Dün merakla beklenen Galatasaray Genel Kurulu yapıldı. Galatasaray'ın kongresinde yaşananları görünce Beşiktaş kongresi geldi aklıma. Adnan Polat'ın kötü yönetimi ektiğini biçti. Yapılması gerekeni Adnan Polat yapmayınca kongre üyeleri yaptı. Bizim kongre üyelerimiz biraz feyz alsınlar. Yıldırım Demirören'in 20 sandığın 20'sini de aldığı kongre ile dün Adnan Polat'ın tokat yediği kongreyi yanyana koyalım ve 3986 farkı bulalım. Ama bu farklar arasında en dikkati çeken hiç kuşkusuz "satılmamış olmak" olacaktır.
Tayfur Havutçu bu gece kafasını yastığa koyduğunda 9'da 9'un hayalini kuruyordur eminim. Bu kadro güzel bir hayat kadını gibi. Güzel vakit geçirtir, geleceğin olmaz ya, hani sonunu bildiğin halde hayal kurdurtur adama. İşte öyle birşey Beşiktaş kadrosu.
Emirates Stadyumu'nu ziyaret eden arkadaşım gösterdi. Stadyumun dışında Arsenal'in sponsoru muhteşem bir duvar yapmış. Aslına bakarsanız Nike'ın işi kolay. Çünkü hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı yerlerde böylesi güzel işler çıkarmak için kafa patlatmanıza gerek kalmıyor. Dile kolay 1913 yılından 2006 yılına dek hep aynı poz. Trabzonspor için istikrar budur demiştik ya. Halt etmişiz. Beşiktaşımızın pozları çayır çimen, duvarın çeperi... Allah ne verdiyse. Doğaçlama.

İstikrar ne demek diye sorsalar yukarıdaki kadroları ve bugünkü puan durumunu göstermeniz yeterli. Trabzonspor bugün şans eseri şampiyonluk kovalamıyor. Yıllardır birlikte top oynayan takımın temellerini atan Ersun Yanal'dan Şenol Güneş'e uzanan ve takımın kimyasını bozmadan devam eden istikrardır yukarıdaki kadro. Geçen hafta Trabzonspor'a karşı oynayan kadroda 4 isim dışında kimse yok yukarıda. Onların yerine sezon boyunca Cenk, Almeida, Ersan'ı koyarsanız hesap ortada.
Uzun uzun pas yapan, topu bir o tarafa bir bu tarafa çevirirken, rakibi topun peşinden koşturan, bunu yaparken yormayı hedefleyen, rakibe top göstermeyen, kapanmayan ve rakibi kapansa da takımı bir şekilde golleri bulan (!) sistemden bugün itibariyle ayrıldığını görmeyen kalmasın. Schuster bugün ilk kez kendisinin istemediği bir oyun oynattı Beşiktaş'a.
Maçı sonuna kadar izleyebilen kaç kişi vardır bilmiyorum ama inat ettim sonuna kadar izledim. Sinir krizlerine girdim. Ben Beşiktaş'ın 8-0 yenildiği maç da dahil olmak üzere rakibine bu kadar boyun eğdiği bir karşılaşma hatırlamıyorum.
Maç içinde dışında taraftarlar arasında arbede olmaması iyi oldu. Gerçi böyle bir arbedeyi gerektirecek bir gerginlik yoktu. Fenerbahçe ilk 20 dakika bizi boğdu. Maçın ilk kırılma anı direkten dönen toplarıydı bence. Daha sonra Ferrari atılana kadar oyunu domine ettik. Bu kadar yükleneceğimizi ve iyi futbol oynayacağımızı düşünmüyordum işin açığı. Sonrasında kaleciyle karşı karşıya kalan Almeida hayatımızı kararttı. Yani bu adam için "top sol ayağına gelirse sakat bırakıyor" vs deniliyordu. 11 metre kale karşında kaleci, ne bir çalım girişimi ne bir esneklik. Tren gibi dümdüz geldi orta sahadan top sürerek son vuruş yine beceriksizce anlamak mümkün değil. Bu adama ikinci sinirlendiğim konu ise şu; vurdun atamadın doğru mu kardeşim takımın hala atakta ne zaman ofsayttan çıkmayı düşünüyorsun??? Neredeyse 1 dakika sürüyor adamın ofsayt çizgisinin gerisine gelmesi. Sallana sallana beni delirtti yine.
Gelelim Ferrrari'ye... Hakeme diyecek birşey bulamıyorum. Ekrem atılmalıydı, Gökhan atılmalıydı vs vs. Herkes konuşuyor. Ben karşı karşıya Almeida gol atamazken Cüneyt Çakır'a ne söyleyeyim. Ferrari ise tam bir amatör! Yani Lugano'nun nasıl bir adam olduğunu cümle alem biliyor. Tahrik ettiğini, edebileceğini tüm futbolcular bilir çünkü sabıkalıdır. Ama sen buna nasıl bu şekilde karşılık verirsin? Takımın atağı kesmiş top uzaklaşmış ve bu uzaklaşma kontra şeklinde gerçekleşiyor, afedersin ama orada anana sövse ceza sahasında yapmayacaksın o işi! Soyunma odasında mı yaparsın, maç bitiminde mi dalarsın bilemem. Bu takımı satmaktan başka bir şey değil! Aklım almıyor bu kadar basit kaybetmeyi.. Takımın ivmelenmesiyle yakalanan atmosfer bu kadar boğucuyken yapılan bu amatörlük resmen dallamalık! Maç ile ilgili daha ne konuşulabilir bilmiyorum.
Schuster'e tepki gösterilmemesini ikiyüzlülük olarak kabul ediyorum. Beşiktaş taraftarı resmen maç seçiyor! Adam bize beğenmeyen gelmesin dedi, bunun karşılığı maç ne olursa olsun ilk düdükle beraber tepki vermektir. Ama derbi maç diye resmen elini kolunu bağlayıp oturdu taraftar. Zaten galibiyet alınsaydı bunların hepsi unutulup gidecekti. Hiç olmazsa gündemimiz değişmemiş oldu. Bu mağlubiyetin tek katkısı budur bize.
Önümüzdeki günlerde değişiklikler, istifalar, yıkımlar olur mu göreceğiz...
Eskişehirspor taraftarları Rıza Çalımbay'ın kendi takımlarında teknik direktör olduğu dönemde kaybedilen her maç sonrası yaptığı klişe açıklamalarına gönderme yapma amaçlı pankartlar hazırlamışlar. Uzatma dakikalarında gelen galibiyet golüyle de emekleri boşa gitmemiş ve bunları açarak eski hocalarına kendi dilinde sitemlerini göndermeyi başarmışlar.
Üsküdar'dan kalkan motor daha semte yanaşırken kulaklarda çınlamaya başlayacak tezahüratlar. Öznesi Fener, yüklemi ayıp eylemlerle dolu cümlelerin içinde geçtiği besteler. En çok da bas bariton seslerle söylenen üç kelimelik opera! Fener aşağı, Fener yukarı, Fener'e öyle, Fener'e böyle diye diye akşamı edeceğiz Köyiçi'nde. Tüketilecek alkolün hesabını tutabilene aşk olsun.
Dün Fanatik gazetesinde rastladım ilana. Pascal yazarlık, reklam yıldızlığı, dans yarışması derken bir ekmek kapısı daha bulmuş İstanbul'da. Türk adetlerine ters düşen bir hareket (halbuki tam bizlikti bence) yaptı diye apar topar gönderilen adama şimdi gençleri emanet etme mantalitesinin çelişkisine ayrı şaşırdım, Ali Eren'e ayrı... İlanda tek amblem Pascal'ın şortunda ama Beşiktaş JK Futbol Okulu diyor orası da apayrı...
"Beğenmeyen evinde izlesin." İnsanlar resmen birbirine düştü. Dün Kapalı içinde loca ve kapalı üst ile, kapalı çıkışında dışarıda ve Üsküdar'da sarı dolmuşların olduğu yerde iki Beşiktaş taraftar grubu arasında ciddi kavgalar yaşandı. Camia karmakarışık. Herkes gergin, barut gibi. Dokunsan kavga çıkıyor. Hayırlısı ne diyeyim fakat iyiye gitmiyor. Haftasonu tribünün tavrını göreceğiz.
Her türlü sonuca hazırlanmalıyız diye düşünüyorum...
Bugünü tarif etmem imkansız. Bazı kareler hala gözümün önünde, onlardan betimleme yapıp bırakacağım.
1903'ün yazısına yorum yaparken sahaya inme arzumu dile getirdim az önce. Hani atlasam vursam kırsam. İçimdeki şiddeti dizginleyemedim. Sonra aklıma Orhan reyiz geldi. Nostalji yapalım dedim.
İbrahim Üzülmez'in Beşiktaş serüveni daha önce eşi benzeri görülen bir durum değil. Ölümüne nefret edilip, sonrasında çok ama çok sevilmek anlaşılır şey değil. Sebebini açıklamak için de öyle çok ağdalı cümleler kurmak gerekmiyor. Sanırım bu toprakların kanunu bu adamda 11 yılı iki parçaya ayırdı. 8 yıl sevilmedi. 3 yıl çok sevildi. Cahil adamdı, ama içtendi. İçtenliğini görmek sevmek için yeterliydi. Beşiktaş iyi gidiyorsa ondaki güzel yönleri, Beşiktaş kötü gidiyorsa ondaki kötü yönleri görüyorduk. İbrahim Üzülmez dengedeydi. Siyahla beyaz gibiydi. Beşiktaş'ın simgesi sıfatına en çok yakışan İbrahim Üzülmez idi. Değişken adamdı. Bugünkü kadroyu tribüne koysan en az sırıtan adam İbrahim Üzülmez olurdu. Halktan biri gibiydi.
Takır takır top oynamak ne demekse Beşiktaş'ın bu geceki oyunu da o demekti. Bu takımın Ankaragücü'ne yenildiğine inanamıyorum. Hiç haketmediğimiz bir sonuç aldık. Takımın eleştirilebilecek tek tarafı vardı. O da Schuster'in ütopik dünyasında gizli. Beşiktaş'a öyle bir futbol oynatıyor ki kazanmak öncelikli değil. Güzel futbol, rakibe top göstermeme, sürekli ayağa pas, bilinçli futbol oynama azmi... Uzun pas atanın takımdan kesileceği, bir gol olacaksa 35 pas sonrasında kabul görmesi gibi psikopat bir düşünceye hizmet eden bir takım görüntüsü vardı.
Belki aranızda az önce geçen konuşmayı canlı izleyen olmuştur. Sergen'e "Alex gibi Guti de yedi sezon önce Beşiktaş'a gelmiş olsaydı çarşıya heykeli dikilir miydi?" diye sordular. Sergen "Benim heykelim dikilmediğine göre onunkinin dikileceğini hiç zannetmiyorum." dedi.