastlanmayacak bir çalışma hazırladım. Şampiyonlar Ligi'nde takımların forma sponsoru olan markaları inceledim. Şampiyonlar Ligi'nde diye özellikle altını çizmemin sebebi ise bazı takımların Avrupa Kupalarında başka bir marka ile kendi liglerinde başka bir marka ile mücadele etmesi. 32 takım arasında yukarıdaki örneklere konu olacak 32 takım var. Eğer atlamadıysam bu takımlar Galatasaray ve Anderlecht. Galatasaray yurtiçinde Huawei ile anlaşırken yurtdışında ise Turkish Airlines markası ile yer alıyor. Anderlecht ise yurtiçinde BNP Paribas yurtdışında ise Proximus. Şampiyonlar Ligi'ndeki 32 takım arasında en çok rastladığımız markalardan ilki Emirliğin şımarık çocuğu Fly Emirates. Arsenal, Real Madrid ve Paris Saint Germain gibi kalburüstü takımları kapatan Emirates'i takip eden marka ise Portekiz'in Telekomünikasyon devi MEO. Portekiz'in Şampiyonlar Ligi'ndeki 3 temsilcisini kapatmış Porto, Benfica, Sporting Lisbon. 2 takımın ana sponsorluğu ile Şampiyonlar Ligi'nde sahneye çıkan diğer marka ise Rusların enerji devi Gazprom'u Schalke ve Zenith ile listenin 3. sırasında yer alıyor. Liste aşağıya doğru tek takım ile Şampiyonlar Ligi'nde boy gösteren markalarla dolu. Aşağıdaki tabloya bakınca Havacılık, Teknoloji, Enerji ve Telekomünikasyon sektörlerinin tam 18 takımı kapattığını görüyoruz. Bir diğer dikkat çekici nokta ise Avrupa'da yer alan ama kendi ülkesinin takımlarına destek vermeyen tek marka Atletico Madrid'in Azerbaijan Land Of Fire adındaki oluşumu. Bir tanıtım fonu gibi de düşünülebilir aslında. Bunun dışında Rusya'nın Gazprom'u Schalke ile ülke sınırına aşarken, Güney Kore'nin teknoloji devleri LG ve Samsung sırasıyla Bayer Leverkusen ve Chelsea ile kıta değiştiren markalar oluyor. Emirliğin Fly Emirates'i ise Fransa, İngiltere ve İspanya pazarlarına uzaklardan atış yapıyor. Bir başka ilginç şey de Roma'nın formasında sponsor taşımayan tek takım olması. Daha bir çok sey söylenebilir. Benim dikkatimi çekmeyen noktalar belki sizlerin dikkatini çeker.

20 Kasım 2014 Perşembe

BBVA Türkiye'de

Garanti Bankası'nın çoğunluk hissesini İspanyol Bankası BBVA almış. Bizim gibi futbol denyoları için bu devirin bankacılık tarafı değil futbol tarafı ilgi çekici oluyor tabii ki. BBVA La Liga'nın isim sponsoru. BBVA LaLiga ne kadar da tanıdık. Dün haberler çıkınca Türkiye'de bir çok kulübün ve sponsor bulamayanların ellerini avuşturmaya başladığını düşünüyorum. BBVA için Türkiye'nin Denizbank'ı diyebiliriz. Spor sponsorluklarıyla cozutmuş bir markalar zira. BBVA da öyle. NBA ile bir işbirlikleri var. Öte yandan marka temsilcileri Kevin Durant, James Harden, Iker Casillas ve İniesta... İniesta ve Kevin Durant ile bir reklam da çekmişti Garanti Bankası. Ta oradan bu bağlantının olabileceğini düşünebilirmişiz belki de. Yoksa bu kadar rastlantı olması hayli ilginç. Buradan hareketle şöyle bir iddia da ortaya atabilirim kolayca BBVA-Garanti Bankası-Ferit Şahenk-Fenerbahçe. Yani Türkiye'ye yeni girmiş bir bankanın sponsorluk atılımı için birinci sıraya Fenerbahçe'yi yazabiliriz. Bunu da tarihe not olarak düşelim ne de olsa sponsorluk dediğimiz şey ticari kaygılar kadar bağlantılarla da ilgili değil mi zaten. En son 27 Ekim'de aşağıdaki gibi bir reklam filmi yayınlamışlar. Ben bir şey anlamadım bu reklam filminden. Bana verdiği mesaj çatımız o kadar geniş ki basketbol bile oynatıyoruz:) http://www.youtube.com/watch?v=1WGUAXiaYsE

19 Kasım 2014 Çarşamba

Engelli İzleyici Meselesi

Geçtiğimiz günlerde gündemde sıkça yer bulan gözleri görmeyen oğlunu Beşiktaş'ın maçına götüren amcamız yüreklerimizi burkmuştu hani. O konuyla ilgili İngiltere'de yapılan bir uygulamayı yazmak isterim. Arsenal'in Emirates Stadyumu'nda verdiği hizmet yüreği gerçekten burkulan insanların yapacağı bir şey olsa gerek. Arsenal maçlarına gelen engelliler için simültane maç anlatımı hizmeti veriyor. Harika... Emirates Stadyumu'nda bu hizmet var bizde yok. Hadi onu anlarım. Bizde engelli izleyicilerin maçı takip ettikleri yerden ayakta maç izlenemiyor mesela. Bunu anlamak gerçekten zor. Memlekette taraftar kalmamış sen engelli taraftarların stadyumdaki durumundan bahsediyorsun dediğinizden eminim. Haklısınız.... Her kuşu .iktik bir leylek kaldı.

18 Kasım 2014 Salı

Türk Telekom Arena'da Gazetecilerle Kavga Edenler

Hepimizin malumu olayın kahramanlarından 3 tanesini ismen cismen tanıyorum. Gazetelerde yazanları görünce kimsenin bu adamları tanımadığını anladım. Kimisi özel güvenlik demiş kimisi Aziz'in paralı adamları... Bu adamların bir tanesi yıllardır stadyumun müdürlüğünü yapan Ayhan Bak. Bana sorarsanız 11 numara bir insan. Hani gazetede vahşet, skandal falan yazılıyor ya. Vahşete imza atan isimler diye gösterilenlerden biri. Yıllardır stadyumda askeri düzen nizam intizam sağlamış tüm stadyumlara lazım bir isim. Fenerbahçe tribünleri bu adamı iyi tanır. Emniyet çok iyi tanır. Bir zamanlar Kadıköy İlçe Emniyet Müdürü'ne bile toplantı esnasında -haklı olarak- sitemlerini iletecek kadar mert adam. Stadyumda onunla çalışanlar, onun için ölür mesela. Korktuklarından değil. Ayhan Bak zora düşenin yardımına koşacak kadar da babacan adamdır da ondan. Hangisi diye sorarsanız. Görüntülerdeki en yaşlı adam. Vuruyor mu emin değilim. Muhtemelen bir yumruk yeseydi oradan bir tane basın mensubu çıkamazdı dayak yemeden. Diğeri ise Şef Bülent dedikleri kel kafalı tıknaz adam. Onun böyle bir olay içerisinde olduğunu görünce inanamadım. Sesi içine kaçmış biriydi eskiden. Efendilikten geberir bu adam. Kimseye de boşuna atar gider yaptığına denk gelmedim. Ayhan Bak'ın uzun süredir yanında çalışıyor. Kısa bir zaman önce de takımla beraber seyahat etmeye başladı. Hiç onun işleri değil. Olayı alevlendiren ve yolu açmaya başlayan kişi olarak gözüküyor. İlk küfürü eden basın mensubunu ittiren ilk kişi de Şef Bülent. O gün oraya gelmeden önce bir şeyler yaşadığına eminim. Bir diğeri ise en uzun boyluları ismini bilmiyorum bu adamın. Ama şef Bülent kadar yakın Ayhan Bak'a. Bu adam Ayhan Bak'ın odasından çıkarken geri geri çıkar. Saygısı,sevgisi hürmeti acayip. Müze kapısının girişinde küçük bir masa var. Orada oturur genellikle. Ayhan Bak'ın odasının önünde... O da son zamanlarda takımla gidip gelen güvenlikçilerden. En yarması da buydu. Olaylarda kim hangisi diye merak edeniniz varsa eğer diye betimleme yapayım dedim. 4. kişiyi stadyumda çok fazla görmedim. Kel kafalı olan ve Şef Bülent olmayan kişi bu bahsettiğim. Asıl yıkım ekibi bu adam. Vurduğunu indiren. Bu adamları kulübe bağlayan nedir bilmem ama asıl bağlayıcı nedenleri Ayhan Bak. Zannetmeyin Volkan Demirel'in canı sıkkın. Islıklanmış falan diye değil yani. Ayhan Bak eskisi kadar Şükrü Saracoğlu'nun dışına çıkmıyor. Çıktığı nadir maçlardan bir tanesi bu maç. Çocuklar da kendilerini göstermek istemiş, basın da kaşınınca film kopmuş. Bu kadar şiddete başvurmalarının sebeplerinden bir tanesi bu. Valla Allah günah yazmasın ama basının da hiç suçu yok demek vicdansızlık olsa gerek. Diğer bir neden de bu yani. Öncelikle bu dayak yiyenler gazeteci falan değil. Kendisine spor basını diyen yeteneksizler sürüsü... Gazeteci başka bir şey. Emekçi falan yazmışlar sağda solda. Emekçi adam arkadaşı görüntü alırken önüne geçip daha iyi görüntü alacağım diye 30 kişinin işine engel olmaya çalışmaz zaten. Bunlar her basın toplantısında kendi aralarında da kavga eder mesela. İlk küfürü de basın ediyor zaten. E sen de bu adamlara küfür edersen seninle oturup konuşmalarını beklemeyeceksin. Aslan fareyle konuşur mu? Sporda şiddete sonmuş da bilmem neymiş... Yav he he... Ha unutmadan... Orada bir de özel güvenlikçi var. Onun için bir şey diyemeyeceğim. Hazır böyle bir ekip varken ben de dahil olayım demiş. Bu mevzudan en çok başı agrayacak kişi de bu adam zaten. Allah yardımcısı olsun. Basının kulübe gücü yetmez ama bu güvenlikçiyi sürüm sürüm süründürebilir. Şimdi bu basın için kim üzülebilir ya... Ben onun aklına tüküreyim.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Semte Hasret




Çok ama çok olmuş yazmayalı, fena boşlamışız. Twitter denen bela (!) Blogları vurdu sanki..
Zaten Twitter'ın memlekete ne faydası var ki anca millet birbirini galeyana getirsin. Haksızlık yapılan yerde karşı durmaya çalışsın birlik olsun felan.. Hep başa bela şeyler..

Neyse.. Yine biraz küfürlü olabilir daha evvelden okuyanlar biliyorlar darılmazlar herhalde..

Bugün yıkıyoruz, yarın yıkıyoruz derken duvara balyozu vurdular. Ben sezon bittiğinden beri diyordum eğer "Olimpiyat derlerse s.kseler kombine almam" diye. Kaç yıldır tribündeyiz bir sene de belimiz dinlensin evden izleyelim niyetindeydim. Kulüp yönetimi sağ olsun haftalarca bizi sığır gibi beklettikten sonra Kasımpaşa stadında oynayacağız dedi. Oynanacak yer henüz belli olmamışken muhtemel yerler üzerinden tartışıyorduk. "Zeytinburnu olursa gideriz, Saraçoğlu'ndan gel derlerse sıcak bakmıyorum, Seyrantepe'nin ta amk" gibilerinden söylemlerim mevcut. Kasımpaşa denilince hiç yoktan iyidir hem semtten de çok uzaklaşmamış oluruz diyerek düğmeye bastık.

Kasımpaşa netleştiğinde Gezi olayları başlamış mıydı tam hatırlamıyorum. Sanırım başlamamıştı. Çünkü Gezi olaylarındaki duruşumuz ve algımızdan sonra kulüp gidip yine de Kasımpaşa'da oynayacağız demiş olamaz. Haftalar geçti, olaylar çıktı derken Kasımpaşa taraftarı bizi istemediklerini net biçimde ortaya koydular. Taksim'de yürüyüş yapıp polisle çatıştılar. El bildirisi dağıttılar "Karagümrüklülerle yıllardır vukuatımız var semtimizde istemiyoruz vallahi isyan çıkartırız ha!" tadında bir şeyler yazıyordu üstünde.

Efendim nihayetinde lig başladı. İlk maç malum derbi. Zati demişlerdi derbiler ve Avrupa maçlarında Olimpiyat'a bay bay diye.. Avrupa'dan ihracı aldık çok koymadı işin açığı. Bu yol çilesini az çekeriz çok da önemli değil seneye takım daha iyi olur Biliç ile hiç olmazsa UEFA'da belki bir şeyler olur diyerek kendimizi avuttuk. Yollara düştük. Trabzon maçını 'Acıbadem' yazmış zaten üstüne denecek bir şey yok. Sonraki maçlara Gezi olayları korkusu damga vurdu. İlk maçta taraftarımız "Her yer metro her yere metro" diye bağırsaydı sıkıntı olmazdı da tersi olunca uyarıldık muhtemelen. "Takım sahaya alışıyor Galatasaray maçına kadar burada kalalım, hem bilet gelirimiz de var" bahaneleriyle ayarı verdiler. Takım fena gitmiyordu peki dedik sineye çektik. Ama ufaktan kıllanmaya başlamıştık. Bunlar bizi buraya kilitleyecek kesin diyorduk ki, Galatasaray maçında rezaletin daniskası yaşandı.

Cezayı bastılar.

Oralara hiç girmeyeceğim, 1453müş, provake varmış önceden planlıymış gibi..
Yine de bir iki satır yazayım; Dünya kadar adam var. 90.000 kişi içeri girmiş. 8.000 kombine satmışsın her biri çift biletten 16.000 adam öyle gelmiş. Her derbiye gelen sadece büyük maç taraftarı 20.000 adam var onları da ekle hadi. İnönü uzak geldiği için gelemeyen bir 5.000 daha eklesek eder 41.000 taraftar. Bunların iyi kötü huyunu suyunu bilirsin. Maça gelen giden adam dersin. Hayatında maça gelmemiş ilk kez gelen binlerce adamın yanı sıra turnike kıran bedava biletle gelen tonla insan vardı.
Cem Dizdar köşesinde yazmış arkasındaki adam "İzmit'ten geldim kardeşim asgari ücretle çalışıyorum bilet alamadım ama tabi ki gerekirse kırıp turnikeyi gireceğim"diyormuş. Herifin zihniyete bak. Sen asgari ücretle niye geçinemediğinin, o para ile niye sosyalleşemediğinin cevabını ve sorgulamasını sandıkta arayacaksın benim gerizekalı yurttaşım. Gasp zihniyetiyle turnike kırıp içeri girip hayvanoğluhayvanlık etmeyeceksin! Bu ve benzeri it kopuklar da tribündeydi düşünmek lazım.. Sadece şunu açık ve net ifade edebilirim ben bu olayın fitilinin danışıklı biçimde ateşlendiğine inananlardanım O yüzden olayda parmağı olan resmi - sivil ne kadar oluşum ve birey varsa hepsinin ta amk!  Ve o bakımdan Allah belanızı versin diyorum!

Şimdi gel gelelim asıl mevzuya. Bu akşam balkonda oturuyorum aklıma yine Beşiktaş geldi. Cezalıyız malum ama hep öyle kalmayacağız. Bu ceza da bitecek nihayetinde. Nerede oynayacağız yine ses yok kardeşim?! Kasımpaşa mı? İzmit gibi laflar ediliyor bir taraftan. Olimpiyat'ta devam edilsin daha fazla başımıza iş almayalım zihniyetini savunan ve g.tünün korkusundan bunu her yerde söyleyen yönetimden bir takım dallama kişilikler de var. Ama yönetimden pek ses çıkmıyor.

Bu sene kalan maçlar Olimpiyat'ta oynanırsa kulüp bizi kazıklamış olmuyor mu? Kasımpaşa diyerek kombine satıp Olimpiyat'ı itelediler sanki ufaktan. Olimpiyat gibi 4 saatte ulaştığımız yollarda perişan olduğumuz bir yere kombineye 1.850 TL'de (öyle bir şeydi sanki tam hatırlayamadım Kasımpaşa maratondaki yerin fiyatını) para bayıldık o da iyi oldu tabi. Elde kombine nerede oynayacağız ya acaba diyerek yine bekliyoruz maymun gibi...    

Sinirliyim aslında, kafam da allak bullak. Karmaşık duygular içerisindeyim.
Ama Beşiktaş'ı özledim abi. Semti özledim. Rakısını, mezesini, kedisini, köpeğini, Dolmabahçe yolunu özledim de özledim.

Hayatımda hiçbir şeye adak adamamıştım, stadın yerine öyle göz dikti ki herkes yerine yenisi yapılsın yeminle kurban keseceğim, ihtiyaç sahiplerine dağıtacağım. Şu bir kaç hafta bana yetti. Zaten hiç yıkılmasını istemediğim, eski de olsa bizim olan İnönü'nün kıymetini tekrar tekrar anlamam için...

Bu senenin konusu belli işte, Olimpiyat'ı kilitlerlerse yol çilesi ve semte hasret.
Kasımpaşa da oynarsak Kasımpaşa sakinleri, eli palalılar ve polis ile çatışma artı yine semte hasret.

Yani her halükarda semte hasret...


25 Ağustos 2013 Pazar

"Abi Daha Çok Var Mı?"

 

Katakulli bir sözleşme sonucunda Tıkandı Baba'nın deyimiyle bir bilinmeze kombine alarak (hatta 2+1) yeni sezona merhaba demek üzere alışkanlıktan dolayı semtte buluştuk. Lig bitimiyle verilen aranın biriktirdiği muhabbetlerin yine büyük paydası elbette Beşiktaş'tı. Hepimizin yüzünde tebessüm, dilinde umut ama aklında endişeler vardı. Endişelerin bir kısmı da statlardan ötürü malum. Daha neredeyse on sene önce ilk kez gittiğimde bile 'Bir daha bu stada gelinmez' demiş olmama rağmen Cem Karaca'nın şarkısındaki gibi yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz modundaydık sevdamız yüzünden. Şarap yoktu elimizde ama tribüne girmeden üfletirler mi sorusuna "şüphelendiklerini üfletiyorlarmış abi" cevabı alınca şüphe uyandırmayacak miktarda yuvarladık biraları.

Arabayla düşeceğimiz Olimpiyat yollarının bizi ne kadar sürede stada ulaştıracağı hakkında kısa bir fikir ayrılığı yaşadıktan sonra makul bir zaman diliminde anlaşarak ayrıldık semtten. Uzun lafın kısası İzmit İsmet Paşa Stadı'nda oynasak kat kat daha iyi bu rezilliği çekmekten. Bir ara nereye gittiğimizi bile bilmediğim yollarda etrafımızdaki onlarca şuursuz, akıntıya kapılan araçlardan sürekli çevre esnafına "Abi daha çok var mı?" sorusu yöneltiliyordu. Sıkıntılı bir yolculuk sonrasında arabayı epey bir uzağa bırakıp dağ bayır aşa aşa vardık stada. Kombine ve biletli kapılarının ayrı olduğunu bilmeyerek önce yanlış sırada beklemeye başladık ama neyse ki bu kısa sürdü ve diğer taraftan kum saati sıra şekliyle sıcaktan ve basınçtan eriyerek girdik içeri. Maçın başlamasına az bir süre kaldığı için alt katta ve (Aziz Başkan duymasın) merdiven boşluklarında konuşlanarak izlemeye başladık maçı.

İlk maçlardan şu iyi, bu kötü vesaire gibi takıma ve oyuna dair yorum yapmak bana doğru gelmiyor ama hemfikir olunan şey Beşiktaş'ın kontrollü oyunu ve yeni Kanadalı'nın Aurelio'nun eski ve iyi zamanlarını anımsattığıydı. Bir ara 0-0'a bağlanan maçta gol olmazsa erken mi çıksak acaba düşüncelerine "75. dakkaya kadar olmazsa bakarız" demem ve 74'te golün gelmesiyle nokta konuldu ve hakemin bitiş düdüğüne kadar kaldık. Zaten benimki de blöftü.

Nihayetinde Beşiktaş 2-0 kazanarak oraya kadar gelen on binlerce taraftarının çektiği çileden dolayı düşen yüzlerini güldürdü. Her ne kadar evlere ulaşmamız Pazartesi'yi bulsa ve yorgunluğu Çarşamba günü anca çıkmış olsa da kazanınca insan her şeyi unutabiliyor. Bir hafta önce hazırlık maçında yükselen Taksim protestosuna destek sloganları bu maçta da devam etti. Pek de kolay sonlanacağa benzemiyor. İlk resmi maç sonunda yolumuzun (!) ne kadar uzun olduğunu hem biz hem  Bilic hem de takım görmüş oldu. Yani bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Beşiktaş : 2
Trabzonspor : 0

75' Olcay Şahan
81' Gökhan Töre

24 Haziran 2013 Pazartesi

Yazamadan Geçip Gidenler


Son kez hakemin düdüğü çaldı İnönü Stadı'nda ve perde kapandı. Gözler buğulandı, sesler çatallandı ama yumruklar hala sımsıkı havadaydı. Aynı metrekareler içinde olacaktık aylar sonra ama aynı olmayacaktı işte. Bu başkalaşma da buruyordu içimizi. Alkışlara boğduğumuz takım ligi üçüncü bitiriyordu. Aynı sıralarda şampiyon olduklarında bu kadar alkışı anca almışlardı ve bu kadar gözyaşı herhalde 92-93 sezonunda kaçırılan şampiyonluk sonrasında dökülmüştü anca. Resmisi anca böyle olurdu ama bambaşka bir veda hayal etmişti bu gönül, olmadı. Koltuklar, çimenler ellerde dolaştı ama ben hiç bir anımı söküp alamadan ayrıldım son kez. Günler sonra stada ilk darbeyi vuran kepçenin de aynı günün sonunda bir halk kahramanı simgesine dönmesi işin trajikomik bir yönü oldu.

Sezonun ortasıydı yazıyı kaleme almaya niyetlendiğimde, başlığı da belliydi; 'Samet iyi mi, kötü mü?'. Beğenip, beğenmemek ayrı ama bu soru farklıydı. Menemenin kıvamına ekmek banmadan karar verilmezmiş. Bizim ekmek de bayattı, elimizde dağıldı gitti.  Menemeni de döktüler, olan bizim paramıza oldu. Fikret Orman'a en kızdığım nokta da bu. Biz bir şeylerden arttırarak FEDA derken, yapılan kontrat sonrasında hesapta 'Beşiktaş'ın çocuğu' olan adama hak etmediği paraları ödemek durumunda kalmak kabul edilir bir şey değil.

Düşenin dostu olmaz gerçeğini Beşiktaş'ımızın Yıldırım Demirören sayesinde girdiği sıkıntılar içinde başkan ararken gördük. Paşa'lar kaçtı Fikret Orman elini taşın altına soktu. Sekiz sene önce girdiği yarışta başkan olabilecekken hiç beklenmedik anda kulübün başında buldu kendini. Aslında onun için de bir 'iyi mi, kötü mü?' yazısı yazılabilir. Artılarını da sıralarız, eksilerini de. Biri birinden uzun olur belki ama şimdi üç sene kulübümüzün başkanıdır ve bizi daha iyiye götürmesini bekliyoruz kendisinden.

'Bu alemde kral Çarşı' derken bizim krallığımızın yaşadığımız Cumhuriyet'in içindeki tribün aleminden öte geçmediği sanılırdı. Biz Kızılay'a kanlarımızı, Van'a atkılarımızı gönderirken, nükleer santrallere, ırkçılığa karşı çıkarken uzaktan alkış tutanlar haksızlığın her türlüsüne karşı durduğumuzu gördü geçtiğimiz ay içerisinde.

Başkanımız belli değildi, oldu ama hala ne stadımız ne de hocamız belli değil. Yarına kadar da kulvarımız belli değil. Üç kupada mı yoksa ülke sınırları içerisinde mi aşık atacağımızı öğrenmeyi bekliyoruz. Hissiyatımız ve beklentimiz Kartal'ımızın Avrupa semalarında uçacağı yönünde.

Söylemesi de güzel, yazması da güzel Beşiktaş'ı. Nerede oynarsa oynasın...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Hani Dolmabahçe'de Yürürken



Beşiktaş iki sene üst üste şampiyon olmuş, 1991-1992 sezonuna yine şampiyonluk parolası ile başlamıştı. Ben de iki kere Fenerbahçe Stadı'nda izlediğim takımımı ilk kez kendi evinde ve Beşiktaşlıların arasında izlemek istiyordum. Şenol Güneş'in jübilesinde Trabzon tarafında, Ferdinand'ın müthiş golüyle 1-0 kazandığımız maçı ise Fenerlilerin içinde izlemiştim. Babam işte, mahalledeki çocukları götürünce çoğunluk Fenerli diye o tarafa sokmuştu bizi. O dönemler "Abi, amca beni de sokar mısın?" diye yanaşan ufaklıklar çok olurdu. Hatta  babamın velimiz olarak bizi götürdüğü o maçta yanımıza yanaşarak giren veletlerden biri  turnikeyi geçer geçmez Beşiktaş tarafına doğru bir koşu kopartmıştı. Hala bizim tribünlerde midir acaba?

Maç Gençlerbirliği'yleydi ve İstanbul'da o gün inanılmaz bir yağmur vardı. Ne yaptıysam annemi ikna edememiştim. "Kapalı tribüne gideceğim" dediysem de kadıncağızın içi elvermedi ve beni iki hafta sonra oynanacak olan maça göndereceği sözüyle ikna ederek ekran başına yollayıverdi. 1-1 biten maça mı üzüleyim, gidemediğime mi yanayım bilememiştim. O iki hafta hayatımda geçen en uzun iki haftaydı. Rakip bu sefer Samsunspor'du. Erkenden Beşiktaş'a geçmiş tek başıma semtte dolanmış ve köfte kokularını içime çekerek devre arasında evde hazırlanmış emek arası kaşarımı yemek üzere stadın yolunu tutmuştum. O iki haftanın uzunluğu kadardı ağaçlı yol, bitmek bilmedi.

Biletimi alıp kapıya geldiğimde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki Alis Harikalar Diyarı masalındaki kahramandım ve o kapıdan girdikten sonra bir daha hiç çıkmak istemeyeceğimi daha o günden biliyordum. Polis amcalar on dört yaşında bir çocuk olmama rağmen (o zamanlar tribünlerde yaş ortalaması şimdiki gibi değil) aramadan bırakmıyorlar tabi. Elimde tuttuğum poşetten yarıma yakın bir ekmek arasının yanı sıra irice bir elma ve muz çıkmıştı. Utanmadım değil. Muza takılmayan polis elma için yorumda bulunarak "Bu ne lan? Sahaya atsan hakemin kafası yarılır" deyince hart diye ısırmıştım elmayı. "Neden atayım mis gibi elmayı, yerime geçene kadar bitiririm ben bunu" deyip merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Yirmi yılı aşkın çıktım o merdivenleri ve sahanın yeşilliğini her gördüğümde içim içime sığmadı. Kapalının üst katında en önlerde duruyordum tek başıma. Maça daha vakit vardı ve gelenler tokalaşıp öpüşürken geçen diyaloglara kulak kabartıyordum. Sanki ben ilk kez gelmiştim de herkes ev sahibiydi. "Ooo Ahmet Abi nasılsın? Yoktun geçen maç?", "Yazlıktan dönmemiştik be oğlum, gelmez miyim yoksa"... "Dolmayacak herhalde bugün?", "Yedi, sekiz bin anca olur...Eee televizyon veriyor ya."... Derken maça dakikalar kala bir kalabalık girdi tribüne. "Herkes iki sıra yukarı kaysın" diyerek sete ve civarına konuşlandı. Çarşı dedikleri onlar olsa gerek diye düşünmüştüm orta sıralara ilerlerken. 


İlk golü Beşiktaş yedi. Daha ilk maçımda dakka bir gol bir acıyı tattırmıştı Beşiktaş ama peşine beş attık. O zamanlar sıklıkla atabiliyorduk. Metin var, Şifo var, Feyyaz var. Recep bile uzaktan bir gol attı ki TRT arşivinden zor çıkar, benim bellekten çıkmaz. "Gooooollll" diye haykırıp, ilk kez gördüğüm adamlarla bu sevinci paylaşıp, yüzlerce kere bestelerde 'Beşiktaş'ı dilime dolayıp, siyah-beyaz örgü boynumda güle oynaya stattan çıkmıştım.


Yıllar geçtikçe yine o tribünden bazen güle oynaya, bazense yana yakıla çıkıp gittik hepimiz. Hatta bazı Avrupa maçlarından sonra yeminler edip yüz bin kere o yeminleri bozanları da gördük. Büyüdük o tribünde.Sevinçlerimizle, dertlerimizle yürüdük hep ağaçlı yoldan. Semtte içtik, tribünde söyledik. Oturduk, kalktık, oturanlara kızdık. Meksika yaptık, atkı açtık, soyunduk, dövündük, övündük... Şimdi hepsini bir maça sığdırmak elbette mümkün değil ama sıradan bir lig maçıymışcasına da bakamıyor insan. Gidemediğim bir Gençler maçıyla merhaba diyemediğim stada, tribünlere yine bir Gençler maçıyla güle güle demek koyuyor. 

Gönül gelin gibi süslensin istiyor kapalı. Beşiktaş sahaya çıkmadan önce biri çıkıp eliyle 'geliyorlar' işareti versin tribünlere. Rıza olmasa da başlarında, peşi sıra Kara Kartallar çıkarken sahaya konfetilerle göz gözü görmez olsun. Bir bakalım sahanın ortasında olsun ilk on bir. Alen abi sahaya inmiş olsun maç öncesinde, üçlüyle yıkılsın İnönü. Gol olunca sesi Üsküdar'dan duyulsun. 'Beşiktaş'ım benim' söylensin altlı üstlü, "Övünmekte" diye haykıralım Yeni Açık tribüne. Şıngır mıngır sosyeteyi ayağa kaldırıp eşlik ettirelim "Efsane yazdı tarihe Beşiktaş' bestesine. Beleştepe'yle siyah-beyaz çekelim karşılıklı. Süleyman Seba'nın Kapalı'ya girdiği maçtaki gibi küfür etmeden iğneleyelim Fener'i, Cim Bom'u, 'anlayan anlar' diyelim ardından. Tek tek analım eski topçularımızı. Bir tek "Metin, Ali, Feyyaz koysun" ile kalmasın... ve hatta bu İnönü'deki son resmi maç olsun sadece. Esas özel bir maçla veda edilsin İnönü Stadı'na. Siyah Takım-Beyaz Takım oynasın onu da. Yerli yabancı hayatta olup da bir davette koşarak gelecek olan Kartal yürekliler gelip ıslatsın o formaları. Goller oldukça coşalım yine. Hakem uzatma dakikalarını kaldırıp da yaramıza tuz basmasın ama doksanıncı dakikada O girsin bir başkasının yerine. Kollarına girip de getirisinler kalenin önüne. Sağdan gelen tıngır mıngır ortaya dokunup atsın golünü. İnönü'deki ilk gol gibi son gol de O'nun olsun.


          Siyah kaybetsin, Beyaz kazansın, Beşiktaş sen hep kalbimizdeki hazansın...
.

14 Şubat 2013 Perşembe

Beşiktaş'ın Son 10 Sezonunda 21. Hafta


Beşiktaş'ın son 10 sezonu 21. haftalar itibariyle yukarıdaki gibi. 2002 ve 2003 gibi ezdiğimiz 21. haftalar da görmüşüz, 2010-2011 gibi süründüğümüz de. Fakat önemli olan hangi sezonlarda ipi göğüslediğimiz. 2002-2003 sezonunda ve 2008-2009 sezonunda mutlu sona ulaşmışız. O noktadan hareketle baktığımızda "Şampiyonluk işareti verilmiş puan durumunda" demek çok mümkün değil. Birinde 50 puan almışsın. Averajın 25. Diğerinde 39 puan almışsın, averajın 14.

Bu sezon Feda sezonu olduğundan ve takımdan da beklentiler dipte olduğundan yukarıdaki tablo bizi çok mutlu etti. Ama geriye dönüp baktığımızda "Her şeye rağmen eskisi gibiyiz" diye sevinmekten öte elimizde bir şey yok. Beşiktaş bu sene sürünür gibi kuşkularımız Samet Aybaba'nın şansının yaver gitmesinin yanı sıra takımın kolej havasına bürünmesiyle dağıldı gitti. Çoğu zaman yenilmemiş ama yenemiyorsan yenilmeyeceksini şiar almış bir takım karşımızda. Bununla beraber bol gol atan ama kalesini de boşaltan bir takım görüntüsünde. Yukarıda tabloya baktığımızda takımın zor galibiyet aldığını söyleyebiliriz. 8 beraberlikle en çok berabere kaldığımız sezonu yaşıyoruz.

Geçen maç AcıbadeM sormuştu "Samet iyi mi kötü mü?" diye. Değerlendireceğimiz kriterlere bir de son 10 seneden bakıp konuşunca sorunun cevabı hassas kantara kadar gider bence.

12 Şubat 2013 Salı

Beşiktaş'ı İzlemek Zordur...


Beşiktaş'ı izlemek zordur çocuk.
Bazen şartlar izin vermez. Bazen içinden gelmez.
Ama aklın hep ondadır.
Bazen göz ucuyla, bazen can-ı gönülden...

1 Şubat 2013 Cuma

Mamudo Kurban

Ali Ece Niang'a beste yapmış. Dinleyenlerin yalancısıyım ama inanılmazmış. Aşık Mahzuni Şerif'in yıllar önce yazdığı şarkıdaki gibi olmasın da. Biz sadece Ali Ece'nin o efsane bestesini hatırlayalım.

''Adam olmasaydın neydin

Gelir miydin hiç bilseydin''

25 Ocak 2013 Cuma

Acun'un Yeni Projesi: O Beste Türkiye













Tribunculuk Turkiye'de kanayan bir yara. Bu hadise sadece Besiktas tribununun sirtina yuklenmis bir misyon olmamali. Televizyonun dahi cocugu Acun Ilicali bu acigi gorüp asagidaki kurguyu hayata gecirmeye karar verdi.

Juri uyelerini Besiktas Tribunu Amigosu Alen Markaryan, Fenerbahce GFB lideri Nihat Ozpolat (Sefa), Bursaspor Tribun Lideri Selim ve Galatasaray Ultraslan Tribunu Lideri Muzaffer Sirin'den (Sebo) olusturan Acun Medya Ekibi turnayi yine gozunden vurdu.

O Ses Turkiye konseptinin aynen tasindigi O Beste Turkiye yarismasina en az 4 en fazla 8 kisilik gruplarla katilinabilecek. Ilk turda sahneye cikan gruplar tamamen kendilerine ait olan, daha once hicbir yerde soylenmemis bestelerle tribun liderlerini kendilerine dondurmeye calisacaklar.

Eger birden fazla tribun lideri donerse, tribun cocuklari istedikleri lideri secebilecekler.

Sectikleri tribun liderleriyle hafta ici biraraya gelerek calisacak olan tribun cocuklari, ayni zamanda atarli olmak, bedava bilet almak ve efektif dagitmak, takim yoneticileri ile iliskiler, deplasman yolculuklarinda alinacak sorumluluklar ve tribunden maca etki konularinda egitim de alabilecek.

Her tribun liderinin toplam 16 grup sececegi yarismanin ikinci turunda gerceklesecek duellolar yine tribun ruhuna yakisir sekilde olacak.
Tribun liderlerinin verecegi besteleri sirayla icra eden gruplardan yoluna devam etmek istediklerini yine tribun liderleri sececek. Acun'un once gerekcesini sonra kararini soracagi tribun liderleri, cok kararsiz kalirlarsa sete ciktiklarinda yardimciliklarini yapan arkadaslarini yanina cagirip fikir alacak. (Bknz Sefa-Yucel)

Birebir turundaysa tamamen bir tribun gelenegi olan kontralar tribun liderlerinin begenisine sunulacak. Tribun liderlerinin takimlari icerisinden sectikleri iki grup sahnede 3 saniye dusunme hakkina sahip olup, tribunlerde soylenen bir besteyle rakibine karsilik vermeye calisacak.

Kontra gelistiremeyenin elenecegi bu tribun atismasi turunda tribun liderlerinin sonuca etki etme sansi bulunmayacak.

Final turundaysa finale kalan son 4 grup Besiktas Inonu Stadyumu kapalisinda, Sukru Saracoglu Turk Telekom Tribunu'nde, Turk Telekom Arena Kuzey Tribunu'nde ve Bursaspor kale arkası tribununde gercek tribun icerisine yerlestirilerek kac beste baslatabildikleri gözlenecek.

Bu turda televizyon ekrani basindakiler sms ile oy gonderebilecek ve 'O Beste Turkiye' yarismasinin birincisini secebilecekler.


Her yarışmasında ödülleriyle yarışmacıları şımartan Acun Medya bu kez de yanıltmamış ve birinciye toplam 10 sene boyunca istediği takımın istediği tribününden kombine kart, 10 yıl boyunca tuttuğu takımların tüm deplasman maçlarına takım uçağıyla ücretsiz seyahat ve en önemlisi istediği zaman tuttuğu takımın amigosunun yanında sete çıkma ödülü veriyor.

(Burada yer alan herşey hayal ürünüdür)

21 Ocak 2013 Pazartesi

Facebook'ta Süper Ligin Karnesi

Süper Lig'in iddialı ve kurumsal olduklarını söyleyen, yeni düzene ayak uydurduklarını her platformda göstermeye çalışan takımlarımız son 1,5 yıl içerisinde Facebook'ta neler yapmış. Ayrıntılı raporu aşağıda bulabilirsiniz. Daha önce blogda yazmıştık. 1,5 sene önce ilk dörde kendini atan Bursaspor şampiyonluk sonrası gazı kaçmış Uludağ gazozu gibi gerilemiş. Trabzonspor beklendiği gibi ilk dörde girmiş. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın rekabetinde fark gitgide açılıyor. Galatasaray 1,5 yılda 400 bin gibi bir rakam yakalamış.

Beşiktaşımız ise haliyle 3. durumda. Fakat burada bizim adımıza şöyle bir değerlendirme yapılabilir. Bu alanda ekstra işler yapmadan, Fenerbahçe ve Galatasaray köpürterek yarışa devam ederlerken yakalanan rakam hayli iyi.

18 Ocak 2013 Cuma

Bir Spor Yaralanması: Ön Çapraz Bağ ve Menisküs

Hep duydugum on capraz bag, meniskus ve kikirdak zedelenmesi sakatliklarinin bir gun basima gelebilecegini hic dusunmemistim.

Pazar Ligi'nde bir mac esnasinda rakibin arkasindan kosarken sol ayagimin ustunde iki kere sekip sag ayagimla topu rakibimden calmak icin yere bastigimda dizim geriye dogru acildi. Zaten diz yaralanmalarinda pozisyon esnasinda ayakta kalma sansiniz olmadigi icin yerde buldum kendimi. Buyuk bir aciyla sol ayagimin ustunde sekerek terkettim sahayi. Saha kenarina geldigimde dizimde gorunurde hicbir sey yoktu. Hemen hastanenin acil servisine gidip doktora olayi anlattim.

Doktor 'Bir ses duydun mu tak tak diye' sordu. Boyle bir ses gelmedigini soyledim. Hastaneye vardigimizda dizim biraz sismisti ama dizimi rahatlikla kirip acabiliyordum. Eliyle diz kapagimin cevresine bastirarak aci oldugunda soylememi istedi. Aci yoktu. Rontgen istedi. Rontgende de bir sey cikmadi. Eve gonderdi ve 'Ustune bastiginda aci cekersen hemen gel MR'a alalim' dedi.

Evde 2-3 gun yattim. 4. gun ustune basmaya calistim ama agrisi dayanilmazdi. Hemen ayni hastanenin ortopedi bolumune gittim. Doktora olayi anlattim ve acildeki doktorun istegiyle cekilen rontgeni gosterdim. Dizim 4 gunde kafam kadar sismisti. Gorur gormez 'on capraz ve meniskusun de sorun olabilir MR'a girmen lazim' dedi.

1999'da bilegim kirildigi icin ayagimda platin oldugunu ve MR'a ayagimdaki platinle girmemin sakincasi olup olmadigini sordum. Bazi platinlerin MR'da problem cikardigini isinma, yanma, titreme ya da makinenin ayagi cekmesi gibi sikinti yasayabilecegimi soyledi. Boyle bir durum yasarsam bana verecekleri butona basarak cikabilecegimi anlatti.

Daha once MR'a girmemisler icin soyleyeyim. Cok sikinti veren bir sey. Ben MR makinesinden bu kadar tuhaf sesler ciktigini bilmiyordum. Toplam 20 dakika surdu. Her 3-4 dakikada bir beni daha da icine cekerek sikintimi katmerledi. Platin korktuğum gibi bir sikinti cikarmadi. MR sonucumu goren doktorum ertesi gun beni aradi ve on capraz bagimın koptugunu ve meniskusumun yirtildigini, kikirdaklarimda da ciddi zedelenme oldugunu soyledi. Ameliyat olmam gerektigini aksi halde yasayacagim sorunlari 'Halay cekemezsin, merdivenden inemezsin, arabaya binemezsin, bir yere ziplayamaz, bir yerden atlayamazsin, en acisi da yangin olsa kacamazsin' diyerek acikladi.
Ameliyatimi hemen yapamayacakalarini dizin icindeki odemin dagilmasini bekleyeceklerini, bunun da max. 20 gun oldugunu soyledi. Ertesi gun doktorumla yuzyuze görüşüp ameliyat tarihini kararlastirmak icin gittim. Dizimi gorunce cok kanaman var bunu siringayla dizinden cekmemiz gerek dedi. Baya buyuk bir igneyle dizimden kapkara 2 tup kan aldilar. Ayagimin uzerine topallayarak basmami biraz daha kolaylastirmisti bu islem. Doktorum ameliyatı ihmal etmemem gerektigini ve kikirdaklarima zarar verebilecegimi guzel bir dille izah edip eve yolladi. Ben bu zaman zarfinda surekli buz ve degneklerle hayatima devam ettim.

Tabii Türküz her goren bir seyler soyluyor. Baska doktora git, ameliyat olma, iyice arastir, guven olmaz vs diye. 2 Kasimda basima gelen bu sakatlanmayi 1 ay boyunca ne yapmam gerektigini dusunmekle gecirdim. En sonunda mahalle baskisiyla baska bir doktora gosterdim dizimi.

Volkan Demirel'in Edu ile carpistiginda dizine mudahale eden ve zaman zaman FB yedek kulubesine bile giren efsane bir doktora gosterme firsati buldum. Aradan tam 1 ay gecmisti. Dizim baya baya inmisti. Doktor olayin nasil oldugunu sordu. Ben de pozisyonu anlattim. Doktor oyle bir sey sordu ki ameliyatimi ona yaptirmak istedim: 'Uzun suredir giymedigin ya da daha once giydiginden farkli, sikan ya da rahatsiz bir ayakkabimi vardi ayaginda.' Gercekten de her zaman krampon giyen ben ilk kez o macta hali saha ayakkabisi ile oynamistim. Dizimi 90 derece kirip kendine dogru cekti. On capraz bagin kopmus dedi. MR sonucumun da yanimda oldugunu soyledim. Oradan da bakip evet kopmus dedi. Meniskus ve kikirdakla ilgili de hastanedeki doktorumla ayni seyleri soyledi. Bana birkac hareket gosterdi. Ameliyat olana kadar bunlari mutlaka yap geri donusun kolay olur dedi. Ben ameliyatini yapmak isterim dedi.

Gonul istiyor ama imkanlar el vermeyince solugu hastanedeki doktorumda aldım. Genel olarak efsane doktor ile ayni seyleri soyledigi icin gercekten icim cok rahattı. Doktor dizimin arkasindan bag alip on capraz bag yapacaklarini soyledi. 4 yerden delik acip bir de dizin altini keseceklerini, meniskusume de mudahale edecegini ameliyattan sonra 3 gun hastanede kalmam gerektigini, sonraki 3 hafta istirahat etmem gerektigini, sonrasinda degneklerle fizik tedaviye baslayabilecegimi soyledi. Tam bir yikim oldu benim için bu bir aylık istirahat.

Ameliyat gunune karar verdik. Ameliyat gunu gelip catti. 1 gun oncesinden 4 tup kan alip tum testleri yaptilar. Genel anestezi olacagim icin ameliyattan bir saat once sakinlestirici vurdular. Artik kafada bone ustumde incecik bezle buz gibi ameliyathanedeydim. Anestezist elinde ufacik icinde beyaz bir sivi olan igneyle 'simdi uyuyoruz' diyerek igneyi damardan basti. Saniye surmeden bayildim. Simdi uyuyoruz dedi ve gerisi gercekten yok.

Tam 3,5 saat suren bir ameliyat sonrasi ilk gozumu actigimda hissettigim sey zangir zangir titremekti. Hic bu kadar usudugumu hatirlamiyorum. Sedyeden dusecek kadar titriyordum. Sonra alttan sicak hava ufleyen bir makine getirdiler ve uyumaya devam ettim.

Gozumu actigimda odadaydim. Muthis bir agrim vardi. Bademciklerimin sistigini ancak ikinci gun sonra soyleyebildim. Inanilmaz usutmusum. Resmen hastayim. 1 gun boyunca durmadan agri kesici verdiler. Dizim trasli, 5 yerden delik var. Bir de dizimin altindan 5 cm kadar enine kesik.

İki delikten diren takilmis pis kani tahliye ediyor. Doktor ilk gun gelmis ama ben hic hatirlamiyorum. Ameliyatin iyi gectigini meniskusun sandigindan daha iyi durumda oldugunu sadece temizlik yaptigini, on capraz bagi ise arkadan aldiklari bagla yaptiklarini soylemis. Dizde kikirdagin buyuk bolumunun zedelendigini tahmininden daha buyuk zedelenme oldugunu bu yuzden torpulediklerini soylemis.

Hastanedeki ilk gecem neredeyse uykusuz gecti. Ayagi kipirdatmam imkansizdı. Bu yuzden yana istesem de donemiyorum ve uyuyamiyordum. Ertesi sabah doktorum geliyor ve ayagimi havaya kaldirmami soyluyor. Tum gucumle kaldirmaya calisiyorum. Mumkunati yok. Kipirdamiyor ayagim. 'Normal 1-2 gune kaldirirsin' diyor. 'Denemeye basla' diyor. Her denemem sonucsuz kaliyor. Resmen ayagimi oynatamiyorum. Ikinci gun aciyla milim milim kalkiyor ama deliklerin ve kesigin oldugu yerler daha fazlasina izin vermiyor. Ucuncu gun sabahi doktor ayaga kalkmami istiyor. 'Mumkun degil oynatamiyorum' diyorum. Diger ayaginla indir yataktan ayagini diyerek asagiya dogru sarkitmami istiyor. Sonrasinda degnekleri verip ustune basmami istiyor. Toplam 3 adim atip geri donup yatiyorum. Artik cok uzun bir tedavi surecinin basladigini anliyorum. 3. gun ayagimdan direnleri cikartiyorlar. Oldukca aci verici bir sey. Icinizden hortum cekiyorlar iste.

Ayagin goruntusu moral bozucu. Neresi baldir belli degil. Incecik kol gibi bir bacak. Her yeri delik desik.
Doktorum beni eve gonderiyor. Yapmam gereken hareketlerle birlikte kan sulandirici 10 adet igne ve agri kesici veriyor. Uykusuzluk had safhada. Artik evdeyim ve ayagimi yataktan 5 cm kaldirabiliyorum. Sol tarafima donup sag ayagimi sol ayagimin ustune koyup uyuyabiliyorum.

Bu inanilmaz mutluluk verici bir sey. Bu gazla dizimi yatakta 90 derece kirabiliyorum. Yataktan 10 cm havaya kaldirabiliyorum. Degnekle ayagima hafif hafif basarak ilk haftami tamamliyorum. Surekli egzersizlerle ayagimi toparliyorum.

Dizim sonraki hafta daha da iyi bir performans veriyor. Artik degnekle ustune basarak yuruyebiliyorum. Doktorun karsisina iki hafta sonra tekrar gidiyorum. Bagirsak dikisler kendiliginden dusmus artik. Dizde sadece sislik var. O da dizimin ustunde sadece. Doktor gordugunde "sislerin inmis ama dizini hep kirmissin tam olarak acilmiyor. Boyle yaparsan duzelmez hemen fizik tedaviye baslayalim" diyerek ameliyattan 2 hafta sonra fizik tedaviye baslatti.

Fizik tedavi hayli zorluydu. Ayagima 40 dakika boyunca 8 ayri noktadan ben diyeyim elektrik siz deyin akim verdiler. Once geriyor sonra kendi haline birakiyor. Sonrasinda ayaginizi icine koydugunuz 120 dereceye kadar kiran ve -5 dereceye kadar duzleyen bir makinede 20 dakika boyunca dizinizi calistiriyorsunuz. Ardindan dizin altina koydugunuz sunger yastiga asagi dogru basinc uyguluyorsunuz. Dizinizin arasina alip sikistiriyorsunuz. Bisiklete biniyor, tramplende ziplamaya calisiyor, merdivenden cikiyor, dizinizle hafif kilolar kaldirmaya calisiyorsunuz. Toplam 15 gun boyunca gunde 2 saat dizinize yukleniyorsunuz.

Inanilmaz bir sekilde toparlayarak degnegi 3. seansta atiyorsunuz. En zor tarafi fizyoterapistinizin dizinizi en son noktaya kadar kirmasi ve yuzustu yatirip topugunuza agirlik koyarak duzlemeye calismasi oluyor. Dizinizden ayaginiza kadar kalan kisim yatak disinda yuzustu yatarken topugunuza 5 kg koydugunuzda saniyeler gecmek bilmiyor. Tum fizik tedavim boyunca beni en cok zorlayan hareket bu oldu. Bu yaziyi 15 gunluk fizik tedavim bittigi gun yaziyorum. Yarin doktora ameliyatimdan tam bir ay sonra gorunmus olacagim. Bu spor yaralanmasi erkeklerde en çok futbol oynarken, kadinlarda ise kayak yaparken oluyormus. Böyle de bir istatistik varmış.

Fizyoterapistime gore protokolun onunde gidiyormusum. Ayagimin kirilma performansi sol ayagimdan daha iyi fakat acilmasinda halen problem var.Merdiven inerken aci cekmiyorum ama uzun mesafe yurudugumde topalliyorum. Ayakta kaldigimda dizim hemen sisiyor. Aslina bakarsaniz bu yaralanma sonrasi ameliyat olanlar 2 ay evde istirahat ediyorlarmis. Ben biraz erken basladim ama dezavantajlari ya da avantajlarini yazacak kadar vakit gecmedi. Her ameliyat sonrasi farkli oldugunu, her bunyeye gore farklilik gosteren bir toparlanma sureci oldugundan bahsediyorlar. Burada en kritik konu sabir. 6 ay icinde kosmayi akliniza bile getirmemek gerekiyor. Kalabaliklara girmemek, cok ayakta kalmamak ve merdivenden dikkatli inmek en cok dikkat edilmesi gereken konular.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Rengimizle Isıtıyoruz


 
Bu soğuk kış günlerinde, Doğu’daki Beşiktaşlı çocuğu mutlu edecek, onun içini ısıtacak bir atkıdır, bir beredir, bir eldivendir…
Bunları göndermek bizim için çok zor değil ama o çocuk için çok önemli olabilir. Bilmediği, tanımadığı birinden gelecek bir hediye onun yüzünü güldürmeye yetebilir.
Beşiktaş taraftarı olarak bu doğrultuda 19 Ocak Cumartesi günü saat 14:30’da İnönü Stadı Kartal Yuvası önünde buluşup alacağımız ürünleri kargo ile göndereceğiz.
Siirt’te, Ağrı’da, Şanlıurfa’da birçok öğretmenle temas kurulmuştur. Göndereceğimiz atkılar, bereler, eldivenler onlar vasıtasıyla öğrencilerine verilecektir.
Küçük kardeşlerimizi Beşiktaş atkısıyla, beresiyle, eldiveniyle ısıtalım…

Maddi destekte bulunmak isteyenler için iletişim adresleri:

Yusuf Koç; yusufkoc3@gmail.com
Recep Özerin; rasheedrec@gmail.com
Ergin Aslan; aslanergin@hotmail.com
Gökhan Gürses; gokhangurses@yandex.com
Atkı, bere ve eldivenlerinizi kargo yoluyla göndermek için iletişim adresleri:
Recep Özerin; Davutpaşa Cad. No: 34 34020 Topkapı/İSTANBUL


23 Aralık 2012 Pazar

Lale



Aslında küfrederek başlamak istiyorum ama şimdi durduk yerde ağzımı bozmayayım. Daha efendi bir biçimde eleştireceğim mecburen. 

Çok oldu buraya yazmayalı. Arkadaşlar da sağ olsunlar dürttüler bir iki satır da sen yaz çok boşladık diye, haklılar yazayım yazmasına da yine sinirden öleceğim!

Uzun zamandır kulübün Beşiktaş'ta açtığı (Şampiyon Kokoreç'in eski binası) Kartal Yuvası'na gitmek istiyordum. Maç günleri oldukça kalabalık oluyordu bir türlü girememiştim, dün müsait bir zamanda gezme imkanı buldum. Beşiktaş'ın içerisine korsan ürünlerin de satışını kesmek için bir Kartal Yuvası açılmalıydı bu girişimi sonuna kadar destekliyorum. Keşke bu bina seçilmeseydi ama herhalde başka yer bulamadılar. Çok dar ve metrekare olarak küçük katlardan oluşan bir mağaza. Aynı katta on tane taraftar olsa alışveriş yapmakta zorlanır. Hiç olmamasından tabi ki iyidir ama keşke daha büyük bir alanda olabilseydi. Şimdinin HSBC binası olan Maçka yokuşunun tam köşesindeki mekan olabilseydi muazzam olurdu. Ama olmamış ne yapalım. Buna da şükür...

Gelelim yukarıdaki fotoğrafın ne anlama geldiğine...

Belki bazı arkadaşlarımız Kartal Yuvaları'ndaki yeni ürünleri görmüştür. Rakiplerin özellikle Fenerbahçe'nin Fenerium'lardaki başarısını hep konuşuruz. Günlük hayatta giyilebilecek ürünleri olduğu için takımımızda da bu tarz ürünler olması gerektiğini burada çok yazdık çizdik. Keza taraftarlarımız da her ortamda bunu belirtirler. Kulübe de bu konu ile ilgili olarak çok talep gidiyordu demek ki günlük hayatta giyilmesi için yeni trikolar ve kıyafetler üretmişler. Bu ürünlerin üzerine de klasik Beşiktaş logosu, kartallı arma veya 1903 yazmak yerine yeni bir logo tasarımı yapalım demişler. 

Buraya kadar sorun yok, bu görüşü ben de destekliyorum.

Gelelim probleme, işte yukarıdaki fotoğraf bu yeni logo!

Allah rızası için söyleyin bunun kartalla uzaktan yakından alakası var mı????
Bildiğin lale ulan bu! 
Neresi kartal neresi kanat?!

Zaten bir işi sonuna kadar götürüp sonunda s.çmak, "sizin yapacağınız işi s.keyim" dedirtmek bize özgü bir olay.

Kartal Yuvası'nda ürünü elime aldım, ne kadar müşteri/taraftar varsa hepsine tek tek sordum bu logo neyi çağrıştırıyor diye hepsi -istisnasız- lale diye cevap verdi. Eminim bir anketör tutsak il il gezsek %90 aynı cevabı alırız sorduğumuz insanlardan. 

Bir tarz yakalayalım diyerek iyi niyetle çalışıyor olabilirler ama sonuç bana göre tam bir fiyasko. Çünkü bunların anlamadığı bir durum var; biz taraftarlar olarak günlük hayatta kullanabileceğimiz ürünlerimiz olsun ama bu ürünlere yine de dışarıdan birisi baktığında Beşiktaş'a ait ürünler olduğunu anlasınlar istiyoruz. Bunun için yaptığınız logoda bu unsuru atlayamazsınız. O zaman hiç logo koymayın kardeşim! Düz siyah, beyaz, gri tonlarını kullanın gelip oradan ihtiyacımıza göre alışveriş yapalım.

Ben şimdi bu ürünü alıp niye giyeyim??
Bunun ne olduğu belli olmuyor ki! 
Benim Beşiktaşlı olduğum belli olmuyor ki!
Benim kulübe destek olmak için Kartal Yuvası'ndan alışveriş yaptığım, hayatımın her anında Beşiktaş'ı yaşamak için bu ürünleri kullandığım belli olmuyor ki!

Bu ürünü kullandığım zaman Beşiktaşlı olduğumu hissedemem ki! 
Ancak 'lale' olduğumu hissederim... 

Arkadaş ben size ne diyeyim!


 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şimdi Bana Kaybolan Puanlarımı Verseler

 

Dondurucu soğukta yine (!) bir Cuma akşamı semtte ve Dolmabahçe'den stada doğru yürürken sarıp sarmalanan insanların simalarını seçmekte zorlandık epey. Senenin son maçının bazı inanışlara göre dünyanın son gününe denk gelmesi de manidar olmuştu. Şirince yerine tribünde olmayı yeğleyen binlerce renktaşımızla beraber haykırıyorduk karlı gökyüzüne; "Bekçisiyiz kopsa kıyamet, siyah-beyaz bize emanet!"

Emanetçi sayısı oldukça az olsa da esas sıkıntı üç tribünden farklı tezahüratların yükselmesi ve gelenlerin destek vermek yerine sanki ısınmak amacıyla bağırıp zıplamasıydı. Sahada da üşümek ve puan kaybetmek istemeyen bir Beşiktaş vardı. Öyle hızlı çıkıyor ki takım, tutabilene aşkolsun. Nitekim ilk gol de hızlı gelişen bir atak sonrasında  fedakar Holosko'nun ayağından geldi. Gecikmeyen ikinci gol devreye avantajlı girmemizi sağlasa da geçmişi bilen kimsenin içi rahat etmiyordu. Neredeyse her maç gol yediğimizi düşününce ikinci yarının neler getireceğini kestirmek de pek kolay değildi.

Takımın mücadelesi, hücumdaki yaratıcılığı tatminkar olsa da golü bulma becerisi yüksek yüzdelerde olan oyuncu sayısının azlığıydı bize sıkıntı yaşatan. Gününde olan veya şansı tutan varsa maçı kazanmamız işten bile değilken, ksımetimiz bağlandı mı olan oluyordu. İkinci yarıda golü aramaya devam ederken geride açıklar vererek önce golü yedik sonra da rakibe net pozisyonlar sunduk defalarca ama her maçta takıma daha çok uyum sağlayan İskoç kaleci McGregor buna müsade etmeyerek yaptığı kurtarışlarla içimizi ısıttı.

Günün sonunda ne kıyamet koptu ne de Beşiktaş zirveden. Bir aylık arada yerinde iki transfer yapılırsa ki bunlardan birinin yüzümüzü güldürecek bir forvet olması şart, bu takım şu haliyle şampiyonluğa oynadığı ligde hiç beklenmedik bir sezonda mutlu sona ulaşabilir. Yüzümüzü güldüren forvet demişken; maçın başında eski dost Bobo da es geçilmedi elbette. İsmini bağırmak bile güzeldi. Bir dönem ekranlarda gözümüzü okşayan forvet olarak tarihe geçen Prosinecki'yi de yakından görmek hoş oldu. Maçın tek nahoşluğu son dakikalarda (belki önce de vardı, benim dikkatimi çekmemişti) kapalı tribünün alt kısmında bir Beşiktaş taraftarının elinde salladığı Shalke amblemli bayraktı. Zaten maçın içinde zaman zaman kulakları çınlatılmıştı. Avrupa'da karşılaşacakları rakibin üzerinden gönderme yapmanın bence bir manası yok ve tribün kültürü açısından da bunun artık basit bir hareket olduğunu düşünüyorum. Hatta ve hatta eğer olaya sadece Beşiktaş milliyetçiliği gibi bir yaklaşımla bakacak olursak bile turu geçmelerini isterim. Maç trafiğinden dolayı ligde önümüz açılır ne güzel.

Halamın bıyıkları şeklinde hesap yapmayı hiç sevmem aslında ama gel de son dakilarda haybeden verilen penaltı, kaçan yüzde yüzlük gol ve yenilen saçma goller sebebiyle giden puanlara yanma.


15 Aralık 2012 Cumartesi

İstemek Yetmiyor Bazen

Maç sonu röportajlarında kaybeden tarafın ağzından sıkça duyduğumuz bir açıklamadır; "Onlar daha çok istediler ve kazandılar". Bu akşam da Beşiktaş için rakibinden daha çok kazanmayı istediği bir maç oldu. Geriden gelerek kazanabileceği bir maçtı ama bir bölümü rakibin üstünlüğüyle geçen bu doksan dakikanın sonucunda puan da alınamayabilirdi. Garip ama Beşiktaş'ın maçları bu sezon neredeyse birbirinin kopyası. Koşuyor, mücadele ediyor, gol buluyor, gol yiyor ve maçı tamamlıyor. Takım Fenerbahçe maçı hariç oynadığı bütün maçları kazanmış olabilirdi. Öyle ki son dakikada yediği veya kaçırdığı goller, puan sıralamasının tepesine konuşlanmasını engelledi. Mücadele ve galibiyeti kovalama isteği, yardımlaşma ve takımdaşlık bilinci Batuhan hariç hepsine işlemiş gibi. Bu da taraftarı memnun ediyor ve üç puan alınamayan maçların sonunda bile o terli formaların içlerindekiler bağırlara basılıyor.

Yarınki derbi maçında kaybedilecek puanların zirvedeki sıralamayı  etkileyeceği haftayı kayıpsız geçmek lazımdı ama olmadı. Çarşamba günü kaybedilen kupa maçının ne takım ne de tribün üzerinde olumsuz bir etki bıraktığı söylenebilir. Aksine senede bir gün izleme şansına sahip Ankaralılar ve armanın peşinden koşanların sahada koşanlara sonuna kadar destek olduğu bir tribün vardı. Takım gibi onlar da çok istediler galibiyet golünü. Soğuğa ve Almeida'nın peşi sıra kaçan gollerine rağmen hedef almadan gönül aldılar maçın sonunda; "Hep böyle oynayın, canımızı verelim!"

İki puan kaybına olan üzüntümüzü bir kenara bırakırsak günün yüzümüzü güldüren ayrıntıları; kaçan her golde tribündekiler kadar yedek kulübesindekilerin de hop oturup hop kalkması, Olcay'ın golünden sonra oynayan oynamayan oyuncuların kucaklaşması, yine Olcay'ın yürekleri ağızlara getiren sakatlık pozisyonundan ciddi bir şey olmadan sıyırmasıydı.

Şu takıma en kralından olmasa da sadrazamın sol tarafından olmayanından bir golcü alınsın, ikinci devre çok isteyip de kazanamadığımız maçları da alır yolumuza devam ederiz.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Sen Ne Güzelsin Ey Premier Lig

İngilizlerin Premier Ligi'ne baktığımızda en etkileyici tribün doluluğu belki onlarda değil ama Sarı Kanaryalar nasıl olduğunu bilememekle birlikte kapasitelerinin de üstünde oynuyorlar. 26 bin 34 kişilik stadyumlarına fazladan 661 kişi alıyorlar. Tabii burada önemli olan sizin doluluğa mı yoksa kalabalığa mı takıldığınız konusu. Eğer kalabalık tribünse Manchester United açık ara önde. Her maç 75 bin kişiye oynamak inanılmaz. Tabii listeye bakınca Liverpool, City, West Ham United gibi takımların altlarda yer alması da şaşırtıcı. Ligin genelinin yüzde 90'ının üzerinde doluluğa oynaması bir başka şaşılacak hadise tabii. Listenin son sırasında yer alan Wigan Athletic evinde West Bromwich Albion ile oynayacak. Maç bileti 22£. Norwich City ise evinde bu hafta Tottenham Hotspur ile oynuyor. Maç bileti 30£. Yani ucuz olması her zaman sayıyı doğrudan belirlemiyor.

Bu arada hayran olunacak bir uygulama daha var Premier Lig'de. 17 yaş altına ve 65 yaş üstüne biletlerde büyük indirim yapıyorlar. Ülkemizde minibüslerin bile yol kenarında yaşlı gördüğünde almadığı bir ülkede böyle bir uygulamayı kulüplerimizden beklemek elbette hayalcilik. Bir ara öğrenciye indirimli bilet yapan kulüpler vardı, evet ama yetmez.


30 Ekim 2012 Salı

Kasımpaşa Deplasmanı ve Oley.com

Uzun süredir ara vermişiz bloga. Böyle uzun aralar verince dönmesi de zor oluyor. İnsanın eli gitmiyor yazmaya. Yazmayınca da sanki her şeye uzak kalmışsın gibi oluyor. Takip ettiğin halde takip etmiyormuşsun gibi. Bayram haftası özellikle Beşiktaş'ın Kasımpaşa deplasmanında tribündeki yerimi alınca hatırladım blogu. Umarım bundan sonra daha çok zaman ayırırım.

Bayramın ikinci günü eşten, akrabadan sıyrılıp maça gitmenin tadı gerçekten başkaymış. Bütün gün dolaşıp dolma, börek yeri gelince kavurma üstüne baklava çay... Saat 17:00'de yola koyuldum. Beşiktaş'ta biraz takılıp Taksim'den Kasımpaşa'ya yürümeye başladık arkadaşımla. Stada geldiğimizde elinde fotoğraf makineleriyle turistler yerin dibindeki stadyumun fotoğrafını çekip amazing gibi kelimeler kurarken ince ince kokular almaya da başlamıştık. Sanırım 5 dakika önce biber gazı sıkılmış. Gözlerimiz yaşardı. Taşlı yoldan stada doğru yürürken yerde çok sayıda Beşiktaşlı, duvarın dibinde babasının sakinleştirmeye çalıştığı küçük çocuklar gibi artık görmekten sıkıldığımız hatta garipsemediğimiz durumlarla karşılaştık. Polisin mecburi istikametinden devam ettik ama aşağıdan büyük bir kalabalık yukarıya doğu yürümeye başlayınca biz de ilk geldiğimiz noktaya doğru tırmanmaya başladık. Polis stada sokmuyor kısacası. Olay çıkmış. Bir polis tek başına herkesin biletini kontrol edip tek tek bırakıyor maça girebilmeleri için.

Velhasıl girdik stada. Zeki Demirkubuz da hemen önümüzdeymiş merdivenlerden oturacağı yeri seçerken meraklısı gelip fotoğraf çektiriyor. Yanına gelenler abi hesap senin mi diye soruyor o da evet benim diyor. Maç başlıyor. Kasımpaşa tribünlerine bakıyorum. Hiçbir sempati barındırmıyor. Bir semt takımı gibi tribünleri yok. Takımları da Metin Diyadin gittikten beri kötü. Bundan faydalanan aç Beşiktaş iki golü buluyor. Bunu da müthiş paslaşmalarla yapıyor. Bir şekilde 3 puanı koyuyoruz cebimize. Devre arası ve maçın sonlarına doğru polisin kontrolü altında torpil atıyor Kasımpaşa taraftarı. Polisin tepkisizliği karşısında şaşkına dönmüyoruz. Biliyoruz nedenini ve neden bu kadar tavizkar olduklarını. Maçın bitimine 2 dakika kala Kasımpaşa'nın maraton tribününden 30 kişilik bir grup koşa koşa dışarı çıkıyor. Dışarıda bir olay olacağını düşünüyoruz. Önce gruptan ayrılmayalım diyoruz sonrasında bir olay çıkarsa biz de yoktan yere karışmayalım diye gruptan ayrılıp Tepebaşı'ndan Taksim'e doğru İstiklal Caddesi'nden yürümeye başlıyoruz.

Taksime ulaştığımızda 30 kişilik bir Kasımpaşalı grup stada doğru İstiklal Caddesi'nden ava çıkmış görünüyor. Allahtan üstümüzde Beşiktaş forması ya da atkısı ya da montu yok. Yoksa iki kişi bunlar iki tokat atar göndeririz diye düşünmeden linç edecekler. Yaş ortalaması çok düşük bu bahsettiğim grubun. hani biraz daha büyük olsalar akılları belli bir noktadan sonra vurmayı kesmeye yetecek. Ama bu ergenler sabaha kadar dövebilir. Hatta öldürebilir diyoruz. Bizi ıska geçen grup arkadan gelen daha kalabalık bir Beşiktaşlı grupla kavgaya tutuşuyor. Çok uzun sürmeyen kavga sonrası çevik kuvvet ve ambulans sesleri eşliğinde Beşiktaş'a doğru yürüyoruz. Sanırım artık bu kolpa kovalamacadan, aptal deplasman olaylarından iyice yılmışım. Hele hele tribünü olmayan, sırf olay çıkarmak için toplanmış çapulcu sürüsü yüzünden deplasmana gitmekten vazgeçiyor insan.

Dün de Fenerbahçe-Antalyaspor maçını izlerken enteresan bir şey takıldı gözüme. Saha kenarı reklam alanlarında Oley.com reklam vermiş. "İddaa Bizim İşimiz" sloganlı reklamları gerçekten çok komik olmuş. TDK'ya göre İddaa diye bir şey yok. Malumunuz üzere bu kelimenin doğru şekli iddia. TDK da İddia'yı şöyle açıklamış: 1. Hukuk Sav, 2. Kendinde olmayan bir yeteneği, bir durumu varmış gibi gösterme. Oley.com'un verdiği reklamda bahsettiği ise en büyük rakibinin adı:) Yani daha rekabet edecek doğru sözün yok.

Edit: İddaa ve oley.com markalari birbirine rakip degildir. Oley.com iddaa oyununu oynatan araci bir yasal bahis sitesidir ve iddaa ana markasi altinda hizmet verir teorik olarak. İddaa'dan gelen yonetmeliklere gore oley.com gibi yasal bahis sirketleri konu hakkinda reklam yaparken "iddaa" kelimesini kullanmak zorundadirlar. (Efe Varol'a teşekkür ederim.)