UEFA Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2015 Perşembe

UEFA Avrupa Ligi ve UEFA Kupası Forma Sponsorları

UEFA Avrupa Ligi'nin sahibi dün gece belli oldu. Geçmişten günümüze takımlarla bu sevinci yaşayan markalar da var. Çoğu zaman o tarihi karelerin de aktörleri arasında yer alıyor markalar. Geçmişe de yolculuk oluyor. Güzel oluyor bu tarz araştırma işleri. Zevk almadığı işi yapmamalı insan. Vaktimiz olsa da futbolun bakir kalan bu tarafıyla daha çok ilgilenebilsek.

Görünce en çok etkilendiğim marka nedense Parmalat ve Mars oldu. Diğerleri pek bir anlam ifade etmedi. Parmalat iki farklı takımla UEFA Kupası ve UEFA Avrupa Ligi'ni alan tek marka. Diğer taraftan da en çok bu kupaya uzanan kendileri olmuş.

1983 yılında kupayı alan Anderlecht'in logosu -yukarıdaki forma Anderlecht'in 1983 yılında kupaya uzandığı forma, forma üzerindeki logo hangi markaya ait anlayamadım- dışında es geçilen bir marka yok. Bilen olursa ona bir adet atkı hediye edeceğim.

Edit: Osman Turan yorum kısmına süzme bilgiyi bırakmış. Çok teşekkürler.


10 Aralık 2014 Çarşamba

Star TV'den HP'ye Kıyak

Bayram değil seyran değil Star TV HP'ye neden kıyak yaptı. Tottenham'ın forma sponsoru AIA... Ama Star TV'nin umurunda mı?

Almış eski formayı koymuş maçın fragman görüntüsüne.

Oysa AIA ne güzel firma. Bak ne güzel işler yapmışlar.

https://www.youtube.com/watch?v=zvsDLc6MOuw

26 Kasım 2014 Çarşamba

Avrupa Ligi 2014-2015 Markaları




























Mevzu UEFA Avrupa Ligi olunca markaların kalibresi de iyiden iyiye azalıyor. Bazı sektörler ortadan kayboluyor. Bunlardan en çarpıcı olanı Teknoloji ve Havacılık. Trabzonspor'un Avrupa Kupalarında forma sponsoru olan Türk Hava Yolları bu kupada yalnız başına kalırken, Feyenoord'un ana sponsoru Philips de teknoloji alanında yalnız kalmış durumda.

Bu kupada formasında sponsoru olmayan takım sayısı da Şampiyonlar Ligi'nden fazla. Paok, Rio Ave, Fiorentina, S.Prag, Rijeka, D.Zagreb, Partizan. Çoğunluğu ülke ekonomileri bozuk olan Doğu Avrupa Balkan takımları.

Bir başka şaşırtcı kısımsa Şans Oyunlarının burada karşımıza çıkması. Hiçbirimizin adını duymadığına emin olduğum bahis siteleri tam 5 takımın ana sponsoru durumunda. Öte yandan bu kupada diğer patlama yapan sektör ise içecek sektörü. Alkollü ve alkolsüz olmak üzere toplam 6 takımla zirveyi ele geçirmiş.

Daha fazlası sizin gözünüze çarpacaktır mutlaka. Yukarıda incelenebilir.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Rehavete Kapılma Saldır Beşiktaş

Bir Avrupa Kupası'nda formalite maçı oynamak (olumlu anlamda) oldukça enteresan. Katılıp da bir türlü çıkamadığımız UEFA gruplarından son maça kalmadan çıkmayı garantilemiş olmak bence başarıdır. Her ne kadar bu başarının yansımasını kendi ligimizde gösterememiş olsak da 2011 için ümitlerimiz yeşilliğini koruyor.

Bugün maç 22:05'de. Evde maçı beklesem uykum gelir o saate kadar. Mesai bitimi semte inip illa ki demleneceğiz. Maçın heyecanı olmasa da bu sene son kez Beşiktaş'ı izleyecek olmanın heyecanı olacak içimizde. Sonuçta bir hazırlık maçı değil, ucunda UEFA'dan ödenecek olan puan başı para da var. Devre arasında yapılacak transferler düşünüldüğünde kazanılacak her kuruşun önemi var. Geçen seneki CL mücadelemizde iddiamız kalmadığında "UEFA'yı s... et saldır Beşiktaş" diye bağırıyorduk son maçta. Bugün rakibimiz Rapid Wien o modda olcak. Bizim beklentimiz ise takımımızın rehavete kapılmadan güzel bir oyunla İnönü'de senenin son maçını izletmesi.

3 Aralık 2010 Cuma

Sofya

Sofya deplasmanındayız. İstanbul'dan ve Trakya'dan ilgi had safhada. Ama bir gerçek var. Kimse Beşiktaş'ın maçı için gelmemiş. Beşiktaş maçı bahane olmuş. Maç bitiminde tribünlerde maçtan sonra disko, otelde kumar var, belinize kuvvet, haydi çocuklar bestesiyle daha maç bitmeden stadyumdan çıkmanın hesapları yapılıyordu.
Maçta yine çok uzak tribünlerden sahada Guti'nin varlığının büyük bir fark yarattığını peşin peşin söyleyebilirim.

Bu blogda çoğu kez bahsettiğimiz Paok taraftarından sonra 90 dakika susmayan CSKA taraftarının aynı etkiyi yaratmadığını söylerken, Balkanların futbol ve tribün konusunda rahatsız olmaları nedeniyle yapılabilecek bir araştırmanın gönüllülerinden biri olacağımın altına şimdiden imza atabilirim.

Öyle organize bir tribün vardı bugün CSKA'da. Sürekli bağırdılar ve ben çok uzaklardan bağırmayan seçmeye çalıştım ama gerçekten bulamadım. Paok'un Türkçe küfürlerinden sonra Türk takımlarına Türkçe küfür etmek konusuna bir çivi de CSKA çaktı. Tribünde ise her zaman ki gibi aynı terane: Zamanında nasıl .iktiysek artık.

Bu arada bizim tribünün sesinin çıkmadığının da altını çizmek lazım. Sebep ise basit yurtdışı deplasmanında beste bilmeyen gurbetçiler.

Allahtan imdadımıza Hakan Altun yetişiyor. Tribünde Hakan Altun'u yakalayan gözler sete çıkıp Amigoluk yapmasını besteliyor. O da kırmıyor tribünleri.

Bu arada maçın bitimiyle beraber tribüne takım çağırılıyor ve yurtdışında olmanın belki de demir perde ülkesinde olmanın rahatlığıyla Che sahneye çıkıyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

"Unutan İyileşir"

Galatasaray maçından sonra kendisine yediği hatalı golle ilgili ne düşündüğü sorulan Cenk Gönen, ünlü düşünür Nietzsche'nin "Unutan iyileşir" sözünü benimsediğini söylemişti. Bernd Schuster de ondan mı etkilendi nedir, bugün pasaportunu unutarak Beşiktaş'ın gruptaki son deplasman maçına gecikmeli gitmesine sebep oldu. Dileriz bu unutkanlığı onun da iyileşmesine yol açar ve Sofya, bu sezonki son Avrupa yolculuğumuz olmamış olur, pasaportuna nice Avrupa şehirleri eklenir...

4 Kasım 2010 Perşembe

Porto-Beşiktaş ve İlker Yasin Klasiği

Beşiktaş’ın forması da rotasyona girmiş. Bazen siyah şort beyaz forma, bazen beyaz forma siyah şort. Rotasyon takım sahaya çıkar çıkmaz kendini belli ediyor. Kadroya bakmaya bile gerek yok.
Benim için ilk hüsran stadyumun dolmamasıydı. Bizim Mersin İ.Y maçındaki halimiz neyse stadyumlarının hali oydu. Beşiktaş’ın böyle maçlara çıkması çok canımı sıkıyor daha maç başlamadan kafamda stadyumdaki çoğunluğun düşüncesi hakim oluyor.
Aslında maça da fena başlamamıştık. Yüksek pas isabeti, Guti’nin klas pasları, Nihat’ın Bobo’yu pozisyona sokması ümitleri yeşerten alametlerdi. Defansta Ersan Gülüm ile İbrahim Toraman’ın doğru yet tutuşunu da eklersek hiç de kötü değildik.
Oyun içerisinde böyle bir süreklilik sağlamak mümkün değil tabii. Bireysel hataların olduğu, pas trafiğinin azaldığı dakikalardan sonra takımın toparlanması nedense uzun zaman alıyor, bazen verimsizlik 90 dakikaya yayılıyor. Beşiktaş’ın 1 ay içerisinde ortaya koyduğu olumsuz futbol ve aldığı kötü sonuçlar takımın özgüveninin üzerine kalın bir çizgi çekmiş. Bunu belirli dakikalar hissetmemek mümkün değil.

Gerisi zaten çorap söküğü gibi geliyor.
Ersan ve İbrahim’in yaptıkları ufak hatalar sonrası paniklemesi, yavaş yavaş orta sahada pas trafiğinin yok oluşu, geriye oynama hastalığının baş göstermesi Beşiktaş’ın golü kalesinde göreceğini sadece televizyonu başındaki bizleri değil emin olun takımı da sarmalamıştı.
Şu Hakan Arıkan için şanssız adam demekten başka bir şey gelmiyor içimden. Başka türlü bir yorum bu adama haksızlık olur. Topa çıkması gereken bir anda çıktı. Rakibinin durup dururken dengesini kaybettiğini de dikkatli gözler yakalayacaktır. Dengesini kaybeden Falcao Hakan’ın müdahalesine yakalandı. Yine çok talihsiz bir gol yedik Porto’dan.
Maç yazısı yazmaktan keyif almıyorum ama tek başına İlker Yasin’i yazmak da istemedi canım. Yine ahkamını kesti, felaket tellallığı yaptı. Gereksiz yorumlarıyla kafayı yedirtti.
Efendim “Schuster neden Necip’i oynatmıyormuş da Aurelio’yu oynatıyormuş.” Haklı olabilir, belki birçoğumuz da böyle düşünüyoruz ama sen kimsin arkadaş. Sanane…
Senin görevin maçı anlatmak. “Bu oyunla puan ya da puanlar alamazmış Beşiktaş.” Senin de çok umurunda Beşiktaş’ın puan alması.
“Az şut çekiyoruz attıklarımız da kaleyi bulmuyor.” Bu yorumu yaparken bir parça üzüntü duyduğundan değil, bu adamın hissiyatını nasıl tarif ederim bilemiyorum. Sürekli yıkım yaşayan negatif insanların hisleriyle anlatmaktan zevk alıyor.
Holosko’nun maça 11’de başlamaması hataymış. Schuster bu hatadan dönmüşmüş. Ulan yatacak yerin yok senin. İnanın Fenerbahçe maçı anlatsa böyle ahkam kesemez, kesse de kablosunu keserler İlker Yasin’in. Dayanamıyorum bu adama.
Yine İlker Yasin’in anlattığı bir maç hatırlıyorum. Romanya’da Steau Bükreş maçı olması lazım. O maçı sanırım Kanal D vermişti. O maçta da çileden çıkmış kanalı arayarak küfür etmiştim. Anlatmasın artık Beşiktaş maçı. Dayanamıyoruz.

Önce Holosko'nun direkten dönen topu, sonrasında karşılıklı çıkan kartlar arasında Nihat'ın yaradana sığınıp Helton'un havasını almasıyla kan basıncı normale dönüyor. Maça da zevk geliyor. Bazen düşündüğüm maçlar 60 dakika olsa 10'a 10 oynansa daha zevkli olurdu fikri baş gösteriyor. Bu maçı izledikçe daha da hak veriyorum kendime. Derken Beşiktaş'ta rakibin 10 kişi kalmasıyla özgüvenini kazanıyor. O sırada da golü buluyor zaten. Maçı alacağımızı işaret eden pozisyonlar buluyoruz. Bir de Bobo'nun hayatının golüne bir direğin şerefsizce engel olmasına kahroluyoruz. Nefis bir dönüş sonrasında orta sahanın biraz önünden attığı enfes şutun yine Helton'un havasını aldıktan sonra acıyıp dışarı çıkmasına inanamıyoruz.

Ersan Gülüm'ün bir sonraki maç yeri garanti. Öyle bir top çıkarıyor ki Yasin Çakmak bile kıskanır. Beşiktaş'ın daha cesur oyunu İlker Yasin'e olan nefretimi biraz dindiriyor. İyi de oluyor, nefret kötü şey:)

1 Ekim 2010 Cuma

Ne Top Geçer Ne Adam


Öyle bir orta sahamız oldu ki, hani 'top geçer adam geçmez' derler ya bizimkinden ikisi de geçemiyor.

Bir Fedakar Bir Bencil


Sen ne kadar fedakarsan

O da o kadar bencil

Beşiktaş'ın oyunun belirli bölümlerinde rakibinin yarı sahasına yerleşmesi ve ölümcül pas trafiği gecenin en dikkat çekici yanıydı. Schuster, "Benim oyun felsefem oyunun rakip alanda oynanmasına dayanır. Bol bol, büyük bir sabırla ayağa pas oynar benim takımım" mesajını çok net veriyor bize.

Mustafa Denizli'nin ne oynadığı belli değil diye eleştirilen takımından bu kadar kısa sürede ne yaptığını bilen takım yaratmak Schuster'in olduğu kadar bu kadar kaliteli isimleri kadroya katan yönetimin de eseri şüphesiz. Bugüne dek tarihin en kötü yönetimi olmayı başaran ve uzun yıllarda bu bayrağı taşıyacak olan yönetimden beklenmeyen bir kadro çıktı işte. Bu da kaderin cilvesi heralde.

Bu arada şu ana kadar her ne kadar en etkili silahlarımız Q7 ile Guti gibi gözükse de hakkını teslim etmek lazım ki Ernst de inanılmaz işler yapmaya devam ediyor. Oynadığı mevkideki başarısının üstüne ekstra işleri de ortaya çıkaran Ernst'i ayakta alkışlıyoruz.

Geçenlerde nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama Beşiktaş tribünlerinin artık sonuç ne olursa olsun umut taşıdığı yazılmıştı. Kesinlikle doğru bir teşhis. Hatta bir adam daha öteye götürerek maçın ilk yarısı sonrasında yazı yazıp bırakmayı, yazıda da bu maçtan beraberlik de çıksa oynanan oyun itibariyle gönül hanemde galibiyeti Beşiktaş'a yazmayı istedim.

Beşiktaş'ın Avrupa Kupalarında bu kadar rahat bir deplasmanını seyretmedim. Rakip de rakip değil diyenler için artık futbolda deplasmanın kolayı olmadığını bir kez daha hatırlatmak lazım. Wien öne geçtikten sonra yaşananlar ise bizim için ibretlik. Rakip mi açıldı biz mi saldırdık ben pek anlayamadım. Ortada aman aman bir oyuncu değişikliği de yok. Herkes yerli yerinde ama Wien savunmasının da yardımıyla çok kolay pozisyonlar bulduk. Bunlardan birçoğunun golle sonuçlanmaması için insanın yüksek bir egosu olması gerekiyordu o da Holosko'da fazlasıyla varmış.

3 pozisyon hatta ofsayt olan pozisyonu da sayarsak 4 pozisyonda kaleyi vurmayı seçen Holosko ne derece zor durumda olduğunu da anlattı bizlere. Kendini göstermek için pozisyona girmenin yetmediğini, bunu golle sonuçlandırmanın esas olduğunu, bizim skor camiamızın tabelacı olduğunu anlamış ama bir noktada hata yapıyor.

O da kendisinin atmasının önemli olmadığı kısmı. Arkadaşına attırmanın Beşiktaş için önemli olduğunu Ernst'in geçen hafta tribünler tarafından çılgınca destek görmesinden anlaması lazım. Velhasıl Holosko zorda. Acil gol atıp kendimi göstermem lazım düşüncesinde.

Gecenin bir diğer kahramanı ise Hakan. Allah yürek vermiş adama. Beşiktaş'ın kalesinde olmanın ne derece önemli olduğunu biliyor. İşini çok severek yapan ve kıymetini bilen bazı yurdum insanıyla aynı DNA'da olması, kriteri yüzeysel olmayan adamlarca değerlendirilirse eğer sıkıntı yaşamayacaktır.

Son olarak İbrahim Üzülmez'e bir paragraf açıp bitirelim. Maçın bazı anlarında komedi tadında ekranda yer aldı. Kah korner olmayan pozisyonda gösterdiği tepkiler, kah ayakkabısını bağlarken rakibin topu kapması. Korner köşesinde topu ararken korner yaptırması, hava topuna çıkıp bir anda yere düşmesi. Bu adama önceleri nefret duyardım. Ne oldu da sevgi besliyorum ben de bilmiyorum. Allah seni bu takımdan eksik etmesin. Saçına kurban.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Formanı Verir Misin?

Maçın ilk kırk beş dakikasının bitiş düdüğü çaldığında Helsinki'nin 8 numaralı oyuncusu Quaresma'nın hemen yanı başındaydı. Düdüğü duyar duymaz dönüp eliyle formasını tutarak Quaresma'nınkini istediğini anlatmaya çalıştı. Maçın sonunda bu isteği gerçekleşti mi bilemiyorum ama en kötü ihtimalle Kartal Yuvası'ndan bir tane ayarlamışlardır ona da.

Yine bir gol bir asistle (asist sayılır) oynayan, attığı golle parmak ısırtıp gol sevinciyle (malzemeci Süreyya'ya koşuşu) gönülleri fetheden Q7'yi ayrı bir yere koymak lazım. Bu hırsı ve istekli oyunu hep sürer inşallah. Zaten maçtan önce söylenen şarkılarda da bu dilek vardı; "Quaresmaaaaa yedi buçuk lira, hep oynasın, hep oynasın..."

Helsinki sıcaktan daha etkilenen takımdı muhtemelen. Özellikle maçın son dakikasında soldan kale sahasına indiğinde topa vuracak mecali kalmayan zencileri. Uzatma dakikalarında ikinci kez soldan gelerek gol şansı yakalamalarına ise Cenk engel oldu. Maç boyu kalesinde bir tehlike yaşamayan Cenk'in bu kurtarışı gollerin gölgesinde kalsa da turun vizesi oldu aslında.

Hilbert sanki son kez şans verilmişçesine oynadı. Golün haricinde de oyuna katkısı yadsınamayacak kadardı. Bir tek İsmail zaman zaman kapalı tribünün homurdanmasına neden oldu takımda. O da 'yapmayın arkadaşlar'cılar sayesinde bastırıldı. Guti hala takım arkadaşlarını tanımaya çalışıyor kesinlikle. Sakinliği güven verirken uzun pasları gözlerimizi okşuyor. Ernst standardında, Tabata ise vasatındaydı dün akşam. Bir frikiği havaya dikti. Güven eksikliği olsa gerek. Defansımız gol yenmediğinden şimdilik sorunsuz gibi gözükse de özellikle soldan gelen akınlar canımızı yakabilirdi. Zapo kornerlerde ileriye çıkışlarında bir de gol bulursa tribünle barışacak sanki.

Skor garantiye alındıktan sonra makaraya dönen tribünlerin iki eksisi oldu gözümde; biri 'Dale Cavese' yapılırken çıkartılan ayakkabılar. İkincisi de "Başkan doğru söyle Robinho nerde?' tezahüratıydı. Son dakikalarda rakiplere yönelik alyehte yapılan tezahüratlara bir şey demiyorum artık, alıştık. Ama yine Fener'e sayarken kalemizde golü görüyorduk az kalsın.

17 Ağustos 2010 Salı

BJK - HJK

On altı sene önce Oktay ve Ertuğrul'un penaltıdan attığı gollerle 2-0 kazandığımız maç önemli bir başarı olarak sayılıyordu.
Bu akşamki maçı 2-0 kazansak normal bir sonuç olarak karşılanacak. Yıllar çok şeyi değiştirirken sadece takımların isimleri aynı kalıyor. Biletlerde T.C. Başbakanlık Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü İstanbul İl Müdürlüğü yazısı ve logosu bulunurken şimdilerde satış hakkını alan özel bir firmanın logosu mevcut. Fiyat o maçta Yeni Açık Tribün için 100.000 TL. Önce YTL girdi hayatımıza sonra sıfırlar atıldı paradan o günden beri. Kupa Galipleri Kupası diye bir şey de kalmadı. Maçtan dört sene sonra Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Beşiktaş Jimnastik Kulübü arasında imzalanan sözleşme ile stat 49 yıllığına kiralanmış ve adı da Beşiktaş İnönü Stadı olarak değiştirilmişti. Bugün stadın adı yeniden değiştirilmek isteniyor...

30 Temmuz 2010 Cuma

Çek Bir Fırt

'Sıkıntı var' deyip duruyor ya Sergen, cidden sıkıntı vardı dünkü maçın ilk yarısında. Avrupa Kupaları'nda jeneriklik goller yeme hastalığı olan takımımız listeye bir yenisini eklerken bu defa defansın da hatası vardı. İlk yarının sadece bu golle geçiştirilmesi Hakan'ın ellerine bakıyordu, o da her kurtarışı sonrasında dönüp dönüp kızgın bir şekilde defansına. Quaresma yarı çelmeye takılıp düşmeseydi eğer bizim daha elemelerde Çek takımına takılıp düşme ihtimalimiz doğabilirdi. Vikingur maçında kaçan penaltının ehemmiyeti yoktu ama dünkü kaçsa fena olurdu açıkçası.


'You'll Never Drink Alone' yazıyordu bir pankartlarında. Artık maç öncesi aldıkları alkolün etkisiyle mi bilinmez maç boyu da susmadan bağırdılar kale arkasındakiler. Bir avuçtular ama nice Avrupa takımlarının tribünlerine taş çıkarttılar bence. Haftaya eski açığa gelir renk katarlar umarım. Tabi öncesinde İstiklal'de kafaları güzelleştirerek.

16 Temmuz 2010 Cuma

Geçelim

Hızlı hızlı geçelim. Temmuz'un sıcağında bırakın top oynamayı, okey oynamak bile sıkıntı. Haydi bizimkiler buralı, garibanlar 10 derece sıcaktan kalkıp geldiler bir de. Sahada rakibi hafife almayarak hazırlık maçı değil, bir eleme maçı oynadığının bilincinde, sürekli saldıran iştahlı bir Beşiktaş görmek hepimizi memnun etti. İlk maçtan işi bitirip gereksiz stres yaşamamak adına net bir skorla ayrılındı sahadan. Hücum oyuncularının bolluğuna karşın pozisyonları gole çevirmek kolay olmasa da Vikingur topu yarı sahasından çıkarmakta başarılı olamadığı için oyun hep onların sahasında geçti. Quaresma ilk maçında oldukça istekli göründü, seyircinin de ricasıyla kullandığı penaltıyı imza törenindeki gibi tribünlere yollasa da notu pek kırılmadı. Onun dışında sahadakiler hep tanıdık yüzlerdi aslında. Aylar sonra Delgado, Guti'ye benzeyen simasıyla Erhan, Beşiktaş'ın çocuğu Nihat Kahveci, hırsından gram kaybetmemiş Nobre, kimseciklere yaranamayan Tabata...

Maçın sonunda Beşiktaş'ı alkışlarla uğurlarken taraftarı alkışlayan Vikingur'a da büyük alkış geldi tribünlerden. Hep bir ağızdan "Vi kin gur! Oley oley oley!" diye bağırılırken etkilendikleri yüzlerinden belliydi. Ne de olsa kendi 2000 kişilik statlarında ortalama 400 seyirciye oynayan bir takım. İstanbul'dan uğurlanırken "Vikingur bu sene seve seve şampiyon" tezahüratını anlayamamış olasalar da büyük keyif alarak döndükleri kesin. Bir hafta sonra rövanş. Biz de hızlı hızlı bu eleme turlarını geçelim, daha serin havalarda seri galibiyetlere alkış tutalım hep beraber.