8 Aralık 2009 Salı

Kısa Kısa

Türk Hava Yolları Barcelona'ya sponsor oluyormuş. 8 uçağına Barca yazıyormuş...

Bursaspor stadının üstünü kapatıyormuş. 7 milyon dolar bütçe ayırıyormuş.

7 Aralık 2009 Pazartesi

"Futbol Bilgisinden İyiden İyiye Şüphe Etmeye Başladığım Rijkaard"

Bu sözlerin sahibi Fatih Altaylı. Kimse eleştirilemez, dokunulamaz değil ama Rijkaard gibi biri için de yukarıdaki cümleleri kullanmak hakikaten komik. Rijkaard 28 kez şampiyonluk yaşamış. 23'ünü oynarken 5'ini de saha kenarında.

Bunlar da aldığı ödüller:

Dutch Footballer of the Year: 1985, 1987
Serie A: Best foreign player 1992
UEFA Manager of the Year: 2005-06
Onze d'Or Coach of the Year: 2006
Don Balón Award Coach of the Year in La Liga: 2005, 2006

Beatles - MFÖ

1966 Dünya Kupası'nı kaldıran kadroda bulunan futbolcular, yukarıdaki grup için 'Beatles'dan beri en iyi grup' yorumunu yapmışlar. Bakalım İngilizler bu gruptan "Ob-La-Di Ob-La-Da" diye çıkabilecekler mi? Bizimse ne gruplardan, ne de elemeli eşleşmelerden yana şansımız olmaz ya hiç, son iki grubumuza birer benzetme yapacak olursak ne diyebilirdik acaba? CL için Mazhar Alanson söylüyor "Benim Hala Umudum Var", Türkiye Kupası içinse MFÖ mikrofonda 'No Problem'.

Aslında şimdi aklıma geldi de en güzel benzetme de Fener için Türkiye Kupası grupları kura çekiminden sonra olurmuş; Yeni Türkü'den geliyor "İstersen Hiç Başlamasın"...

6 Aralık 2009 Pazar

"Düzgün" Bir Adam Portresi


Aynı derede 2 kez yıkanılır mı sizce?? Biz 4. kez yıkanmaya başladık bile Şenol Güneş'le.
Şenol Güneş Trabzonspor tarihinin tartışmasız en büyük efsanesidir. Gerek kalecilikteki başarısıyla (gol yemediği 1.112 dakika hala Türkiye'de geçilememiştir, Dünya'da bu alanda yapılan sıralamada da hala ismi geçmektedir), gerek takımın kazandığı 6 şampiyonluk kupasının ve sayısız kupanın tamamında kaledeki isim olmasıyla, gerek 3 defa çalıştırdığı Trabzonspor'da en yüksek galibiyet yüzdesi tutturan hoca olmasıyla..
Trabzonspor kariyeri dışında 2 önemli durağı oldu Şenol Güneş'in teknik direktör olarak; milli takım ve FC Seoul. Milli takımı 2002 Dünya Kupası ve 2003 Konfederasyon Kupasında 3. yapmıştır ancak özellikle Dünya Kupası döneminde şakşakçı İstanbul-Terim medyasına bir türlü yaranamamıştır. Şu anda dahi kendisini Türkiye futbol tarihinin en apoletli hocası yapan Dünya 3.lüğü derecesini medyanın çoğunluğu bir türlü hazmedememiştir. Buna karşılık o yıl UEFA tarafından yılın teknik direktörü seçilmiştir.
Küçük beyinli spor medyası tarafından halkın diline sakız edilen "Avrupa takımıyla oynamadan 3. olduk" bahanesi ise kargaların bile güleceği cinstendir. Yunanistan 2010 Dünya Kupası'nda Arjantin-G.Kore-Nijerya'nın olduğu grubu geçip hiç Avrupa takımıyla oynamadan Dünya 3.sü olsa, aynı insancıklar Otto Rehagel'i Dünya'nın en büyük hocası yaparlar muhtemelen.. Çünkü onlar işlerine geldikleri zaman sonuçlarla, işlerine gelmediklerinde ise sebeplerle ilgilenirler.
FC Seoul macerasını ise çok yakından takip etme imkanı bulamadık ancak 2 senedir en kritik maçlarda yedikleri son dakika golleriyle şampiyonluğa gidemediler,bu sene de lig sonrasındaki play-off ta penaltılarla kaybederek çeyrek finalde elendiler. Ancak insanların onu havaalanından ağlayarak uğurladıkları sahne gözümüzün önüne geldiğinde, orada nasıl bir iz bıraktığını kolaylıkla anlayabiliyoruz.. Tabi skor medyasından bunu anlamalarını, ve Şenol Güneş'in orada Türkiye'yi ve Türk insanını nasıl temsil ettiğini, orada ne kadar mükemmel insani ilişkiler kurduğunu konu etmesini, bununla ilgili haberler,araştırmalar yapmalarını beklemiyoruz. Simon Kuper'in kült kitabı "Football Against The Enemy"'nin Türkçe çevirisinde söylendiği gibi; "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" ancak bunu bizim medyamız maalesef anlayamaz.
Gelelim "Trabzonspor'da ne yapar?" sorusuna. Bu kadar methiyeden sonra Şenol Güneş'i dünyanın en iyi teknik direktörü olarak kabul ettiğimi falan düşünmeyin. Her ne kadar mevcut şartlarda tüm camiayı kenetleyecek tek isim Şenol Güneş olsa da (geldiğinden beri camiadaki pozitif havayı takip edenler bilir. Dünkü mali kongrede 94.5 Milyon TL borcun ibra edilmesinin en önemli sebeplerinden birisi bu pozitif havadır, zira Nuri Albayrak zamanında 30 Milyon TL'lik borç ibra edilmemişti), ben artık bu işten sıkıldım. Birileri piyon olarak geliyor gidiyor, arada Şenol Güneş geliyor, diğer Trabzonlu hocaların isimleri geçiyor. Bir süre sorna onlar da gönderiliyor..
Şimdi de deniyor ki "Şenol Güneş'i Trabzon'un Ferguson'u yapacağız". Bunu yapabilmek için öncelikle Manchester United'ı yönetenler kadar profesyonel insanlara ihtiyacımız var, futbol takımıyla alakalı olarak teknik direktörden çok konuşan asbaşkanlara değil.
İşin traji komik tarafı ise, "Şenol Güneş'i Trabzon'un Ferguson'u yapacağız" diyen insanlarla geçen yılki hedefi Avrupa Kupalarına katılmak olarak belirleyip bunu hemen hemen garantileyen takımın başındaki Ersun Yanal'a son 5 hafta tahammül edemeyip, görevine son vren insanların aynı olmaları.. Nasıl inanalım ki şimdi.. ?
Çok uzattım sanırım. Lafın özü; Şenol Güneş kusursuz bir teknik direktör değildir ancak kusursuza yakın bir adamdır. Bu ülkede daima üvey evlat muamelesi görmüştür. İnsan olarak çok sevsem ve Trabzonspor'da birçok teknik adamdan daha başarılı olacağını düşünsem de başkanın bile açıkça ve utanmadan söylediği "Şenol bizim evladımızdır; gel deriz gelir,git deriz gider" mantığından dolayı hayalimdeki Trabzonspor teknik direktörü değildir. Zira biliyoruz ki sözleşmesinde 5 Milyon USD tazminat yazsa da yönetim ona git derse Şenol Güneş gerçekten de 5 kuruş almadan gider, çalışırken de giderken de camiayla ilgili bildiklerini, sorunlarını asla kamuoyuyla paylaşmaz, hepsini içine atar. Bu böyle gelmiştir böyle gider.
Biz Vahid Halilhodziç'i bunun için sevdik, tüm gerçekleri yüzümüze çarptığı için.. Bana göre Trabzonspor'un başarısı da o tarz bir hocadan ve o tarz bir hocayla çalışabilecek bir yönetimden geçiyor ancak o tarz bir yönetimi Trabzonspor'da görmemiz neredeyse imkansız.
Şenol Hoca'ya başarılar. Her ne kadar öyle olacağına inanmasam da üstün insani vasıflarından doalyı Trabzonspor bir gün şampiyon olacaksa takımın başında onu görmek isterim..

5 Aralık 2009 Cumartesi

İzleyemedik A.Q

Maçın ikinci yarısı oynanırken vapurla Kadıköy'e geçiyordum. AcıbadeM de 35 mt uzaktaki tv'yi kesmeye çalışmış. Eş durumundan İnönü dışına tayin benim ki. Stadyumda olamamak kötü. Alışmış kudurmuştan beter.
Devamlı okuduğum 1 2 3 gol yetmez ve ekşi beşiktaş isyanlarda. Bu blogda methiyeler düzdüğüm Nobre yine yokmuş sahada. Kime iyi desek dönüp yediriyor lafı zaten.

4 Aralık 2009 Cuma

Ha Bu Diyar

Peşinde büyük bir kalabalık sürüklese de taraftarı olmayan takımlardan biridir Diyarbakırspor. En son İnönü Stadı'nda iki sene önce Süper Lige yükselme play-off maçında izlediğim takımdan sanırım kimse kalmamış kadroda. O gün üç katlı kale arkasını dolduran Diyarbakırlıların da takımlarına ne kadar destek verdiği tartışılır. Bu şehrin bir futbol şehri olmadığına inanmama rağmen her şehirde futbol aşıklarının olduğuna da inancım tam. Dün taraftar sitelerine şöyle bir göz atınca Grup Birlik adında bir oluşumun varlığından da haberim olmuş oldu. Kaç kişiler, bu maça gelirler mi, gelirlerse elde çekirdek kafada yeşil-kırmızı bir şerit ile maçı izlemek yerine eski açıktan 'biz buradayız' diye haykırırlar mı merak ediyorum.



Son haftalarda futbol dışı olaylarla gündeme gelen Diyarbakırspor bundan hep şikayetçi. Elbette o şehre gelip de top koşturanların veya takımı çalıştıranların bu politik durumda payları yok. Takıma değil, taraftarına karşı da yapılmış olsa, bu sözlü saldırıların haklılık payı olamaz diyorlar ama bu duruma en güzel açıklamayı Eskişehir'li Mustafa Akgören (1965'liler Derneği Başkanı), TRT'deki Tayfun Talipoğlu'nun sunduğu Nasılsınız programında yapmıştı. Play off maçının başında, İstiklal Marşı'nın hemen ardından atılan 'Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez' ve 'Kahrolsun PKK' sloganlarına ıslıkla karşılık vermeleri kabul edilebilir değildi ve "Biraz da suçu kendilerinde arasınlar" demişti 'Diyarbakırlı kardeşlerimiz' diye hitap ederek.


Bu akşamki maçta sahaya çıkmayacaklar belki ama Diyarbakırspor'un kadrosunda eski Beşiktaşlı iki futbolcu bulunuyor. Biri hemen herkesin aklına ilk anda o malum ıskasıyla birlikte gelen Fevzi, diğeri de sessiz sedasız bu takıma gelip giden Tolga. Uzun uzun yazıp da yaralarımızı deşmeye gerek yok, o ıska Fevzi'nin hayatında bir çok şeyi değiştirdi. Benim aklıma bir de İlhan Mansız'ın, Denizli'de yediği çok kötü bir gol sonrası moral olarak çöken Fevzi'ye yaptığı jest gelir. Attığı gol sonrası formasını çıkartarak içine giydiği Fevzi'nin kaleci kazağıyla koşturmuştu. (Son dakikada bir gol daha yiyip maçı kazanamamıştık gerçi). Tolga da hasbel kader 100. yıl kadrosunda kendine yer bulup şampiyonluk sevinci tadan biri olmasına rağmen tribüne çağırılması bile aklımda kalmamış. İkisi de bizden gittikten sonra diyar diyar gezdiler ve bu sene Diyarbakır'da buluştular.

Not: Taraftar resimleri diyarbakirspor.org sitesinden alınmıştır.

3 Aralık 2009 Perşembe

O Piti Piti Karamela Sepeti



Eh, sezonun birinci yarısı bitmek üzere. Dönem sonu geliyor yani. Karneler hazırlanıyor tüm kulüplerde. Futbolculara, hocalara ve hatta yönetimlere karneler verilecek. Karnede bazı notlar kırık olacak elbette. Yöneticilerin karneleri kötü olsa da karneyi veren de alan da onlar olduğu için yaptırım onlara olmayacak haliyle. Ama hocalar ve futbolcular için kazın ayağı öye değil. Kırık notlar önlerine serilip azarlanacaklar. "Çeki düzen ver" diye gözdağı verilecek belki de.

Ama bir kulüp var ki orada karne telaşının ayrı bir önemi var. O kulüp Beşiktaş. Telaşın sebebi malum. Sınıf mevcudu dolu. Kaydını donduran, parasını peşin vermiş, başarılı (tartışılır!!!) bir öğrenci geri dönüyor. Mathias Delgado...

O dönünce birisi ayrılmak zorunda kalacak takımdan. Burada bir sürü kriter ele alınacak. Parasal zarar ve performans öne çıkacak bu kriterlerin içinde...

Peki kim gidecek?!?!

Valla başlıktaki gibi saymaca yapılsa yeridir. Çünkü kimi ele alsan el yakıyor. Bir bakalım...

Yeri performansı ile garanti 3 isim var: Ernst, Sivok ve Ferrari. Yerleri garanti ve vazgeçilmezler...

Tabata'nın da kalması kesin gibi. Ama onunki performanstan değil, tamamen duygusal !!! nedenlerden. 2 ay önce 8 milyon euroya alınmış bir adamı devre arasında yollamak hatayı kabul etmek demek olur ki hiç Sayın Demirören'in tarzı değil. Dahası 8'e aldığını kaça satabilir?Gerçekçi bir bakışla normalde 3-4 veren bile bulmak zor. Hele ki Beşiktaş'ın bu zorunlu durumunu bilen bir kulüp o kadar bile vermez. Eh 8'e aldığını o paralara satmak ayrı bir eleştiri konusu olur ki başkan o topa pek girmez bence.

Bobo ve Holosko'yu birlikte değerlendireyim. İkisi de takımın zaten sıkıntılı olan gol yollarının en önemli isimleri. Giderlerse yerlerini doldurmak neredeyse imkansız. Üstelik geçmişte ikisine de 5-7 milyon euro arası telifler gelmiş ikisi de "bu kadar az etmez" denilerek satılmamıştı. Şimdi o paraları vereni de bulmak zor. Bobo çok parlak bir sezon geçirmiyor. Holosko sakatlıktan yeni çıktı. Ve yine yukarıda belirttiğim Beiktaş'ın sıkışık durumunu bilen takımların fırsatçılığı burada sebepler...

Tello da takımın giderse yeri doldurulması zor isimlerinden. Özellikle Manchester maçındaki golüyle tekrar öne çıktı. Ve takımda orta sahada hücuma katkı yapabilen, duran topları en etkili kullanan ender isimlerden. Kendisi aldığı paranın azlığı nedeniyle şikayetçi olsa da göndermeyi göze almak çok zor. O gönderilirse taraftar da memnun olmaz kanımca. Gerçi taraftarı dikkate alan bir başkan yokken bunun etkisi olur mu bilmem.

Ve son isim Fink.Yakın zamana kadar gönderilecek isim olarak en büyük adaydı. Ama takıma ve ülkeye alıştığından mıdır, yoksa pahalı pabuç felsefesinden mi bilinmez son haftalarda üst düzey performansla oynuyor. Hele ki Fenerbahçe'ye attığı hem kritik hem de muhteşem golle taraftarın gönlünde yer buldu. Kaldı ki Ernst'e destek olabilen tek isim şu ana kadar. Hatta bazı maçlarda ona alternatif bile oldu. Onun yerini doldurabilecek bir isim gözükmüyor. Uğur İnceman'la o işin yürümeyeceği aşikar.

Eee o zaman "kim gitsin" diyeceksiniz... Ben de başa dönüp söyleyeyim. Saymaca yapılsın. O piti piti karamela sepeti... :-)

Neşeli Hayat-Replik


-İçince halloluyor mu?
-Hallolmayınca içiliyor.

Fani Tommy Madida


Sivasspor yeni hocasıyla anlaşt. Anlaşma sürecinde gazetelerin bir kısmında yardımcısı olarak Madida'nın geleceği yazıldı. Eğer son anda bir değişiklik olmadıysa kulübü ile sözleşmesi devam ettiği için Muhsin Ertuğral'ın yardımcısı olarak gelmesi mümkün olmayacakmış.
Ama haberlerde okuyunca maziyi bir anmak istedim.
Ne de olsa ülkemizde adına özel tezahurat üretilen oyuncu sayısı az. Kaldı ki Madida için iki tanesi yaygınlaşan çok tezahurat yazıldı Beşiktaş tribünlerinde.
O zamanların meşhur çorap reklamının müziğiyle ;
Müjde, müjde size,
Madida'dan müjde size.
Zarif, sağlam, esnek, k.yar,
Rahat k.yar müjdeee... şeklindeydi birisi.
Bir diğeri de tarihi Fenerbahçe maçlarından birinde 15. dakikada attığı gole gönderme yapan;
Maça gittim tribün dolmuş,
Kartal Fenere k.ymuş.
15. dakikada nasıl k.ydu Madida,
Ananızın ................na.
tezahuratıydı. (Hakaret amaçlı yazmadım, ama eğer bu hali bile
sakınca yaratırsa editleyebilirim. Fenerbahçeli arkadaşlar kızmasın.)
İlginç bir oyuncuydu. İlk döneminde pek başarılı gözükmemiş, eleştirilmişti. O zamanlar açıklamalarında hava soğukluğuna alışamadığını gerekçe göstermişti. Nitekim havalar ısınınca gerçekten coşmuştu. Beşiktaş'ta en çok forma giyen yabancı oyunculardan birisi halen.
Fotoğraftan da anımsayacağınız gibi boynu yok gibiydi. Sağ kanatta çok hızlıydı. Performansı arttıkça attığı gollerle de ses getirmişti (Beşiktaş'ta toplam 16 gol atmış).
Gidişi de ilginç olmuştu. "Futbolu bırakacağım, ülkeme gidip başka işler yapacağım (ki yanlış hatırlamıyorsam öğretmenlik yapacağım demişti.)" deyip bonservisini almıştı kulüpten. Ama nasıl olduysa Antalyaspor'la anlaşıp futbol yaşantısına Türkiye'de bir süre daha devam etmişti.
Yine yanlış anımsamıyorsam Beşiktaş taraftarı bu kandırmacaya rağmen Madida'ya tepki göstermemiş, hatta hoş tebessümle karşılamıştı bu durumu. Belki rakip büyüklerden birine gitmemesi etkili olmuştur. Ama asıl ve büyük sebebin bu oyuncuyu benimsemiş, sevmiş, kendi içinden biri olarak görmüş olması olduğunu düşünüyorum.
Bu durumdan yola çıkarak tribünler bir oyuncuyu benimser, sever, özümserse attığı kazığı bile hazmedebiliyor. Ama eğer aksi durum varsa kendi takımının formasını giyerke bile destek olmuyor diyebiliriz. (Bknz: Tümer, Sabri, Tabata vs.)

2 Aralık 2009 Çarşamba

Animal Hooligans

Zamanında Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher 'Hayvanlar!' demişti İngiliz holiganları için. Şimdi taraftar dükkanlarında köpekler için tasarlanmış formaları görünce garip geldi doğrusu. Bizim ülkede tutar mı? Bence tutmaz.

Sen Değil Öteki

Asbaşkanımız bazı ilkeleri nedeniyle istifa etmiş has başkanımız duruyor...


Eskişehir-Fenerbahçe Maçına İthafen

Tribündergi'den Canaria'nın müsadesiyle...

"Fenerbahçe'nin 5 kupayı birden kazandığı yılda, semtin Kalamış apartmanında dünyaya gelmiş olmam, nüfus cüzdanımın köy-mahalle kısmında FENERBAHÇE yazması rahmetli İslam ÇUPİ'nin dediği gibi bir ilahi tesadüf müdür, yoksa bir büyük nimet mi? Bilinmez...Ama semtte doğup da başka takım tutmak ne mümkün !Çocukluk yıllarımız Fenerbahçe' mden uzak ve Hürriyet gazetesinin Avrupa baskısının zamanında gelmesine bağlı olarak ve babadan bolca dinlediğimiz Fenerbahçe hikayeleriyle geçti doğal olarak. Hiç görmediğimiz, posterlerden aşık olduğumuz takımdı Fenerbahçe...Rahmetli Yılmaz Şen'in göt stoplarıyla rakip tribünleri çıldırtmasını, Can Bartu'nun ezeli rakip sağbekine attığı bacak arasından sonra geçmeyip rakibin dönmesini beklemesini ve sonra bir bacak arası daha atıp, adamın suratına bakarak kasıtlı olarak topu taca atmasını dinledik yıllarca. Görmeden aşık olduk sana Fenerbahçe'm... Mayıs aylarında aile doktorumuz Holtsman'dan bir mazeret izni ayarlayıp seni seyretmeye geldiğim 2-3 maçı nasıl unuturum?Gurbet yılları bitip 1983'te yurda döndüğümüzde, yarım yamalak Türkçe'mizle yol yordam bilmeyiz düşüncesiyle, elimizden tutmasa da babamız getirdi ilk adam gibi maçına beni... Dün gibi aklımdadır o gün. Kapalı tribünde saatler süren kuyruk, bolca itiş kakış ve nihayet canımız çıkarak kendimizi içeri atış... Çokları gibi açık tribünde başlamadı benim taraftarlığım. Direkt kapalıdan girdik olaya. 1-2 defa daha babamızla geldikten sonra, artık yol yordam öğrendiğimize kanaat getirilince, kendim gelmeye başladım. İlk dönemler çoklarına komik gelen aksanımdan dolayı çok çabuk arkadaş buldum tribünlerimizde. Hala görüştüğüm kadim dostlarımı buldum kapalıda. Kimine göre acınacak, kimine göre gururlanılacak bir olay. Ben ikincisini tercih ettim hep. Sonraları biraz palazlanınca deplasmanlara da gitmeye başladım. İlk deplasmanım en ilginci ve olaylısı oldu : Eskişehir... Bugün hala dillere destan olan müthiş cenk...Sabahın erken saatlerinde 9-10 otobüs ulaşmıştık Eskişehir'e. Uzun süren yada bize çok uzun gelen yolculuktan sonra şehre iner inmez tezahürata başlamıştık. Biraz zaman geçtikten sonra üzerimize taşlar gelmeye başladı. Ama çok abartı değildi. Birkaç dakika geçtikten sonra ise inanın gökyüzünü görmek mümkün değildi. Taş deyip sizi de yanıltmayayım. Hepsi kaya büyüklüğündeydi. Epeyi bir panik oldu taşların bazıları isabetli olunca. İstanbul derbilerinde de taşlama olurdu ama bu kadar uzun süreli ve aralıksız değil. Otobüslerin arkasına saklandık mecburen. Eninde sonunda tükenecekti taşlar.Nihayet taşların şiddeti azalınca ortaya çıktık. Eskişehir'lilerde artık görülebilir mesafedeydi ve hava iyice aydınlanmıştı. İstanbul'da olsak herkes bir sefer önceden rakibini yada intikam alması gerekeni bilirdi. Yahut kime dokunulamayacağını... Ama burada böyle bir durum mevzu bahis değildi. Kimseyi tanımıyorduk. Es-eslilerden gelen taşları iade ettikten sonra kendini müdafaa için teçhizat çıkarmaya başladı.Rakiple aramızda uzak sayılabilecek mesafe karşılıklı olarak kapatıldı ve cenk başladı. Ben önceleri çok gerilerde kaldım. Bunun sebebi bilinmezliğin verdiği korku sanırım bugün geriye dönüp baktığımda. Kaçmam gerekse nereye kaçacağımı bilmiyorum. Saklanacak yer arasam nereyi bulacağım...Neticede şehrimiz değil.Açıkcası bilinmez bir yerde bir an evvel bitsin diye içimden geçiriyorum , yalan yok. Amaaa ne zaman ki çok sevdiğim bir arkadaşım yaralandı tüm bu düşünceler aklımdan uçtu gitti. İstanbul'da olduğu gibi davranmaya başladım. Hani, kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar gibi...Bir ara taarruza kalktı bizimkiler. O dakikaya dek ortada geçen cenk bir anda lehimize döndü. Eskişehirliler çekilmek zorunda kaldı. Tam o esnada jandarma geldi. Cemse cemse asker indi ortalığa. Ve başladı bize copla dalmaya. İnanın eskişehirli size o kadar vuramaz yani. Bazen arkadaşlarla konuşuyoruz "ilk copu ne zaman yedin?" falan diye herkes bir şey anlatıyor. Ben çok cop yedim ama eskişehir'deki eğer copsa diğer hepsi hiçbir şey değildi. Bizden çok bayılan oldu dayaktan. O sırada etrafta tek bir eskişehir'li kalmamıştı. Akabinde polisler geldi. Etrafta bulunan ne kadar adam varsa ( bunların hepsi fenerli oluyor haliyle ) başladı hem coplamaya hem de otobüslere tıkmaya. Bende jandarmanın tekinden öyle sağlam 4-5 cop yemişim ki bacağıma yerden kalkamıyorum. Birde üstüne polisten aynı bacağa tekme yiyince gözümden yaş geldi. En az 150 kişi içeri aldılar bizi. Kafası patlayanları hastaneye bile götürmediler. Biz kodeste tampon yaptık birbirimize ! Tüm ambülanslar eskişehir' lileri taşıdı. Zaten onlardan içeride 3-5 kişi vardı. 1 saat kalmadan da hepsi ellerini kollarını sallayarak çıktı, gitti.İçerisi kan kokusundan berbat haldeydi. Çoğumuz es-eslilerden değil jandarmadan yaralandık. Ne tıbbi bakım ne bir şey. Maça giremeyeceğimizi çözmüştük. Ama hakkımızda dava açıldı. Yönetim bizi anarşist ilan etmiş üstüne birde ! Onlardan habersiz gitmişiz, biz fenerli falanda değilmişiz ! Anarşistmişiz !Vay be...Eve çürük bir bacakla ama daha kötüsü terkedilmişlik duygusuyla döndüm. Sahipsiz kalmanın ne olduğunu bildiğini zannedenler inanın bilmiyorlar. Biz maalesef öğrendik.
Yağmur çamur demedik
Her maçına geldik senin
Es-eslerde yalnız kaldık
Helal olsun Tahsin Kaya
Biz mahpusta yatarken,
Sen nerdeydin Tahsin Kaya...
O maç benim yaşadıklarım içinde tektir. İstanbul'da da çok kavgaya girmiştim o güne dek. Ancak neredeyse topyekün bir kente karşı hiç savaşmamıştım. Üstelik tanımadığın bir kentte. O güne dek karşımızda 300-400 beşiktaşlı çıkardı. Galatasaraylı daha da az. Hakkını teslim etmek lazım es-es çok sağlam çıktı karşımıza. Sadece sağlam değil sayıca da epeyi fazla. Ama mahçup olmadık. Kora kor, göğüs göğüse çarpışma oldu. Eğer mutlaka bir galip lazımsa bizdik. İstanbul'da bunun onda biri bile olmazdı. Gece bir sen kovalarsın bir karşıdakiler. Herhangi bir taraftan çok zaiyat verilirse dellenilir belki bu kadar olmasa bile girişilirdi. Es-Es maçı tribünde ilktir ve hala tektir her bakımdan. Sonraki haftalarda sakarya'da polis ve az sayıdaki taraftar bize saldırmaya kalınca " burayı es-es'ten beter ederiz" dediğimizde karşımızdakiler durmuştu. O kadar söyliyeyim, gerisini siz hesap edin ...

1 Aralık 2009 Salı

Siyah&Beyaz Tribünler (4)

Rosenborg BK
(Kime yaptıklarını bilmiyorum ama bu kadar organize olunduğuna göre hak etmiş sanırım.)
Deplasman tribününe sokulabilir mi acaba bunlar?

Dördüncü Büyükte Dördüncü Kez

Şenol Güneş'in yeri ayrıdır benim için. Hayatımda gittiğim ilk maç Kadıköy Fenerbahçe Stadı'nın numaralısından ve babamla Trabzonluların arasından izlediğim onun jübile maçıydı. Onuncu dakikada kale ağlarını öpüşü ve omuzlara alınışından sonra helikopterle sahayı terkedişi beni çok etkilemişti. İşin ilginci bu maçın Beşiktaş'la olması ama ne hikmetse Kadıköy'de oynanmasıydı. 4-1 Beşiktaş'ın üstünlüğüyle bittiğini hatırlamama rağmen goller kalmamış aklımda ama gördüğü kırmızı kart sonucu sahayı terkeden Sinan Engin'e yapılan "Ayı Sinan" tezahüratları kulaklarımda hala.

Bin küsür dakika ile en uzun süre gol yememe rekorunu elinde bulunduran Şenol Güneş dördüncü kez, gönlünü verdiği takımın başında hoca olarak göreve başlıyor bugün. Trabzonspor'u seksenli yıllardan sonra şampiyonluğa en çok yaklaştıran, kılıksız (!) olmasına karşın Avrupalı olmayan ülkelerin milli takımlarını yenerek (!) A Milli Takım'ımızla Dünya 3.'lüğü kazanan Şenol Hoca'nın bu defa çok daha uzun süre takımının başında yer almasını ve başarılı olmasını diliyorum. Tabi Türkiye'de başarı eşittir şampiyonluksa, olabilir mi bilmiyorum.

Kabul Ediyorum:)


Sezon: 2002-2003
''Bazı şeyler benim gitmem ile bitecekse, ben zaten Beşiktaş formasını giymek istemiyorum. Beşiktaş benim için bitmiştir. Beşiktaş bu taraftar mentalitesiyle gittikçe, 10 sene daha şampiyon olamaz.''

Sezon 2009-2010
Beşiktaş'tan ayrılırken sarf ettiği sözlerin kendisine yakışmadığını belirterek, ''Bu sözler gençlik hatası olarak kabul edilsin'' dedi.

Sıradaki "R": Youla

30 Kasım 2009 Pazartesi

Abdülkadir Yücelman

Kendisini 3 sene öne Cumhuriyet Gazetesi'nin arşiv bölümünü bol bol ziyaret ederken tanımış, sonraları 'Futbolda Sendikalaşma' ile ilgili yazdığım bir haberde görüşlerine başvurmuştum. "Futbolun içine memleketin sorunlarını, gündem konularını ne kadar yedirirsen o derece başarılı olursun" derdi. Allah rahmet eylesin.

Denizli'nin Hesapları

85 dakika pozisyon vermedi Beşiktaş. Kalesi gole uzun süredir kapalı ve bu durum müthiş bir sabrı ve özgüveni de beraberinde getiriyor. Bugün nasılsa bir gol atarız diye oynadı Beşiktaş. Bünyamin Gezer ve yardımcısının yanlış kararları olmasaydı eğer goller de bulabilirdi. Sivas ne olursa olsun zor deplasman. İkinci yarı buradan birçok takım çıkamaz. Bu maçı özetleyen tek kelime ise istikrar. Gol yememeye inandık. Yemiyoruz. Savunmada ikili yaratmak kalıbına inanan futbol alemimiz Sivok ve Ferrari'ye de güzide bir yer ayıracaktır. Gol yemesin şu takım diye çırpınıyorum televizyon karşısında. 2-1 kazansak üzülürdüm. Gol yemeden devam ediyoruz. İlk 6 haftadan sonra böyle bir çıkış yakalanacağına kimse inanmıyordu deniliyor ya ben buna inanmıyorum. Mustafa Denizli bu takımın bu hale geleceğini kestiriyordu bence. Her maç sonrası açıklamasında geleceği yorumlayan Denizli bu takımın böyle devam edemeyeceğini de adı gibi biliyor.
Beşiktaş'ın bu çıkışı maç trafiğinin sıklaşmasıyla oluştu. Oynadıkça açıldı Beşiktaş. Bu maç trafiğine hazırlık maçıyla ulaşılabilir miydi? Bence sayı olarak ulaşsa da takımın sezon hazırlıklarına geç başlama durumu sakatlıkları da peşi sıra getirecekti. Oyuncuların belli bir kalıba girmesi ve performansların tavan yapması zamanlama olarak bu haftalara denk geldi. Sözün özü Mustafa Denizli yarattığı tabloyu gururla izliyor. En büyük şansıysa rakiplerinin beklenmedik tökezlemeleri. Mustafa Denizli öyle bir zamanlama hastası ki ikinci yarıya lider olarak girmek istemeyeceğini bile düşünüyorum.


29 Kasım 2009 Pazar

Baka Kaldım

Sabah Milliyet'in internet sitesinde gördüm. Geçen seneki forma içindeki siyahi oyuncunun kim olduğunu çıkartamadığım bir kaç saniye içerisinde resime baka kaldım. Devre arası bombası olacakmış Demirören'in. Bonservis bedelinin de 3 milyon euro civarında olduğu belirtilmiş.

Aramızdaki Fark


Ruhumuz Yeter - Ne Kopartırsak Kâr

28 Kasım 2009 Cumartesi

Zar Zor

Şu an itibariyle liderin dört puan gerisinde dördüncü sıradayız. Yarın akşam Sivas'tan galibiyetle ayrılırsak puan farkı bire inerken bizde tabloda ikinci sıraya yerleşeceğiz. İki ay önce on iki puan fark vardı, şimdi bire inme şansı var. Şans mı, azim mi nedir desen, herkes bir şey söyler. Geçen sene de bu takım ilk yarıda hep gerilerden geldi, Arap Atı gibi sonradan açılıp ipi göğüsledi sezon sonunda. Bu sene de aynı şeyin olmaması için hiç bir neden yok. Kolay değil lige kötü başlayıp bir anda açılan puan farkını kapatmak. İyi top oynamadan maç kazanmak tavlada olmayacak zarı atıp da oyunu kazanmak gibidir. Trabzon, Fenerbahçe ve Manchester United maçlarında favori olarak gösterilmeyen Beşiktaş, bu üç karşılaşmayı da gol yemeden kazanarak geçmesini bildi. Belki de bu istikrarını sürdürerek ilk yarıyı lider bitirecek.

Kötü günde eksikleri herkes görür, herkes söyler. Ne spor ne de skor yazarı olmadığımıza göre şu anki durumda kendimizce artıları eksileri yazalım. Bir kere şampiyon takım olmanın ve aynı hocanın başta olmasının avantajı var. Her ne kadar şampiyonluk sonrası kontratını yenilemek istemeyen hocanın bu sene için yeterli motivasyonu sağlayamayacağını düşünüyor olsam da şu anki tablo beni haksız çıkartıyor belkide. Erken form tutan takımların düşüşü gözlemlenirken Beşiktaş yeni yeni form tutuyor ve bu formunu kritik maçlarda skora yansıtıyor ama hala takımın forvet oyuncuları yerine diğer bölgelerinde oynayan oyuncular skora katkıda bulunarak, galibiyette pay sahibi oluyor. Defans taş gibi ve Allah muhafaza sakatlık yaşamıyorlar diye düşündüğümüz günlerde İbrahim Toroman'a nazar değdi. Ernst bu takım için çok önemli. O ishal olunca, takım da kabız oluyor (bkz. Wolfsburg maçı). Geri kalan yabancılar için 'kim gitsin?' diye anket yapılsa Ferrari hariç hepsine oy çıkar. Oynanan futbol hangi gözlere hoş hangilerine boş geliyor bilemem ama puanlar üçer üçer haneye yazılırken oynayan oynamayan herkes ucundan tutuyor kalemin. Kazananın haklı olduğu oyunda, Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek kolay değil. Beşiktaş da zaten hep zoru sevmiştir. Şampiyonlar Ligi'ndeki grupta üçüncü olup UEFA Avrupa Ligi'nde devam etmek için 10 gün sonra bu senenin en zor maçına çıkacak. Yoktan var edilen bu şansın biraz da yüzümüze gülümsemesi lazım tabi.

Öte yandan Beşiktaş taraftarının yaratıcılığının yönetime de sıçramasını şaşkınlıkla takip ediyoruz. İngiltere'de elde edilen zafer sonrasında "Yetmez Demirören" ve "Barcelona'ya başkan olsana" şeklinde tezahüratta bulunmuşlar. Öyle görünüyor ki Beşiktaş için maçlar düşeş geliyor ama başkanlık seçiminde hep yek.

26 Kasım 2009 Perşembe


".ike .ike Demirörenci Olacaksınız"

Alkol damarlarımda tur atmayı bir türlü bitiremedi ama kendime geliyorum. "Düşler Tiyatrosu"ndan yavaş yavaş çıkıyorum. Beşiktaş'ın zaferini küçümseyenleri de anlıyorum. Ben de Fenerbahçe'nin 0-1 kazandığı maç için "bala .öte" yorumunu yapanlardandım çünkü. İnsan başına gelince anlıyormuş. Her Avrupa Kupası maçında eve dönüş yolunun ızdırap içindeki havasını önceki postlarda yeterince açıklamış, imza atan yedi ceddine teşekkür etmiştim. Şimdi de "Helal Olsun Lan" coşkusunu göstermek istiyorum.
Tüm bunları düşünürken, maçı izlerken, eve dönerken, buraya yazı yazarken aklımın bir köşesinde de Demirören zebellah gibi duruyor. Mustafa Denizli adına seviniyorum, hayatımda yer alan, tribünde gördüğüm, etrafımda bildiğim, okuduğum aynı duyguları paylaştığım insanlarla aynı şeyden mutluluk duymanın değeri klasik tabirle paha biçilemez. Ama...

Nefes filminde ".... ..... bakkalı" diye yataktan fırlayan asker gibi oluyorum yatağa yatınca, zafer sarhoşluğunu atlatınca. Biliyorum ki biz sevindikçe "Yola geliyorlar" diyecek. Mağdur adamı oynayacak. Ağır ağır konuşacak, küfüre karşıyım diyecek, medya yalakalarını -ki o yalakalar Galatasaray tribünleri kendisine 35 dakika (bknz GS-Netanya) küfür ettiğinde dut yemiş bülbül idiler- peşine takacak. Gün gelecek bu gözler şöyle cümleler de görecek: "Süleyman Seba'dan sonra Demirören'e de ayıp ettiler.", "Allah bunları kahretsin", "Çapulcu bir grup"...
Beşiktaş kazanınca Demirören kalmayı garantileyecek mi? Kongre üyeleri de mi tabelacı?Demirören taraftarla arasının iyi yapma yolunu Beşiktaş'ın galibiyetlerinden geçiriyor ya, Beşiktaş kazandıkça kucağa geliyoruz sanıyor ya, o koyuyor adama. Yukarıdaki başlıkda o hesabın ürünü.

Did We Put?


"Tello'nun ayağı ve maç başladı". Spikerin bu sözleriyle başladı karşılaşma. Kamera santradaki topa zum yapmıştı ve Tello'nun ayağı da o topun üzerindeydi. Dakikalar tam 19:00 olduğunda o ayaktan öyle bir şut çıktı ki hiç kimsenin beklemediği anda 1-0 öne geçirdi bizi. Gün içerisinde 'olur mu ki?' diye içimizden geçirdiğimiz skora erkenden kavuşmuş olmanın şaşkınlığıyla sevincini bir arada yaşadık. Bu dakikadan sonra Fink'le bir kez daha gole yaklaştık ama kavuşamadık. İyi savunma yapıp, oyundan hiç düşmeden sonuna kadar mücadele ederek galibiyeti hak ettik.

Pozisyon yokken golü bulduk, yakaladığımız pozisyonda direğe takıldık ve 1-0 olsun bizim olsun hesabı içerisinde attığımız tek golle üç puanı alıp dönüyoruz İngiltere'den. İlle de maçın adamı seçilecekse sahada öne çıkan isim maçın son anlarındaki kurtarışlarıyla Rüştü'dür derim. Geri kalan herkes eş değer bir mücadele sergiledi. Bobo yerine Batuhan'ı belki biraz daha erken kullanmaya başlasaydık heyecanını sarı karttan ziyade farklı biçimde göstererek pozisyon bulmamızı sağlayabilirdi. Bu sene ilk kez forma giydiği karşılaşmanın bu olması hem onun hem de bizim için sürpriz oldu bence. Bir sürpriz de burnu kırılan İbrahim'in yerine oyuna giren Erhan'ı uzun zaman sonra takımda görmekti.

Sık sık seslerinizi duyduğumuz stattaki kardeşlerimize de teşekkür etmek gerekir. Maç günü BBC'de yayınlanan Çarşı haberlerini okuyan İngilizler bir kez daha kendi gözleriyle görmüş oldular Beşiktaş taraftarını. Şimdi sevinç naralarının dindiği sabahta hesap kitap vakti. Sonuçta dün gecenin bitiminde alınan bu anlamlı galibiyete rağmen hala grupta sonuncu olmamız da işin acı ama gerçek tarafı. Gruptaki en önemli golümüz Tello'nun dün attığı gol kadar, puan kazandırmasa da şansımızı son maça taşımamıza sebep olan, Ekrem'in ayağından gelen Moskova'daki son dakika golüdür. Bir sene önce ligdeki puan tablosunda üçlü averajla UEFA'ya giderken iki hafta sonra bu gruba üçlü averajla veda edebiliriz. Dünkü galibiyetle CSKA maçını anlamlı kıldık, Manchester'ın 4,5 yıllık kendi evinde yenilmeme rekoruna taş koyduk. Koyduk mu? Koyduk.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Fransız Düdüğü

Fransız öpücüğü meşhurdur aslında ama geçmişte bizi bariz şekilde öpen bir Fransız hakem olunca hep çekinmişimdir bizim maçlara atandıklarında. Bundan on beş sene önce Rosenborg maçında topun kale çizgisini bariz bir şekilde geçişi stadın her yerinden görülebilirken Ercan Taner'in tabiriyle o 'kara gömlekli ve kara vicdanlı' vermemişti golü. Sonrasında Kuntz'un kaleye gitmekte olan bir topunun elle kesilmesine de devam kararı vererek turun uçup gitmesine sebep olmuştu. Bu akşam yine bir Fransız hakem düdük çalacak maçta. En son Henry'nin kendi eliyle adını eklemesinden sonra umarım Stephane Laurent Lannoy da dahil olmaz bu antipatik Fransızlar listesine.

Olmaz Olsun Böyle Yayın!

Yayının başında İlker Yasin'in sesini duyunca tüm gün beklediğim maçı izleme şevkim yarı yarıya kırıldı. Ama İbra'sız, Messi'siz Barça öyle bir ilk yarı oynadı ki değil İlker Yasin, maçı Abidin Aydoğdu bile anlatsa yaşadığım futbol orgazmına engel olamazdı.


Asıl değineceğim konu ise; 2. yarı 2-0 mağlup durumdaki İnter çok açılmadı, skora razı gibiydiler. Elbette ki bunun bir sebebi vardı; zira D.Kiev'in son maçta Barça'yı yenemeyeceğini varsaydığımızda şu an için puanları ve averajları eşit olan İnter ve Rubin Kazan, Milano'da da berabere kalırlarsa şu an attığı ve yediği gol Rubin Kazan'dan 1 fazla olan İnter üst tura yükselecek takım oluyor. Ancak bugünkü maçı 2-0 değil de 3-0 kaybetselerdi; Milano'daki maçta beraberlik Rubin'i üst tura yükseltecekti.. Mourinho fantezi yapmamayı tercih etti. Barça da R.Madrid maçı öncesi vitesi düşürünce, İnter istediğini aldı..


İnter'in 2-0 mağlupken ısrarla defans yapmasının nedenini bir maç boyu akıl edemeyip seyirciye söyleyemeyen İlker Yasin'e sevgilerimi sunuyor, NTV'de izleyeceğim Şampiyonlar Ligi maçlarının hayallerini kurup kendim tatmin etmeye çalışıyorum.. Belki birgün..

Bu arada; koydu sağdan araya!