23 Aralık 2012 Pazar

Lale



Aslında küfrederek başlamak istiyorum ama şimdi durduk yerde ağzımı bozmayayım. Daha efendi bir biçimde eleştireceğim mecburen. 

Çok oldu buraya yazmayalı. Arkadaşlar da sağ olsunlar dürttüler bir iki satır da sen yaz çok boşladık diye, haklılar yazayım yazmasına da yine sinirden öleceğim!

Uzun zamandır kulübün Beşiktaş'ta açtığı (Şampiyon Kokoreç'in eski binası) Kartal Yuvası'na gitmek istiyordum. Maç günleri oldukça kalabalık oluyordu bir türlü girememiştim, dün müsait bir zamanda gezme imkanı buldum. Beşiktaş'ın içerisine korsan ürünlerin de satışını kesmek için bir Kartal Yuvası açılmalıydı bu girişimi sonuna kadar destekliyorum. Keşke bu bina seçilmeseydi ama herhalde başka yer bulamadılar. Çok dar ve metrekare olarak küçük katlardan oluşan bir mağaza. Aynı katta on tane taraftar olsa alışveriş yapmakta zorlanır. Hiç olmamasından tabi ki iyidir ama keşke daha büyük bir alanda olabilseydi. Şimdinin HSBC binası olan Maçka yokuşunun tam köşesindeki mekan olabilseydi muazzam olurdu. Ama olmamış ne yapalım. Buna da şükür...

Gelelim yukarıdaki fotoğrafın ne anlama geldiğine...

Belki bazı arkadaşlarımız Kartal Yuvaları'ndaki yeni ürünleri görmüştür. Rakiplerin özellikle Fenerbahçe'nin Fenerium'lardaki başarısını hep konuşuruz. Günlük hayatta giyilebilecek ürünleri olduğu için takımımızda da bu tarz ürünler olması gerektiğini burada çok yazdık çizdik. Keza taraftarlarımız da her ortamda bunu belirtirler. Kulübe de bu konu ile ilgili olarak çok talep gidiyordu demek ki günlük hayatta giyilmesi için yeni trikolar ve kıyafetler üretmişler. Bu ürünlerin üzerine de klasik Beşiktaş logosu, kartallı arma veya 1903 yazmak yerine yeni bir logo tasarımı yapalım demişler. 

Buraya kadar sorun yok, bu görüşü ben de destekliyorum.

Gelelim probleme, işte yukarıdaki fotoğraf bu yeni logo!

Allah rızası için söyleyin bunun kartalla uzaktan yakından alakası var mı????
Bildiğin lale ulan bu! 
Neresi kartal neresi kanat?!

Zaten bir işi sonuna kadar götürüp sonunda s.çmak, "sizin yapacağınız işi s.keyim" dedirtmek bize özgü bir olay.

Kartal Yuvası'nda ürünü elime aldım, ne kadar müşteri/taraftar varsa hepsine tek tek sordum bu logo neyi çağrıştırıyor diye hepsi -istisnasız- lale diye cevap verdi. Eminim bir anketör tutsak il il gezsek %90 aynı cevabı alırız sorduğumuz insanlardan. 

Bir tarz yakalayalım diyerek iyi niyetle çalışıyor olabilirler ama sonuç bana göre tam bir fiyasko. Çünkü bunların anlamadığı bir durum var; biz taraftarlar olarak günlük hayatta kullanabileceğimiz ürünlerimiz olsun ama bu ürünlere yine de dışarıdan birisi baktığında Beşiktaş'a ait ürünler olduğunu anlasınlar istiyoruz. Bunun için yaptığınız logoda bu unsuru atlayamazsınız. O zaman hiç logo koymayın kardeşim! Düz siyah, beyaz, gri tonlarını kullanın gelip oradan ihtiyacımıza göre alışveriş yapalım.

Ben şimdi bu ürünü alıp niye giyeyim??
Bunun ne olduğu belli olmuyor ki! 
Benim Beşiktaşlı olduğum belli olmuyor ki!
Benim kulübe destek olmak için Kartal Yuvası'ndan alışveriş yaptığım, hayatımın her anında Beşiktaş'ı yaşamak için bu ürünleri kullandığım belli olmuyor ki!

Bu ürünü kullandığım zaman Beşiktaşlı olduğumu hissedemem ki! 
Ancak 'lale' olduğumu hissederim... 

Arkadaş ben size ne diyeyim!


 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şimdi Bana Kaybolan Puanlarımı Verseler

 

Dondurucu soğukta yine (!) bir Cuma akşamı semtte ve Dolmabahçe'den stada doğru yürürken sarıp sarmalanan insanların simalarını seçmekte zorlandık epey. Senenin son maçının bazı inanışlara göre dünyanın son gününe denk gelmesi de manidar olmuştu. Şirince yerine tribünde olmayı yeğleyen binlerce renktaşımızla beraber haykırıyorduk karlı gökyüzüne; "Bekçisiyiz kopsa kıyamet, siyah-beyaz bize emanet!"

Emanetçi sayısı oldukça az olsa da esas sıkıntı üç tribünden farklı tezahüratların yükselmesi ve gelenlerin destek vermek yerine sanki ısınmak amacıyla bağırıp zıplamasıydı. Sahada da üşümek ve puan kaybetmek istemeyen bir Beşiktaş vardı. Öyle hızlı çıkıyor ki takım, tutabilene aşkolsun. Nitekim ilk gol de hızlı gelişen bir atak sonrasında  fedakar Holosko'nun ayağından geldi. Gecikmeyen ikinci gol devreye avantajlı girmemizi sağlasa da geçmişi bilen kimsenin içi rahat etmiyordu. Neredeyse her maç gol yediğimizi düşününce ikinci yarının neler getireceğini kestirmek de pek kolay değildi.

Takımın mücadelesi, hücumdaki yaratıcılığı tatminkar olsa da golü bulma becerisi yüksek yüzdelerde olan oyuncu sayısının azlığıydı bize sıkıntı yaşatan. Gününde olan veya şansı tutan varsa maçı kazanmamız işten bile değilken, ksımetimiz bağlandı mı olan oluyordu. İkinci yarıda golü aramaya devam ederken geride açıklar vererek önce golü yedik sonra da rakibe net pozisyonlar sunduk defalarca ama her maçta takıma daha çok uyum sağlayan İskoç kaleci McGregor buna müsade etmeyerek yaptığı kurtarışlarla içimizi ısıttı.

Günün sonunda ne kıyamet koptu ne de Beşiktaş zirveden. Bir aylık arada yerinde iki transfer yapılırsa ki bunlardan birinin yüzümüzü güldürecek bir forvet olması şart, bu takım şu haliyle şampiyonluğa oynadığı ligde hiç beklenmedik bir sezonda mutlu sona ulaşabilir. Yüzümüzü güldüren forvet demişken; maçın başında eski dost Bobo da es geçilmedi elbette. İsmini bağırmak bile güzeldi. Bir dönem ekranlarda gözümüzü okşayan forvet olarak tarihe geçen Prosinecki'yi de yakından görmek hoş oldu. Maçın tek nahoşluğu son dakikalarda (belki önce de vardı, benim dikkatimi çekmemişti) kapalı tribünün alt kısmında bir Beşiktaş taraftarının elinde salladığı Shalke amblemli bayraktı. Zaten maçın içinde zaman zaman kulakları çınlatılmıştı. Avrupa'da karşılaşacakları rakibin üzerinden gönderme yapmanın bence bir manası yok ve tribün kültürü açısından da bunun artık basit bir hareket olduğunu düşünüyorum. Hatta ve hatta eğer olaya sadece Beşiktaş milliyetçiliği gibi bir yaklaşımla bakacak olursak bile turu geçmelerini isterim. Maç trafiğinden dolayı ligde önümüz açılır ne güzel.

Halamın bıyıkları şeklinde hesap yapmayı hiç sevmem aslında ama gel de son dakilarda haybeden verilen penaltı, kaçan yüzde yüzlük gol ve yenilen saçma goller sebebiyle giden puanlara yanma.


15 Aralık 2012 Cumartesi

İstemek Yetmiyor Bazen

Maç sonu röportajlarında kaybeden tarafın ağzından sıkça duyduğumuz bir açıklamadır; "Onlar daha çok istediler ve kazandılar". Bu akşam da Beşiktaş için rakibinden daha çok kazanmayı istediği bir maç oldu. Geriden gelerek kazanabileceği bir maçtı ama bir bölümü rakibin üstünlüğüyle geçen bu doksan dakikanın sonucunda puan da alınamayabilirdi. Garip ama Beşiktaş'ın maçları bu sezon neredeyse birbirinin kopyası. Koşuyor, mücadele ediyor, gol buluyor, gol yiyor ve maçı tamamlıyor. Takım Fenerbahçe maçı hariç oynadığı bütün maçları kazanmış olabilirdi. Öyle ki son dakikada yediği veya kaçırdığı goller, puan sıralamasının tepesine konuşlanmasını engelledi. Mücadele ve galibiyeti kovalama isteği, yardımlaşma ve takımdaşlık bilinci Batuhan hariç hepsine işlemiş gibi. Bu da taraftarı memnun ediyor ve üç puan alınamayan maçların sonunda bile o terli formaların içlerindekiler bağırlara basılıyor.

Yarınki derbi maçında kaybedilecek puanların zirvedeki sıralamayı  etkileyeceği haftayı kayıpsız geçmek lazımdı ama olmadı. Çarşamba günü kaybedilen kupa maçının ne takım ne de tribün üzerinde olumsuz bir etki bıraktığı söylenebilir. Aksine senede bir gün izleme şansına sahip Ankaralılar ve armanın peşinden koşanların sahada koşanlara sonuna kadar destek olduğu bir tribün vardı. Takım gibi onlar da çok istediler galibiyet golünü. Soğuğa ve Almeida'nın peşi sıra kaçan gollerine rağmen hedef almadan gönül aldılar maçın sonunda; "Hep böyle oynayın, canımızı verelim!"

İki puan kaybına olan üzüntümüzü bir kenara bırakırsak günün yüzümüzü güldüren ayrıntıları; kaçan her golde tribündekiler kadar yedek kulübesindekilerin de hop oturup hop kalkması, Olcay'ın golünden sonra oynayan oynamayan oyuncuların kucaklaşması, yine Olcay'ın yürekleri ağızlara getiren sakatlık pozisyonundan ciddi bir şey olmadan sıyırmasıydı.

Şu takıma en kralından olmasa da sadrazamın sol tarafından olmayanından bir golcü alınsın, ikinci devre çok isteyip de kazanamadığımız maçları da alır yolumuza devam ederiz.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Sen Ne Güzelsin Ey Premier Lig

İngilizlerin Premier Ligi'ne baktığımızda en etkileyici tribün doluluğu belki onlarda değil ama Sarı Kanaryalar nasıl olduğunu bilememekle birlikte kapasitelerinin de üstünde oynuyorlar. 26 bin 34 kişilik stadyumlarına fazladan 661 kişi alıyorlar. Tabii burada önemli olan sizin doluluğa mı yoksa kalabalığa mı takıldığınız konusu. Eğer kalabalık tribünse Manchester United açık ara önde. Her maç 75 bin kişiye oynamak inanılmaz. Tabii listeye bakınca Liverpool, City, West Ham United gibi takımların altlarda yer alması da şaşırtıcı. Ligin genelinin yüzde 90'ının üzerinde doluluğa oynaması bir başka şaşılacak hadise tabii. Listenin son sırasında yer alan Wigan Athletic evinde West Bromwich Albion ile oynayacak. Maç bileti 22£. Norwich City ise evinde bu hafta Tottenham Hotspur ile oynuyor. Maç bileti 30£. Yani ucuz olması her zaman sayıyı doğrudan belirlemiyor.

Bu arada hayran olunacak bir uygulama daha var Premier Lig'de. 17 yaş altına ve 65 yaş üstüne biletlerde büyük indirim yapıyorlar. Ülkemizde minibüslerin bile yol kenarında yaşlı gördüğünde almadığı bir ülkede böyle bir uygulamayı kulüplerimizden beklemek elbette hayalcilik. Bir ara öğrenciye indirimli bilet yapan kulüpler vardı, evet ama yetmez.


30 Ekim 2012 Salı

Kasımpaşa Deplasmanı ve Oley.com

Uzun süredir ara vermişiz bloga. Böyle uzun aralar verince dönmesi de zor oluyor. İnsanın eli gitmiyor yazmaya. Yazmayınca da sanki her şeye uzak kalmışsın gibi oluyor. Takip ettiğin halde takip etmiyormuşsun gibi. Bayram haftası özellikle Beşiktaş'ın Kasımpaşa deplasmanında tribündeki yerimi alınca hatırladım blogu. Umarım bundan sonra daha çok zaman ayırırım.

Bayramın ikinci günü eşten, akrabadan sıyrılıp maça gitmenin tadı gerçekten başkaymış. Bütün gün dolaşıp dolma, börek yeri gelince kavurma üstüne baklava çay... Saat 17:00'de yola koyuldum. Beşiktaş'ta biraz takılıp Taksim'den Kasımpaşa'ya yürümeye başladık arkadaşımla. Stada geldiğimizde elinde fotoğraf makineleriyle turistler yerin dibindeki stadyumun fotoğrafını çekip amazing gibi kelimeler kurarken ince ince kokular almaya da başlamıştık. Sanırım 5 dakika önce biber gazı sıkılmış. Gözlerimiz yaşardı. Taşlı yoldan stada doğru yürürken yerde çok sayıda Beşiktaşlı, duvarın dibinde babasının sakinleştirmeye çalıştığı küçük çocuklar gibi artık görmekten sıkıldığımız hatta garipsemediğimiz durumlarla karşılaştık. Polisin mecburi istikametinden devam ettik ama aşağıdan büyük bir kalabalık yukarıya doğu yürümeye başlayınca biz de ilk geldiğimiz noktaya doğru tırmanmaya başladık. Polis stada sokmuyor kısacası. Olay çıkmış. Bir polis tek başına herkesin biletini kontrol edip tek tek bırakıyor maça girebilmeleri için.

Velhasıl girdik stada. Zeki Demirkubuz da hemen önümüzdeymiş merdivenlerden oturacağı yeri seçerken meraklısı gelip fotoğraf çektiriyor. Yanına gelenler abi hesap senin mi diye soruyor o da evet benim diyor. Maç başlıyor. Kasımpaşa tribünlerine bakıyorum. Hiçbir sempati barındırmıyor. Bir semt takımı gibi tribünleri yok. Takımları da Metin Diyadin gittikten beri kötü. Bundan faydalanan aç Beşiktaş iki golü buluyor. Bunu da müthiş paslaşmalarla yapıyor. Bir şekilde 3 puanı koyuyoruz cebimize. Devre arası ve maçın sonlarına doğru polisin kontrolü altında torpil atıyor Kasımpaşa taraftarı. Polisin tepkisizliği karşısında şaşkına dönmüyoruz. Biliyoruz nedenini ve neden bu kadar tavizkar olduklarını. Maçın bitimine 2 dakika kala Kasımpaşa'nın maraton tribününden 30 kişilik bir grup koşa koşa dışarı çıkıyor. Dışarıda bir olay olacağını düşünüyoruz. Önce gruptan ayrılmayalım diyoruz sonrasında bir olay çıkarsa biz de yoktan yere karışmayalım diye gruptan ayrılıp Tepebaşı'ndan Taksim'e doğru İstiklal Caddesi'nden yürümeye başlıyoruz.

Taksime ulaştığımızda 30 kişilik bir Kasımpaşalı grup stada doğru İstiklal Caddesi'nden ava çıkmış görünüyor. Allahtan üstümüzde Beşiktaş forması ya da atkısı ya da montu yok. Yoksa iki kişi bunlar iki tokat atar göndeririz diye düşünmeden linç edecekler. Yaş ortalaması çok düşük bu bahsettiğim grubun. hani biraz daha büyük olsalar akılları belli bir noktadan sonra vurmayı kesmeye yetecek. Ama bu ergenler sabaha kadar dövebilir. Hatta öldürebilir diyoruz. Bizi ıska geçen grup arkadan gelen daha kalabalık bir Beşiktaşlı grupla kavgaya tutuşuyor. Çok uzun sürmeyen kavga sonrası çevik kuvvet ve ambulans sesleri eşliğinde Beşiktaş'a doğru yürüyoruz. Sanırım artık bu kolpa kovalamacadan, aptal deplasman olaylarından iyice yılmışım. Hele hele tribünü olmayan, sırf olay çıkarmak için toplanmış çapulcu sürüsü yüzünden deplasmana gitmekten vazgeçiyor insan.

Dün de Fenerbahçe-Antalyaspor maçını izlerken enteresan bir şey takıldı gözüme. Saha kenarı reklam alanlarında Oley.com reklam vermiş. "İddaa Bizim İşimiz" sloganlı reklamları gerçekten çok komik olmuş. TDK'ya göre İddaa diye bir şey yok. Malumunuz üzere bu kelimenin doğru şekli iddia. TDK da İddia'yı şöyle açıklamış: 1. Hukuk Sav, 2. Kendinde olmayan bir yeteneği, bir durumu varmış gibi gösterme. Oley.com'un verdiği reklamda bahsettiği ise en büyük rakibinin adı:) Yani daha rekabet edecek doğru sözün yok.

Edit: İddaa ve oley.com markalari birbirine rakip degildir. Oley.com iddaa oyununu oynatan araci bir yasal bahis sitesidir ve iddaa ana markasi altinda hizmet verir teorik olarak. İddaa'dan gelen yonetmeliklere gore oley.com gibi yasal bahis sirketleri konu hakkinda reklam yaparken "iddaa" kelimesini kullanmak zorundadirlar. (Efe Varol'a teşekkür ederim.)

27 Eylül 2012 Perşembe

Mantar Pano


Yıllardır şikayetçi olduğumuz Kartal Yuvası'nda olumlu gelişmeler gözlemleniyordu son zamanlarda. FEDA tişörtleriyle başlayan kampanyanın peşine günlük hayatta rahatlıka giyilebilecek yeni ürünlerin satışa sunulacağı müjdesi verilmişti. Dün 2012-2013 sezonunda giyeceğimiz formalarla birlikte Kartal Yuvalarının yeni tasarımları olan bu ürünler de tanıtıldı.

Eleştirmek kolay, yermek daha da kolay ama şu fotoğraftaki tişörtü kim beğenerek alır çok merak ediyorum. Mantar panoya post-it yapıştırılmış gibi. Düşünce çok güzel ve manalı olsa da uygulama 'paint terk' dedikleri cinsten.

Diğer ürünler için ayrıntılı inceleme yapma fırsatı bulduktan sonra onlar için de iki kelam yazarım. İlk göz atışta direk gidip almaya karar verdiğim ürün Baba Hakkı'nın Süleyman Seba'yı alnından öptüğü fotoğraflı olan tişörttür.

18 Eylül 2012 Salı

Beşiktaş'ın Hasta Kalbi: Kapalı


Neredeyse tüm basında "Beşiktaş'ın kalbi boş" manşetleri atıldı bu sabah. Tribünü takip eden herkesin çok iyi bildiği bir durum var ki zaten uzun zamandır bu kalp hasta, atmıyor.

90'lı yılların sonunda hatta 2005 yılına kadar Kapalı'yı izlerken gözlerim dolardı. Burada olmalıyım deyip para biriktirmeye uğraşır, olmadığında yine Açık'ın yolunu tutardım. O zamandan bu zamana tribün çok değişti. Gelip geçen tüm yönetimlerin bir yanında bir karşısında olan, garip bir topluluk haline dönüştüler. Ben de dönem dönem bu grubun içinde oldum. Bir iki sezon Kapalı'da olup sonra yine Açık'a geçiyordum. Son yıllarda Kapalı, yaptığı eylemlerle medyada yer bulmaya çalışan, işin şov kısmını ön tarafa çıkartan, işi gücü desibel olmuş bir grup oldu. Çarşı'yı oluşturan büyük ağabeyler tribünden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Afedersiniz ama bacağı b.ktan çıkmamış bebeler sağa sola racon keser oldular. Gruplaşmalar, bedava biletler, farklı çıkarlar ve rant meselesi yüzünden Kapalı'nın eskileri de ya Açık'a gitmekte buldu çareyi ya da maça gelmemekte.

Şimdi bu işin bir de "Açık Tribünler" boyutu var. Kapalı bu davaların, farklı hesapların peşine düşmüşken yıllardır takıma destek veren Açık Tribünler!

"İt kopuk dolu ya orada maç izlenmiyor" laflarıyla, itin g.tüne sokulurlar. Maçta "Kapalı - Kapalı" diye bağırırlar tezahürat yapmak için; sallanmazlar. Karşılık alamayınca yuhalasalar bile yine de Çarşı'yı el üstünde tutar laf söyletmezler. Yağmur çamur her maça gelirler (ki ben Kapalı tribünün kapılarının açıldığı maçta bile, sağanak yağmur olmasına rağmen, o grupların açık tribündeki yerlerinden kalkmadıklarına şahit oldum) gelseler de kıymete binmez. Yönetim kombine fiyatlarında, bilet fiyatlarında hep Kapalı'yı baz alır Açık'takileri dikkate almaz.

Bu liste işte böyle uzar gider...

Gelelim tribün gerçeklerine. İnanmayan gelsin baksın, kendi gözleriyle görsün. Son yıllarda orijinal forma en çok Açık'taki taraftarların üzerinde var, en çok kombineyi de yine Açık taraftarı alıyor. Desteğini kesmeyen, susmayan, bağıran tayfa yine Açık tribünde. Yani destekçi olan, emekçi olan, eziyetin çoğunu çeken, dişinden tırnağından arttırıp maça gelen yine Açık yine Açık.
Ama rahatı bozulunca, bilet bulamayınca Açık'a geçmek zorunda kalan, 'yerlerini Feda ettiler' zırvasıyla basında yer bulan, belki de en az kombine satılan tribün olan yer "Kapalı"!

Kapalı haricindekileri adamdan saymayan, yoklarmış gibi davranan, dün 20.000'e yakın Açık ve Numaralı tribünlerdeki taraftarı görmezden gelen yavşak basına da diyecek bir şey bulamıyorum.

Futbol artık kombine satmadan, taraftar geliri olmadan yürümüyor. Sahanın en güzel yeri maalesef en ucuza da olmuyor. Kapalı'nın bunu anlaması gerek. Herkesin oturduğu koltuğun belli olduğu, kademeli fiyatlandırmanın yapıldığı, makul ölçüde kombine bedelleri olan bir stat yapılmak zorunda. Bu statta bütçemize göre bir bilet alıp takıma destek olmak da bizim görevimiz. Umarım böyle günler göreceğiz. O zaman geldiğinde de kombine bilet almaya ilk koşanlar yine Açık Tribün'ün taraftarları olacak, adım gibi biliyorum.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Bayan (!) Yönetim


Bayan Basketbol Takımı diyorduk eskiden nedendir bilinmez değişti bu ve Kadın Basketbol Takımı oldu. Değişim bununla da kalmadı yapılan yatırımlar ve biraz ilgi alakayla Türkiye'de kadın basketbolcular bu sporda başarıdan başarıya koşmaya başladılar. En son, geçtiğimiz ay milli takımımız Londra Olimpiyatları'nda madalya kovalıyordu. Beşiktaş ise önce erkek basketbolcuları parasını ödemeyerek kovaladı, sonra da kadınları. Sponsor arayışları, yarı sahanın gerisinden atılan üçlükler gibi sonuçsuz, transfer bütçesi asgari ücretle geçinen bir ailenin mutfak masrafı gibi. Hal böyle olunca bizim isimleri yeni, kafa yapıları eskisinden farksız yönetim kurulu 'ellerinin hamuru ile topa dokunmasınlar', masraf olmasın diye kadın basketbol takımını da ligden çekme kararı aldı dün.

'Hoppala!' dedik ama şaşırmadık. Tombala misali torbadan çıkan kararlar gibiydi çünkü yönetimin kararları. Tutarsız, dengesiz ve isabetsiz. Koskoca Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün bütçesi bir yabancı futbolcunun maliyetinden fazla tutmayan kadın basketbol şubesine yetmemişti. 'Kime sordunuz, ne zaman toplandınız da bu karara vardınız?' gibi boşlukta kaybolan sorular sanal alemin sosyal paylaşım sitelerinde ancak hüznümüzü pekiştirir diye düşünüyorduk. Nitekim bu karardan yirmi dört saat geçmeden yeni proje (!) haberi gündeme geldi. Ligden çekilme kararından vazgeçildiğini ve gençlerle beraber yapılacak üç yabancı transferiyle yola devam edileceğini öğrendik. Her kimse sponsor olan Allah razı olsun. Onun tuttuğu altın, bizim kadınların attığı basket olsun.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yarım Porsiyon Çubuklu Alacaktım...

Fotoğraf biraz küçük oldu ama bilmediğiniz şey değil.
5 sezondur "çubuklu forma" diye uyutuluyoruz ya yazayım dedim.
Hadi bir sezon yaptın anladık da arkadaş senin taraftarların çubuklu diye kendini yırtıyor senin bana çıkarttığın formaya bak.
Bu sene de değişiklik olsun diye kırmızı alalım bari!
Geçen sene beyaz, ondan önce siyah enine çizgili ıbıdık zıbıdık derken 2003'ün çubuklusuyla dolaşıyoruz hala...
Yapsana şunu tam çubuklu adam akıllı amk!

Süper Lig'in Sponsorları 2012-2013


Bu sene de pek çok takım reklam alanlarını boş bırakmış. Sponsorluk halen markalar için boşa atılmış paralar olarak görülüyor. Hayırseverlikle sponsorluk karıştırılmaya devam ediyor. Üstelik yeni kanunla birlikte sponsorlukların yüzde 100'ü vergiden düşülürken markaların futbola olan ilgisizliği de ayrı bir post konusu.

Yukarıdaki listede takımların sponsorlarını görebilirsiniz. G.Birliği, Sivasspor ve Kayserispor ligde reklam alanları bomboş olan 3 takım olarak gözüküyor. Tamamını dolduran tek takım ise Galatasaray. Ligin isim hakkını alan Spor Toto'nun sadece Orduspor'un göğüs sponsoru olması ise anlaşılır gibi değil. Boşta kalan her takımın göğsünde 4-5 hafta sonra Spor Toto'yu göreceğiz muhtemelen.

Merakla beklenen Kasımpaşa göğsünde Turgay Ciner'in UCZ marketlerinin reklamı ile boy gösterirken kolundaki reklamı göremedim. O yüzden soru işareti koydum. Bilen eden varsa düzelteyim.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Palavra...


Ajda'nın güzel şarkısı'na bir Beşiktaş uyarlaması!!

Herkes biliyordur eminim. Kazanova bir erkek sesi kur yaparken Ajda cevaplar...
Ajda yine aynen cevaplasın ben erkeğimizin kurduğu cümleleri biraz değiştireceğim bakalım güzel olacak mı?


Beşiktaşlı: Kırmızı formayla, beyazı beğenmedim; çubukluyu bekliyorum mutlaka alacağım
Ajda: Aynı sözler söylediğin hep boş sözler
Beşiktaşlı: Geçenlerde Kartal Yuvası'na gittim ürün yoktu (bir daha gideydin amk!)
Ajda: Kolay sözler
Beşiktaşlı: Bu sene neyim var neyim yok Beşiktaş'ın
Ajda: Bu hergünkü sudan sözler boş vaatler
Beşiktaşlı: Kesin alıyorum kombineyi haftaya
Ajda: Artık bitsin sus hiç konuşma, anlamam hiç kendini yorma
Beşiktaşlı: Bir sevda düşün ki senin uğruna
Ajda: Belki tatlı tatlı bu yalanlar
Beşiktaşlı:Yağmurda çamurda arma aşkına
Ajda: Gül kokan rüzgarla nasıl geçermiş gelecek yıllar, yere iner mi gökteki yıldızlar, dinleyemem bunlar hep boş laflar, aşk bitince sözler neye yarar
Beşiktaşlı: Beşiktaş seninle ölmeye geldik!
Ajda:Palavra palavra palavra, hepsi palavra inanmam sana


Şimdi bunu niye yazdım,
Sola dönüyorum aldın mı kombine diye soruyorum, "Samet'i mi izliceeez yeeaaa" diyor yavşak yavşak,
Sağa dönüyorum forma aldın mı diye "102 lira çok pahalı amk ya bu ne be",
Berikine gidiyorum "bu sene bütün imkanlarımı adayacaktım transfer politikaları takımdan soğuttu",
Aşağı iniyorum Feda tshirt'ü? "hacı stora gidiyorum yok (iki kereden fazla gittiyse bu adam beni s.ksinler!)
Yukarı çıkıyorum "UEFA yok bişey yok bu sene ne izliycez ki sanki" geyiği...

Bak ne yazıyor Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük'te 'taraftar: Sporcunun veya sporcuların temsil ettikleri renklere, kulübe veya bayrağa bağlı kimse'. Yani; atmayın arkadaşlar din kardeşiyiz. Arma aşkı demeyin, taraftarız biz demeyin, bir gün değil hergün Beşiktaş demeyin bunlar palavra. Sessizce oturun kenarda bence. Fanatik, Fotomaç.. bilmem ne'nin altına yorum da yazmayın takım şöyle takım böyle diye. Hele o sabah radyo programlarına bağlanıp hiç ahkam kesmeyin.

Kombine satışı ortada, ürünler, formalar, Kartal Yuvası ciroları bakalım nasıl olacak bu sene ama umutsuzum. Karadenizli bir arkadaş bir laf etmişti yıllardır unutmam, "atıma ot vermez s.kime g.t vermez" diye. Sanki böyle bu takımın taraftarı son yıllarda...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Gürkan'la Ersin Kim?

Yahu bunlar beni öldürecek yemin ediyorum.
FEDA tshirt'ü ilk çıktığında bulamadım, bulduğumda da kendime almadım hediye aldım. Kendime sadece atkısını aldım dolayısıyla bu içindeki yazıyı ilk kez fark ediyorum. Okudukça bana saydıran da vardır eminim ama, tshirt'ün içine basılan Gürkan & Ersin nedir? Markası mı? Bilen varsa yazabilir mi?

Markaysa eğer yani bir klişe olan "yok artık ebesinin a.mı Ali Sami" demek istiyorum.

13 Temmuz 2012 Cuma

Kombine Kart vs Asgari Ücret Son 9 yıl



2004-2005 sezonu kombine kart fiyatları

Vip 5000– 1,750
Numaralı 1,200
Kapalı 500 -700
Yeni açık 250
Eski açık 200
2003-2004 sezonu 3. UEFA
2004 yılında asgari ücretli bir Beşiktaş taraftarı 444.150.000 TL kazanıyordu. Bu parasıyla eski açıktan iki kombine alabilir, cebineyse 44.150.000 TL kalırdı. Yeni açık tribününden ise sadece bir adet kombine karta gücü yeterdi.

2005-2006 sezonu kombine kart fiyatları
Vip 6,500-1,305 YTL
Numaralı 1,150 - 810 YTL
Kapalı 800-495 YTL
Yeni açık 200 YTL 180 YTL
Eski Açık 150 – 135 YTL
2004-2005 sezonu 4. UEFA
2005 yılında ise asgari ücretli Beşiktaş taraftarı 488,80 TL kazanıyordu. Bir önceki yıla göre alım gücü artmış. Üç eski açık alabilir duruma ulaşmıştı. Geçen sene bir adet alabildiği yeni açık tribününden ise bu sene iki adet alabiliyordu.

2006-2007 sezonu kombine kart fiyatları
Vip 900-4500 YTL
Numaralı 1125-630
Kapalı 630-450
Yeni Açık 135
Eski Açık 90
2005-2006 sezonu 3. UEFA
2006 yılında ise ilk kez kapalı tribün kombinesi alacak güce ulaşan asgari ücret sahibi Beşiktaş'lı bir düzine ve fazlası eski açık ve yeni açık kombinesi alabiliyordu. Çünkü asgari ücreti 531 TL.

2007-2008 sezonu kombine kart fiyatları
Vip 6.000-1.500
Numaralı 1.750-1.250
Kapalı 900-700
Yeni Açık 300
Eski Açık 250
2006-2007 sezonu 2. Şampiyonlar Ligi
2007 yılında Şampiyonlar Ligi'nin etkisiyle 562 TL kazanan asgari ücretlimiz iki eski açık ve bir yeni açık tribün kombinesi kadar kazanırken, kapalı tribün kombinesi alacak gücünü kaybetti.

2008-2009 sezonu kombine kart fiyatları
Vip 6.500- 1800 YTL
Numaralı 2,100- 1.550 YTL
Kapalı 1.200- 975 YTL
Yeni Açık 400 YTL
Eski Açık 350 YTL
2007-2008 sezonu 3. UEFA
2008 yılında ise yine iki eski açık ve bir yeni açık alacak kadar asgari ücret alan Beşiktaşlı'nın kapalı tribünle arasındaki uçurum ilk kez bu kadar yükseldi. 2008 yılında asgari ücret 608,40 TL idi.

2009-2010 sezonu kombine kart fiyatları
Vıp 6.900-2.500 TL
Numaralı 2.500-1.900 TL
Kapalı Üst 1.400 TL
Kapalı Alt 1.150 TL
Yeni Açık 600 TL
Eski Açık 500 TL
2008-2009 sezonu şampiyonu Şampiyonlar Ligi
2009 yılında ise 666 tl kazanan asgari ücretli alım gücünü hızla yitirerek bir eski açık ya da bir yeni açık kombinesi alabilecek fiyatlarla kafa kafaya çıkıyordu.

2010-2011 sezonu kombine kart fiyatları
Vıp 7.500-2.750 TL
Numaralı 2.750-2.100 TL
Kapalı Üst: 1600 TL
Kapalı Alt: 1.350 TL
Yeni Açık: 700 TL
Eski Açık: 550 TL
2009-2010 sezonu Avrupa Ligi
2010 yılında da durum değişmedi yine fiyatlar kafa kafaya. Asgari ücret 729 TL. Bu da bir eski açık ya da bir yeni açık demek.

2011-2012 sezonu kombine kart fiyatları
Vıp:8.250-3.100 TL
Numaralı: 3.100-2.500 TL
Kapalı Üst 2.000 TL
Kapalı Alt 1.800 TL
Yeni Açık 900 TL
Eski Açık 700 TL
2010-2011 sezonu Avrupa Ligi
Asgari ücret 837 TL. Yalnızca eski açık alabiliyor. Yeni açık için ek iş yapmak lazım. Evet evet halkın takımı Beşiktaş!

2012-2013 sezonu kombine kart fiyatlarıVıp: 7.000-2.500 TL
Numaralı: 2.500-2.250
Kapalı Üst: 2.250
Kapalı Alt: 2.000
Yeni Açık: 600
Eski Açık: 500
2011-2012 sezonu Avrupa Yok
Ve Bugün. Asgari ücret 886 TL. Eski Açık ve Yeni Açık alabilecek kadar kazanıyor. Fakat burada bir dakika durup geriye dönük de değerlendirme yapmak gerekiyor. Bu değerlendirmeler brüt üzerinden yapılmış değerlendirmeler. Bugün asgari ücretli bir çalışanın eline geçen para 701 TL.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Adım Garavel Bul Beni!


Şimdi, biraz sövmeli saymalı bir yazı olacak baştan söyleyeyim.

G.O.R.A. filminden hatırlarsınız yukarıdaki sahneyi.
Bayılırım.

"Aradığın güç içinde, bul beni!". Buna Arif'in verdiği cevap hayatımda unutmayacağım anlardan,
"He içinde, anca ışınla çık amk. Bi yardım mardım yok!"

Bunu niye yazdım?
Buradaki Garavel Usta şanıyla övünen büyük Beşiktaş taraftarı. Arif de Beşiktaş yönetimi.

Takımın hali ortada, yönetime, hocaya, izlenen yola sövmeyen, dil uzatmayan adam kalmamış sosyal medyada. Beşiktaş taraftarının farklılığıyla övünürdüm yıllarca ama son 3-4 senede o farklılık kendini sıradanlığın ötesinde bir hale bıraktı. Klasik Türk vatandaşı haline geldi taraftarımız. Herkesin her konuda bir fikri var, dil pabuç kadar. Takıma iki gram faydası olmayan tonla adam klavye başında şövalyelik yapıyor. Bu adamların çoğu ne maça gelir, ne ürün alır ne de doğru dürüst Beşiktaş'ı destekler. Alttan alttan da gaz veriyor "aradığın güç içinde" diye...

Darılmayın kardeşler ama çoğunuz iyi gün dostusunuz. Kusura bakmayın ama bir kısmınız da gerçekten yavşaksınız. O bir kısım özellikle FEDA tshirt'ünün sahtesini basanlara prim veren o ürünün bile korsanını alanlar. Biz de bu adamlarla el ele verip kulübün mali yapısını düzelteceğiz feraha çıkartacağız öyle mi? Ölme eşeğim ölme.

Kombine almamak için, ürün almamak için, destek olmamak için herkesin mutlaka geçerli bir bahanesi var. Param yok der Iphone 4S kullanır, Marlboro içer, ota boka para harcar. Kimsenin özel zevkine söyleyecek lafım yok. Al arkadaşım para senin ama bari atıp tutma, maval okuma bana. İki nefes az çeksen, iki şişe az içsen yılda en az 200 - 300 TL para bırakırsın Kartal Yuvası'na ama mesele para değil. Mesele gerçekten gönlünden geçmemesi. Yapacak adam zaten yapıyor güzel kardeşim.

Bu sene göreceğiz kombine satışını. Eğer ben bu takımın taraftarını biraz tanıyorsam kombine bilet satışı rakamlarını şimdiden yazıyorum. Yönetim fiyatları aşırı düşürmezse geçen seneki fiyatlarla aynı kalırsa eğer bu sene 10.000'den fazla kombine satılacağına inanmıyorum. Bir de elemanlar kalmış Galatasaray'a giydiriyor "oynamamızı istemiyorlar" orada diye. 3.500 kombine satıldı geçen sene kalkmış 45 - 50 bin kişilik yere göz dikiyorsun. Hangi g.tüne güvenerek bana onu izah eder misin ey Twitter'dan Facebook'tan sallayan Büyük Beşiktaş Taraftarı?!

Burada kulak misafiri olduğum sohbetlerdeki insanları, sosyal medyada boş boş konuşan adamların laflarını yazsam yazı bitmez, bitse de RTÜK blogu kapatır.

Basketbol maçı serisinde yazmıştım FEDA'nın gazı bir ay sürer diye. Durum ortada.

Yönetime kızma kardeşim. Kendine kız. Bu hale gelen Beşiktaş'ta senin de benim de payımız var.

Bu sene destek olma senesi. Cebindeki 10 kuruşun 2 sini Beşiktaş'a verme senesi. Elinden geliyorsa yap lütfen. Yok gelmiyorsa, durumun yoksa; sadece bir kaşkol alacak paran varsa onun da korsanını alma Allah aşkına. 5 TL'mi var paran? Git anahtarlık al Kartal Yuvası'ndan korsana para verme. Alabiliyorsan forma al, kombine al, bayrak al, kulübe üye ol. Ama samimi ol. Yapacak gücün varsa yap. Yoksa sahtesine de özenme. Bırak böylece kalsın, elinden gelen destek olsun, sen gönülden destekle. Senin başımızın üstünde yerin var, üzülme kardeşim.

Sana gelince; hem alacak gücün var, hem imkanın var. Ağzın boş durmuyor yaparım ederim deyip sallıyorsun ama yumurta göte dayanınca kombine almıyorsun, forma almıyorsun ya da korsanını alıyorsun. Evet senden bahsediyorum; gölge etmeyin yeter amk.

Daha yazmayacağım asabım bozuldu sıcakta.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Bir Samet Aybaba Almanağı

Samet Aybaba'nın 1992-1993 yılından en son çalıştığı 2010-2011sezonunda çalıştırdığı Bucaspor'a kadar Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor ile mücadelelerin tablosunu yukarıda bulabilirsiniz. En farklı mağlubiyetini 1999-2000 sezonunda Vanspor ve Gençlerbirliği takımlarıyla yaşayan Samet Aybaba     6-0'lık skorlarla hezimet yaşamış. En başarılı olduğu büyük takım Beşiktaş olurken en başarısızı ise Galatasaray olmuş. Kırmızılar aldığı mağlubiyetleri, maviler aldığı beraberlikleri, yeşiller ise aldığı galibiyetleri gösteriyor. Daha detaylı liste ise aşağıda.
 
Bugüne dek çalıştırdığı takımlarda çalıştığı futbolculardan çok hangi oyuncuları transfer ettiğine baktığımızda ise 1992-1993 sezonundan 2003-2004 yılına dek yaptığı transferlere aşağıda ulaşabilirsiniz. Hani bazı teknik adamlar vardır. Gittiği her yere adamını da götürür. Samet Aybaba için Coulibaly bu isimlerden biri olmuş. Diğer dikkat çeken şey ise her kıtadan oyuncu transfer etmesi olmuş. 2003-2004 sezonundan günümüze kadar çıkartmak daha kolay olsa da sabrım kalmadığı için Trabzonspor'da kestim. Aşağıda bu listeyi bulabilirsiniz.
 
Ve en nihayetinde Samet Aybaba'nın tüm zamanlarda hangi sezon aldığı takımı hangi noktada bıraktığı ve aldığı en başarılı ve en başarısız sezonları ve daha fazlasını da aşağıda bulabilirsiniz. Bir Samet Aybaba almanağı oluşturduğuma inanamıyorum ama Beşiktaş'ın teknik direktörü olmayı bir şekilde elde ettiği için bu özel ilgiyi hakediyor.
Tüm tabloların üzerine tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz. Bazı sezonlar takımların isimleri iki kere yazıyor. Aldığında takımın puan durumundaki yeri ve bitirdiğinde puan durumundaki yerini detaylı bir şekilde bulabilirsiniz.

23 Haziran 2012 Cumartesi

İspanya - Fransa: 2-0




















Sergio, Xavi ve Alonso ile oyle kapanip acilan bir orta saha var ki hayranlik duymamak elde degil. Kanatlarda ise Iniesta ve Silva Ispanya'nin nereden ve nasil gelecegini anlamanizi zorlastiriyor. Ispanya Italya ve Fransa'yi ezdi. Bu da elde ettikleri unvaninin ne kadar hakli oldugunu da gosteriyor.

Italya kapanarak Ispanya'yi durdurdu. Ama bunu sadece kapanarak yapmadi. Akilli hucum ve orta sahada kaptiklari topla becerdiler. Fransa Italya kadar dik duramiyor sahada. Savunmada en ufak hatanin golu getirecegini Ispanya'nin bunu affetmeyecegi gercegiyle cok erken yuzlestiler. Ispanya bilgisayar oyununda hile bulmus liseli ergenin kontrolundeki takim gibi.

Ispanya mac boyunca kontrolu elinde tuttu. Rakibinin uzerine gitmedigi anlarda rolantiye aldi. Ikinci yarida da Ispanya oyunu kendi kontrolunde tuttu. Rakibi yenik durumda olsa da baski yemedi.

Fransa ilk buyuk tehlikesini 61. Dakikada yakaladi ve sonrasinda daha izlenir bir hal alır mı diye düşündük ama mevzu bahis İspanya olunca hayal oldu. İspanya güle oynaya yarı finalde

Almanya - Yunanistan: 4 - 2





Maradona'nın dediği gibi 300 Spartali 10 bin Persliye karsi koyduysa 11 Yunan 11 Alman'a pekala karsi koyar. Futbol gunumuzun en adilane savasi oldugundan olsa gerek boyle bir aciklama yapmis Maradona. Sanirim Herkes "Bir surpriz olur mu?" acaba diye izledi maci. Yunanistan mucadelenin Almanya disiplinin simgesi olmus.  Bu tarafıyla bakıldığında da hayli ilgi çekici bir maç olacağı belliydi. Macin basinda ayaga oynamak isteyen Yunanistan ilk dakikalarda yasadigi top kayiplariyla erkenden havlu atacakti. Daha soruyu gormeden cevaplayan Kelime Oyunu canavari gibi Almanya rakıbıne yari sahayi gecirtmedi. Mac Maradona'nin benzetmesi gibi basladi. 


Almanlar topu tufegi ile kosesine hapsetti ama acamadi. Yunanistan bu turnuvada gormeye cok alistigimiz kapanan cikabilirse gol arayan takimdi. Bunu buraya gelene kadar iki kere yaptilar. Bu kez yapmalarini kimse beklemiyordu. Samaras iyi bir hakeme denk gelseydi 14. dakikada atilmisti. Bu arada buraya yazarken Ersin Duzen ile cakismak da sinir bozucu. Yunanistan sert oynamak ve kapanmak konusunda oldukca basarili. Fakat rakip kaleye gitmekte buyuk sikintilar cekti. Ninis ve Salpingidis gibi cok zayif fizik gucune sahip ileri ucla sans yakalamak zor oluyor tabii.

Almanya 3 kisiyle 8 kisilik Yunanistan cephesini gecmeyi basaracak aksiyonlari bir cok kez yakalasa da degerlendiremedi ve bu Yunanistan'in direncini daha da artirdi. Katsouranis'in Salpingidis'i pozisyona sokarmis gibi attigi pas disinda pozisyonsuz gecti ilk 30 dakika. Gol olmayan Alman baskinlari, kalesine gelme cesareti gosteren kamikaze Yunan oyunculara da cesaret verdi. Almanya rakibini sahaya surdugu kadro acisindan kucumsese de bir an olsun saha icinde gevseme gostermedi. Low'e gore cantada keklik Yunanistan her gecen dakika ekran basindaki futbolseverleri kendisine cekmeyi basardı. Direnen ve kosesine cekilen ama galibiyet almasi beklenen Hollywood filmi senaryosu beklentisi her gecen dakika pekişti. Ya da her raund dayak yiyen boksorun dirilisi gibi. Fakat biraz kalecinin hatasi biraz da Lahm'in cesaretiyle golu buldu Almanya. Ikinci yariya Ninis-Gekas degisikligi ve sag cizgiye Salpingidis'i cekerek baslayan Portekizli hoca Polonya macinin ikinci yarisindaki taktigine dondu. Bu da biraz daha organize ataga cikmalarini sagladi. Bunun karsiligini da Salpingidis'in Samaras'a bıraktığı pasla aldi. Fakat Khedira sirtakiyi kesti. Masal kisa surdu. Klose ise yere yatan Yunanistan'a kalk yerine yat dedi. Almanya finale yururken Maradona simdi baska tarih konusuna calismali.

21 Haziran 2012 Perşembe

Çek Cumhuriyeti - Portekiz: 0 - 1


2008'de son on beş dakikada çeyrek final hayallerini çaldığımız Çek Cumhuriyeti dört sene sonra bu hayallerine kavuşmuş ve karşısında rakip olarak Portekizi bulmuştu.İlk maçında Rusya'ya karşı farklı mağlup olan Çekler sonraki iki karşılaşmasında kağıt üzerinde kendilerinden daha zayıf görünen Yunanistan ve Polonya'yı yenerek grubunu lider tamamlama başarısını gösterdi. Portekiz de ilk maçını Almanlara karşı tek farkla kaybettikten sonra Danimarka ve Hollanda'yı yenip bu zor grubu ikinci bitirerek bu maça çıkıyordu.

Gerek  Ronaldo faktörü gerekse takımdaki diğer yıldız isimler ibreyi Portekize kaydırmıştı maç öncesi.  Çekler'in direnişinin doksan dakikayı aşamayacağı bekleniyordu. Portekiz maça beklendiği gibi başlayamadı. İlk yarıda bütün gol pozisyonlarını onlar bulmuş olsalar da ya defansa ya da direğe takılarak bir türlü öne geçemediler. Maçın daha ilk dakikalarında bile istediği topları alamayan Ronaldo'nun yüzüne yansıyan isyan, turu ne kadar istediklerinin göstergesiydi. 

Geneli sıkıcı geçen ilk yarıdan sonra maçın ikinci yarısı daha hareketliydi. Maça hareket getiren takım Portekiz, oyunu soğutmaya çalışan ve daha çok gol yememeyi amaçlayan takım ise Çek Cumhuriyeti'ydi. İlk yarıda bir topu direkten dönen Ronaldo uzaktan ve altı pastan defalarca yokladığı kaleyi sonunda kafasıyla bulunca maçın bitimine on dakika kala bu sefer Çeklerin yarın final hayallerini çalan o oldu. Kaleye atılan bazı şutların farklı şekilde auta gittiğini görünce de başka türlü olamayacaktı diye düşünüyor insan. Portekiz'in efsane ismi Eusebio dünyanın en iyi futbolcusu olarak Messi'nin ismini telafuz ettiği için Ronaldo kendisine kırgınmış. Aynı Eusebio onun attığı golde Figo ile kucaklaşıyordu. İki kere daha bu kucaklaşmayı yaşatırsa kendisinden özür bile diletebilir.

Portekiz beklenildiği gibi ama beklenildiği şekilde kolay olmadan turu doksan dakikanın sonunda geçti. Klasik Türk basını başlığıyla 'PORTEKİZ OH ÇEKTİ' de diyebiliriz. Bizimkilerden Almeida maça ikinci yarıda dahil olurken şık kafa golü ofsayte takıldı. Yoksa günün kahramanı Ronaldo yerine o olacaktı. Quaresma ise bizim gibi turnuvayı yancı şeklinde izlemeye devam ediyor. Gecenin güzel anlarından biri de eğer yanlış görmediysem maçın sonunda Sivok ile forma değişmesiydi.

Futbol ve Gözyaşı


Euro 2012'den güzel ve bir o kadar da dokunaklı bir fotoğraf karesi. Kadınların ağlaması daha kolay bu hayatta ama sahada ve tribünde çocuk gibi ağlayan erkekler de gördük defalarca. Biz de onlardan biri olduk zaman zaman ve gocunmadık bundan. Çöküp kaldık olduğumuz yere. Stat boşalırken, bir köşede kaldık tek başımıza. Uzanan bir el önce omzumuzu sıvazladı, sonra tutup kaldırdı bizi yerimizden. Ağır adımlarla terk ettik bulunduğumuz tribünü. Bir sonraki maçta sönen gözlerimizin ferinden yeniden umut saçarak koltuğumuzda ayakta dikilmek üzere...

19 Haziran 2012 Salı

İngiltere-Ukrayna: 1-0

Ev sahiplerinden Polonya turnuvaya erkenden veda ederken Ukrayna son maçını kazanarak çeyrek finali görmek istiyordu. İngiltere'ye ise beraberlik kafiydi. Gruptan çıkmak ilk amaç elbette ama bir de diğer grubun birincisi İspanya ile eşleşmemek için galibiyeti kovalamak şarttı. Ada ekibi bunun bilincinde olsa da öncelikle gol yemeden maçı tamamlamanın hesaplarıyla maça başladı. Öyle ki ilk yirmi beş dakikada Ukrayna yedi sekiz kez uzaktan da olsa kaleyi yoklarken, İngiltere'nin tek bir şutu dahi yoktu. İlk iki maçı cezası nedeniyle tribünden izlemek zorunda kalan Rooney'nin ilk on birde başlaması ile skor gücü daha da artan İngilizlerin golü bulması için ikinci yarıyı beklemesi gerekti. Koskoca kırkbeş dakikada adam akıllı bir pozisyona giremediler ama rakibe de kale önünden pozisyon vermediler. Sadece ilk yarının son anlarında Yarmalenko'nun çalımlarla ceza sahasına girdiği ve Parker'ı yere kapaklandırıp secde ettirdiği pozisyonda gole çok yaklaştılar.

İngiltere ikinci yarıya golle başladı. Sağ kanattan  Gerrard'ın ön direğe açtığı ortada top kaleci Pyatov'un büyük hatasıyla  arka direğe sekince Rooney çok rahat bir kafa vuruşuyla ilk maçında golünü atmış oldu. Bu golün şoku Ukrayna'nın yaklaşık on on beş dakika kadar oyundan kopmasına sebep oldu. Aynı süre içerisinde İsveç'in golü geldi ama bu onları için bir anlam taşımıyordu. Bu maçı kazanmaları halinde diğer maçın sonucuna bakmadan çeyrek finale isimlerini yazdıracaklardı.

Son yarım saate girilirken dirilen Ukrayna maça tempo kazandırdı ve üst üste pozisyonlar bulmaya başladı. Önce Milevskiy yakın mesafeden kafa vuruşunu auta gönderdi, bir dakika sonra onun pasında Devic'in şutu kaleye giderken Terry topu çizgi içerisinden çevirmiş gibi görünmesine rağmen hakem oyunu devam ettirdi. Bu pozisyon maçın da kırılma anıydı. Kalan dakikalarda oyuna Shevchenko'yu da alarak sağlı sollu ortalar ve uzaktan çektiği şutlarla beraberliği yakalamaya çalışan Ukrayna'nın çabaları sonuç vermedi ve onlar da Polonya gibi turnuvaya grup maçları sonunda veda eden taraf oldular.

İngilizler'in Rooney'nin takıma katılmasıyla bundan sonraki maçta hücumda daha etkili olacakları kesin. İtalya ile eşleştiler. Almanların finale ulaşacaklarından şüphe duymuyorum. Diğer taraftaki eşlemeler sonrasında da bir İspanya-İngiltere ya da İtalya yarı finali bizi bekliyor bence. Gönlümde yatan final ise İngiltere-Almanya. Bu takım finale kadar gelir mi emin değilim ama turnuvalarda 1-0'lık skorlarla tabiri caizse g.tün g.tün ilerleyen bir Yunanistan örneğini görünce insanın her şeye inanası geliyor.

İsveç - Fransa: 2 - 0




















Fransa yüksek ihtimal çeyrek finale kalacağı bir maça çıkarken, İsveç tribündeki sarı kalabalığa sevinç yaşatmak için sahaya çıktı. Grupta ilk maçlar sonrasında İsveç ile Ukrayna'nın gruptan çıkmak için daha çok şansları olduğunu düşünmüştüm. Biri havlu atarken, diğeri galibiyet almak zorunda. Fransa tecrübesi ile İngiltere alışılmış İngiliz futbolundan kırıntılarla, Ukrayna ise ev sahibi olmanın avantajıyla mücadele ederken İsveç için iyi futbol oynamak ne yazık ki karşılık bulamadı.

Fransa ile İsveç'i karşılaştırdığımızda kadro farkı ilk göze çarpan şey oluyor. Fakat sahada bu farkı net olarak göremedik. Fransa'da Ribery'nin İsveç'te ise Taivonen uygun durumda değerlendiremedikleri pozisyonlar savunmaların hatalarından kaynaklı bir gol izleyeceğimizin ilk sinyalleriydi. Fransa sağda Debuchy solda Ribery ile tehlike yaratırken İsveç klasik kuzey futbol arkaya uzun ve yüksek toplarla pozisyon aradı. Fransa'nın her türlü beraberlikte çıkma ihtimali olması maçın zevksiz geçmesinin en büyük sebebi. İsveç'in prestij maçı kadar asılması daha da sıkıcılaştırdı. Fransa'nın ne yapıp edip maçı kazanması İspanya ile karşılaşmamak için çok önemli. İspanya İtalya'ya kıyasla hayli zor. Fakat Fransızların bunu gözardı eder oyunu beni çok şaşırttı.

İkinci yarıda hareket getiren isim Wilhemson oldu. Köyün delisi gibi girdi ve 3 dakika içerisinde İsveç'e hareketlilik kazandırdı. Fakat İsveç bu maçta ofsayta düşme rekorunu sanırım kırdı. Her duran top organizasyonları ofsaytla sonuçlandı. Bunda da Fransa'nın gerçekten çizgi halinde ofsayt taktiğini kusursuz yapmaları oldu.

İngiltere'den gelen gol sesi Fransızların kulağına gitmiş olacak ki bu kez daha ofansif oynadıklarını görmeye başladık. İspanya ile oynayacak olmak Fransızların isteyeceği en son şey sanırım.

Wilhemson'un hareketliliği bereketi de beraberinde getirdi. Onun yarattığı dalga İbrahimoviç'in turnuvanın en güzel gollerinden birini atmasını sağladı. İsveç taraftarları ellerinde yer alan bayraklarda Thank u Kiev yazısıyla bol bol ekrana gelmişlerdi. Ukrayna için ikinci golü de aramaya başladı İsveç. Fransa ise Ribery ve Benzema'nın ayaklarından çıkacak maharetlere bel bağlamış. Olur da İspanya'nın karşısına böyle çıkarlarsa Fransa'ya utanç içinde dönebilirler. Bisiklete binen astroloji meraklısı Domenech'ten daha iyi oynatmıyor Fransa'yı Blanc.

Fransa Debuchy'nin kanadından bu kadar zor duruma düşürülmeye tepkisiz kaldı. Hiçbir önlem alınmadı Wilhemson'a. Sadece önlem almamakla kalsalar iyi. Oyunda hakimiyeti de hiç ellerine alamadılar. Fransa'nın bu isteksizliğini İspanya diğer grubun 1.'si olsa anlayacağım hatta ayıplayacağım ama gerçekten hiçbir varlık göstermeden 90 dakikayı tamamladılar. İsveç ise yine ilk golün geldiği sağ taraftan göstere göstere ikinci golü attı.

İspanya'nın Fransa karşısında çok zorlanacağını düşünmüyorum. Boşa vakit kaybı da olabilir. Eğer Blanc takımını bu şekilde sahaya sürerse -isteksiz, sistemsiz- mucizeler beklemeli.

İtalya-İrlanda: 2-0


Gözleri Poznan'da kulakları Gdansk'ta idi İtalyanların. Maçı galip bitirseler bile İspanya-Hırvatistan maçı  2-2 sona erdiği takdirde gruptan çıkamamaları gibi bir durum oluşmuştu. Yine de onların bu maça konsantre olduklarının en güzel kanıtı kaleci Buffon'un gözleri kapalı ve inançlı bir şekilde milli marşlarını söylemesiydi. İrlanda ise kaybettiği iki maçın ardından her zamanki gibi büyük çoğunluğunu doldurdukları tribünler önünde bu turnuvadaki son maçına çıkarken coşkuluydu. Sadece bir kez gol sevinci yaşayan İrlandalılara "Yeah!" dedirtecek tehlike daha maçın ilk saniyelerinde geldi ama İtalyan defansı buna şans tanımadı. 

Maçın mutlak favorisi İtalya'ydı. Rakibin stresten uzak, hesapsız ama galibiyeti arzulayan oyunu onların düzenini bozmadı. Topa daha çok onlar sahip olurken, ilk yarıda Cassano'nun kafa vuruşuyla skora da yansıttıkları bu üstünlüğü maçın sonuna kadar korumasını bildiler. 1-0 olsun bizim olsun mantığının cuk oturduğu bir maçta son dakikada Balotelli'nin attığı estetik golle çeyrek final onların, çeyrek hüzün İrlandalıların oldu. Çeyrek diyorum çünkü bu turnuvada şimdiye kadar takdiri hak eden, renk katan bir numaralı  tribün oldular. Hırvatlar gibi meşale yakmadılar belki ama içlerindeki ateş bütün stadı sardı. Hollandalılar gibi büyük bir şok ve hüzünle ülkelerine dönmeyecekleri kesin.

Kağıt üstünde favori görülen ülkelerin ilk iki sırayı aldığı bu grupta sürpriz yapması beklenen İrlanda eleme maçlarındaki başarısını turnuvaya taşıyamadı. İspanya'nın İstanbul'dan beter ve akılları karıştıran pas trafiğinin aksine İrlanda uzun toplarla oynuyordu. İtalya'nın nam salmış defans hattını aşmaya yeterli olmayan bu sistem onlara yine galibiyeti getiremedi ve İtalya zorlanmasına rağmen, üç maçtır kazanamadığı Trapattoni'nin takmına karşı ilk kez galip gelerek çeyrek finali gördü. 

Maçın hakemi Cüneyt Çakır olunca bir kaç kelam da onun için etmek icap ediyor. Açıkçası gittikçe yükselen bir form grafiği sergileyen hakemimiz yine bir maçı alnının akıyla tamamladı. Mimiksiz suratı, yerinde kullandığı kartı ve pozisyonlara hakimiyetiyle maçın gözlemcisinde yüksek bir puan alacağını düşünüyorum.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Hırvatistan - İspanya: 0 - 1



İspanya turnuvada takımların öykündüğü oyun düzenine sahip tek takım. Rakiplerini pas manyağı yapan ve sadece tek oyuncusu -Xavi'nin İrlanda maçında tek başına isabetli pas sayısı- neredeyse rakip takımın pas sayısı kadar rakam elde etme başarısı gösteren İspanya, Hırvatistan karşısında alıştığımız oyun planını sergilemeye çalışıyor. Hırvatistan ise rakibine 90 dakika baskı yapamayacağını 8. dakikada anladı ve engel olunamayacak yarı sahalarına kapanma kabusunu yaşadılar. İspanya karşısında İtalya kadar başarılı olabildiklerini söylemek zor çünkü salon futbolu oynuyor İspanya. Futbolcuların topu ayaklarının altıyla kontrol etmesinden tutunda sürekli yer değiştiren bir takım için salon futbolu benzetmesi gerçekten çok yerinde.İspanya Hırvatistan'a yalnızca ceza sahalarının önünde o da enine pas yapma şansı tanıyor.

Bilic için tek çözüm sanırım takımına uzun oynatmak olacak. Rakibin arkasına yüksek ve uzun top atarak pozisyon aramaktan başka bir gol yolu gözükmüyor Hırvatistan için. Hikmet Karaman maç içinde pas trafiğinin rakibi yorduğundan bahsetti. Fakat ıskalanan şey o pas trafiğini yapabilmek için İspanyolların sürekli yer değiştirdikleriydi. Pası veren yine kendisini boşa çıkartıyor ve kondisyonu zayıf bir takımın da bu şekilde oynaması çok zor.

Grupta İspanya'yı durdurmak için İtalya'nın yaptığı gibi orta sahayı parsellemek ve kalabalık tutmak gerekiyor. Hatta forvet hattının da top rakipteyken orta sahaya destek olduğunu -Balotelli çıktıktan sonra- gördük. İtalya grupta gösterdiği performansla çıkmayı fazlasıyla haketti. Bunda da İspanya karşısındaki performanslarını gösterebiliriz. Hırvatistan da İspanya'ya yenilmemek zorunda.

İspanya için söylenecek tek eksik hızlı hücum yapmayı bilmemeleri. Rakibi az adamla yakaladıklarında set oyunu kadar etkili olamıyorlar. Pıque ve Ramos gibi iki oyuncusu rakip ceza sahasının önünde asist yapmaya çalışırken Hırvatistan'ın ani atak şansı yakalayamamasını da açıklayamıyorum. Nasıl bir tarikat kurdularsa Barcelona'nın bir mezhebi sadece İspanyol Milli Takımı.

Hırvatistan bugün turnuvanın en sağlam takımlarından biri ama onlar da kendi ceza sahalarına 8 kişi doluşmak zorunda kalıyorlar. İspanya'yı belki yenmek mümkün ama onların yaptığını onlara yapabilmek ya da ezmek imkansız.

Hırvatistan ikinci yarıya da yoğun presle başladı. Tribünde de meşaleler her Hırvatistan maçında olduğu gibi yanmaya başladı. İspanyollar Hırvatistan'ın huyunu suyunu bildiğinden onlar da meşale yaktılar. İtalyanların golü bulması Hırvatistan'ı da cesur oynatmaya itti. Hırvatistan için tek avantaj hızlı çıkan İspanyolların set oyunu kadar tehlike yaratmaması. Bunu Hırvatların risk aldıkça arkada verecekleri açıklara istinaden söyledim ama beklendiği derecede risk almadı Hırvatistan. Modric'in yardıma geldiği ve top kapıp hücuma kaldırdığı ataklardan birinde İspanya turnuva dışı kalma ihtimalini ilk kez ensesinde hissetti. Yenecek bir gol İrlanda ile aynı güne uçak bileti demek İspanya için.

İlk yarıya nazaran Hırvatistan ezilen görüntüsünden sıyrıldı ve golü arayan taraf oldu. Bunda golü bulmak zorunda olan takım hüviyeti de etkili. İspanya'nın cesur görüntüye ceza kesecek hızlı ve tehlikeli hücumlarını göremedik. Golü kalesinde görenin eleneceği oyunda İspanya'nın sanki böyle bir ihtimal yokmuş gibi sakin oynaması da inanılmaz bir olay. Hırvatistan'da yıldızlaşan iki oyuncu vardı biri bizden giden Gordon Schidenfeld diğeri Gürcan Bilgiç'in adını duymadığı Modric.

Hırvatistan yenilmeden elenen takım olmamak için çok çabaladı. Uygun pozisyonları da yakaladı ama şans yanlarında değildi. Yedikleri golle birlikte turnuvaya havlu attı Hırvatlar. Hoş bir sada olarak kaldılar.

Portekiz-Hollanda: 2-1

Genelde böyle durumlarda Ronaldo:2  Hollanda:1 şeklinde yazılır skor. Bu akşamki maçı böyle değerlendirmek Portekiz takımında ter döken diğer oyunculara haksızlık olur. Her ne kadar Ronaldo'ya ayrı bir parantez açmak gerekse de Portekiz bir bütün olarak verdiği mücadele ve 0-1'den çevirdiği maç ile gruptan çıkmayı hak eden taraftı. Ronaldo'ya da öyle kullandığı frikiklerden önce açtığı bacak arası kadar değil kocaman bir parantez açmak gerekir. Bire birdeki etkisi, maçın sonlarında bile uzun toplara attığı deparlar, mesafe fark etmeden yaptığı son vuruşlardaki soğukkanlılığı ve kalitesiyle ne kadar ayrıcalıklı bir oyuncu olduğunu her maç gösteriyor. Bu akşam attığı gollerle de dört farklı turnuvada gol atmış oldu.

Hollanda forma tercihiyle karalar bağlamıştı bile. Uzaktan attıkları golle maçta öne geçen taraf olsalar da bu skoru koruyamayarak grupta sıfır çekip bir çok kişiyi şaşırttılar. Sene içinde iki önemli penaltı kaçırarak oynadığı kulübün kazanması muhtemel kupalara uzanamamasına neden olan Roben, olası eleme maçlarında atmak zorunda kalacağı penaltının stresinden kurtulmuş oldu bu sefer. İlk iki maçını kaybetmesine rağmen şansını bu maça taşıyan Hollanda maça hızlı ve hırslı başlamıştı. 'İşte bildiğimiz Hollanda' diyecektik ki gazı kaçmış Fanta gibi kaldılar sahada. Üstelik bu sefer renkleri de tutmuyordu. Ömer Üründül'ün iki üç kelimeyle kısıtlı yorumları hemen herkes gibi beni de bayar ama ikinci yarıda kendisine katıldığım şekilde Hollanda'nın hocasını eleştirdi defalarca. Hızlı forvetlere ve Ronaldo'ya sahip bir rakip karşısında kurduğu defans hattı bu sonuca davetiye çıkarmış oldu. 2-1'den sonra Portekiz iki üç kez çok ciddi pozisyonları gole çeviremeyince  acaba İngiltere'nin yaptığını bu kez Hollanda yapar mı diye geçirdik içimizden. Nitekim Hollanda'nın içi geçmişti sahada. 82. dakikada da yine 'Van Der Vaart' ile uzaktan attıkları bir şut direkten dönünce de iş işten  geçmiş, Hollanda turnuvanın  'Vart!' dediği yere gelmişti.

İki kez çerçeveyi bir kez de direği bulan kaptan Ronaldo dönüş biletini Hollanda'nın cebine sıkıştırmış oldu. Portekiz içinse bilet tarihi açığa alındı. Çeyrek finalde Çeklerle girecekleri mücadelenin bence favorisi onlar. Sonrası belli olmaz. Mendes şimdi ne yapıyordur acaba?

16 Haziran 2012 Cumartesi

Polonya - Çek Cumhuriyeti: 0 - 1


Grup büyük bir sürprizle bitti. Grupta üçüncülükten ötesinin Çek Cumhuriyeti için mümkün olamayacağını söylemiştim. Fakat hesaba Smuda'yı katmamışım. İlk yarıda oynanan oyun büyük şüpheler yarattı Polonya için. Öyle bir ilk yarı izledik ki sanki Çek Cumhuriyeti 2 puan sahibi Polonya ise 3 puanla oynuyor. Smuda galibiyet almak zorunda olan bir takım hüviyeti yaratamadı.

Çek Cumhuriyeti ilk yarıda turnuvadaki en iyi oyununu sergiledi diyebiliriz. Polonya kontrollü oynamaktan alıştığımız hücum organizasyonunu gerçekleştiremedi. İkinci yarıya da Polonya tempo kazandırmak gibi bir derdi olmadan başladı. Sahada daha çok didinen takım 3 puana ihtiyacı olan Polonya olmalı ama bundan eser yok sahada. Üstelik Polonya, tribünlerde muhteşem destek veren taraftarı ve evsahibi olmasından dolayı maçlarına çıkan toleranslı hakemlere rağmen karın ağrıları içinde maçlar oynadı. Çek Cumhuriyeti karşısında da bu görüntüyü değiştiremediler.

Grosicki gibi bir oyuncusu varken oyuna almamak neyin kafasıdır anlamak mümkün değil. İkinci yarıda da rakip kaleye gitmeye çalışan, daha çok top tutan ve fırsat arayan takım Çek Cumhuriyeti oldu. Michel Bilek'i de tebrik etmek lazım. Yaslanan bir takımla sahaya çıkmadığı için övgüyü hakediyor. 60. dakika itibariyle Polonya 10 kişi kalmalıydı. Hakem Wasilevski'nin 55. dakikadaki açık sarı kartı vermedi ya da veremedi. Tüm bu avantajlara rağmen Polonya rakip kalede tur arama şansı dahi yakalayamıyor. Eğer Polonya turu geçerse bunda Tyton'un payı da çok büyük. 3 maçın 2'sinde kaleci şansıyla takımını ipten alıyor. Polonya 71. dakikada yediği gole kadar  şampiyonada kalma hesapları yaptıysa bunda Tyton'un payı yadsınamaz.

Golü yedikten sonra Smuda kendisi için hazırlanacak dar ağacını görmüş olacak ki Brozek ve Adrian'ı oyuna alarak ben elimden geleni yaptım diyecek. Polonya çok büyük bir fırsat kaçırarak turnuvaya veda etti. Bu gece kimse böyle bir sonuç beklemiyordu sanırım. A Grubu muhteşem bir finalle bitti.

Bir hayal kırıkılığı da TRT spikeri için açalım. Çek Cumhuriyeti 1-0 öndeyken 1 gol yeseydi çıkamıyordu. Yunanistan an itibariyle 4 puan, Rusya 4 puanken olası beraberlik 3'lü averajla Çek Cumhuriyeti'ni dışarıda bırakacaktı fakat bu ihtimalden hiç bahsetmedi.

TRT spikeri sıfatına yakışmayacak bilgisizlikle anlatıldı. Yalçın Çetin olmadı, Levent Özçelik anlatsın.

İsveç-İngiltere: 2-3


A Milli Takımımızın olmadığı bir turnuvaya 'Come on England' diyerek bakıyoruz. Futbolun beşiği, bence en kaliteli lige sahip olan İngiltere'nin uzun yıllardır milli takım bazında bir başarı elde edememesinin ayrı bir yazı hatta tez konusu olması gerekir. Tek tek bakıldığında çok kaliteli isimlere sahip bir kadroya sahip olsalar da bir türlü beklenen patlamayı yapamadılar. Bu turnuvanın ilk maçı da gerek oyun gerekse tribün açısından hayal kırıklığıydı. 1988'den sonra tarihinde ikinci kez bu turnuvaya katılan İrlandalılar bir gün önce ağlaya ağlaya değil haykıra haykıra veda ederken, İngilizlerin onlar kadar etkili bir tribün yapamamaları şaşırtıcı.

Bir önceki turnuva geri dönüşlerle akıllarda kalmıştı. Bu turnuvanda geri dönüşlerin olduğu ilk maçı da bu akşam izlemiş olduk. Yağmur sebebiyle daha hemen başında bir saat ara verilen Ukrayna-Fransa maçı sebebiyle İsveç-İngiltere maçı da bir saatlik gecikme ile başladı. Rakibin sarı-lacili forması karşısında klasikleşmiş düz beyazı yerine lacivert ağırlıklı, yakaları açık mavi forması ile Adana Demirspor'u andırarak çıktı İngiltere. Gruptan çıkmak için emek vermeleri gerekiyordu. 'Haydi İngiltere' söylemi 'Haydi artık İngiltere'ye doğru kaymıştı artık. İsveç ise takımın demirbaşı ve gelinbaşı saç modelli İbrahimoviç'in önderliğinde bu zor gruptaki mücadelesini sürdürüyordu.

İlk yarının ortalarına doğru ilk maçtaki gibi yine Gerard'ın ortasına vurulan kafa (Andrew Carroll) ile gelen gol İngilizlerin devreyi 1-0 önde kapatmasını sağladı. İkinci yarıya hücumda daha etkili başlayan İsveç önce Glen Johnson'ın kendi kalesine atmasıyla beraberliği yakaladı, on dakika sonra ise Larsson'un ceza sahasının içerisine kestiği topta, Mellberg kafa vuruşuyla öne geçti. Bu golden hemen sonra James Milner'ın yerine Walcott oyuna dahil oldu ve belki de İngiltere'nin kaderini değiştirdi. Walcott oyuna gireli sadece üç dakika olmuştu ki ceza sahası dışından attığı şut ile beraberlik golünü attı.Skordaki eşitlik iki takımın da işine gelmeyince maçta peş peşe karşılıklı pozisyonlar yaşanmaya başladı. İsveç bu pozisyonlarda gole daha yaklaşan takım olmasına karşın futboldaki  'atamayan atararlar' altın kuralı kendini gösterdi. Walcott'un sağdan yaptığı ortaya kaleye sırtı dönük olmasına rağmen enteresan bir vuruşla golü bulan Welbeck 78. dakikada İngiltereyi yeniden öne geçiren isim oldu. Karşılaşmanın son dakikalarında defans güvenliğini iyice elden bırakan İsveç kalesinde yaşanan tehlikeleri karşı kalede yaşatamayınca, son maçlar oynanmadan turnuvaya veda eden bir diğer takım oldu. İngiltere ise son maça beraberlik için çıkacak.

Bu grubun ilk ikisi C grubunun ilk ikisi ile çapraz eşleşeceği için gruptaki liderlik çekişmesi de ayrı önem taşıyor. C grubunun muhtemel birincisi İspanya ile eşleşmeyi turnuvadaki hiç bir takımın isteyeceğini sanmıyorum. İngiltere yüksek toplar ve kanattan gelen ortalarla golleri bulurken tam aksine İspanya'nın halı saha sıkışıklığındaki alanlarda yaptığı pas tarfiğiyle rakibini bunaltıp goller atıyor. Yine de finale kadar böyle bir eşleşmenin olmasını istemem. 'Come on England' derken, bir yandan da 'Go away Spain' diyoruz yani.

Ukrayna-Fransa: 0-2


Shaktar'ın stadyumunu dolduran on binlerin hep bir ağızdan geri sayması ile gök gürledi ve zaten bir süredir yağan yağmur şiddetini daha da arttırdı. Tribünlerdekiler Bursalılar gibi merdivenden yukarıya doğru kaçışırken başlama düdüğü de gök gürültüsünün karambolüne gitti. Maç fiili olarak başladı başlamasına ama sadece dört dakika oynandıktan sonra Hollandalı hakem eşliğinde iki takım koşar adım soyunma odasının yolunu tuttu. Verilen bir saatlik ara sonrasında yeniden başlayan maç bu özelliğiyle de turnuva tarihinde bir ilk oldu. Esas kafaları kurcalayan da eğer erteleme durumu olsaydı maçın tekrar hangi ara oynanacağıydı. Sıkışık maç takviminde bir yer bulmak epey zor olacaktı.

İlk maçını kazanan Ukrayna ev sahibi olmanın da avantajıyla Fransa engelini aşıp son maça nispeten rahat çıkma hesapları içindeydi. Son iki turnuvada grubunda son sırayı alarak turnuvaya erkenden veda eden Fransa ise aynı sürprizi üçüncü kez yaşamak istemiyordu.Karşılaşma yeniden başladığında muhtemelen oyuncuların konsantrasyonları da bir nebze olsun düşmüştü. İlk yarıya yansıyan bu durum buldukları pozisyonları gole çevirmelerine engel oldu ve devre golsüz eşitlikle sonuçlandı. 

İkinci kırk beş dakikada gole ilk yaklaşan ekip Fransızlar oldu. Kaleciyi geçemeyen Menez, 53. dakikada Benzema'nın pasıyla rakibini geçip ceza alanına girdi ve düzgün bir vuruşla takımını 1-0 öne geçirdi. Bu golden beş dakika sonra ise yine Benzema Yohan Cabaye'yi topla buluşturdu ve fark ikiye çıktı. İkinci gol turnuvanın ev sahibinin oyundan iyice düşmesine neden oldu. Kalan dakikalarda Fransa üçü bulma fırsatlarını teperken Ukrayna'nın ümitleri yağmurla birlikte akıp gitti.

Euro 2008 ve WC 2010'a Fransız kalan takım bu sefer bir üst turu son maça kalmadan garantilemenin rahatlığı içinde. Oynanan futbol onları nereye kadar taşır bilinmez ama şimdilik mutlu mesut bir şekilde "Singing in the rain" şarkısını söyleyen onlar, "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar" diye ağlayan Ukraynalılar.

15 Haziran 2012 Cuma

Bu Sıcakta Hiç Çekilmiyorsunuz



Her sabah radyoda, gün içerisinde internette, akşamları televizyonda... Cep telefonunda, facebookta, twitterda... Akranlarımız hatırlar, eskiden Panço paketlerinin arkasında "evde, işte, arabada istediğin her anda Panço" gibilerinden bir şey yazardı.

Hava sıcaklığı İstanbul için şu saatlerde hissedilen 30 derece. Öğlen bu 33 - 34'e doğru tırmanır. Bana sorsan 50 derece! Bunalmaktan, gerilmekten bıktım usandım. Beşiktaşlı olmak demek sanırım zaten gergin olmak demek. Fakat öyle anlar geliyor ki "kardeşim yeter bu da can" diyesi geliyor insanın.

Geçtiğimiz sezon futbol takımımız oldukça başarısızdı. Elde avuçta hiçbir şey yok. Görmemek için kör olmak gerek. Çünkü Sayın Demirören iş değişikliği yapacağı için var olan işini sallamaz vaziyetteydi. Özel sektör çalışanı arkadaşlarımız bu durumu gayet iyi anlarlar. İş bulmadan iş bırakılmaz hesabı, Demirören'de kariyerinde yeni bir sayfa açmaya çalışıp gerekli kulisleri yaptı. Mülakatları bir bir aştı. Diğer taraftaki işi netleşince de "benden sonrası tufan bana ne amk" zihniyetiyle zaten içine s.çtığı kulübü bir de çözümsüzlük yumağına itmiş oldu.

Şikeydi, mahkemeydi, ibraydı derken lig bitti. Arkasından basketbol takımımızın büyük başarıları ile gazlanarak çok çok kısa süren bir mutluluk bulutu içine girdik. Fakat bu bulut şampiyonluğun ertesi günü itibariyle hızla dağılmaya başladı. Şapkamızı önümüze aldık kara kara düşünmeye başladık.

En büyük soru; "Şimdi ne olacak?"
Bu soruyu kendime ilk kez ilkokul sonlarında 'Süper Baba' dizisi bitince sordum. 'E ne izleyeceğim ben şimdi ne olacak?' diye. Arkasından üniversite bitti, sonra da askerlik. Hep o avare haller: Şimdi ne olacak?

Taraftar olarak şu an durumumuz bu. Basketbolda şampiyon olduk. Alınan iki kupa üstüne oynanan muhteşem bir final serisi ve üçüncü kupa. 37 yıl sonra şampiyon olan bir takım. Bu olay Fenerbahçe'nin Türkiye Kupası'na benzemiyor önemle altını çizmek gerek. Çünkü Beşiktaş'ta basketbol, tüm Türkiye'de olduğu gibi, unutulan bir branştı. Şu an bu seri ve şampiyonluklarla bilmeyenler bu heyecanı tattı, unutanlar tekrar hatırladı. Taraftar basketbola çok daha sıkı sarılacak bir hava yakaladı. Ancak sponsorluk olmazsa, para sıkıntısı olursa takım dağılacak. Millet oyuncuları kapmak için kapımızda yatıp kalkıyor. Bu vahim tabloyu gördükçe insanın içi acıyor.

Futbolda ise ne antrenör var ne başka bir şey. Şimdi de Egemen sorunsalı çıktı. "Gerekirse kulübede oturur" tehditleri savruluyor basındaki haberlere göre. Biz yönetimimizden sorumsuz ve havai tavırlarıyla takımı zedeleyen, katkı sağlamayan başta yabancılara ve yerli oyunculara gerekli dersleri vermesini hatta satarak yolları ayırmasını beklerken, canını dişine takmış insanlara posta koyuyorlar. Devletin vergi kaçıran, milletin paralarını yutanların peşine düşmeyip vatandaşa çullanmasına benziyor.

Ayrıca hala kombine satışları başlamadı. Millet yarıladı satışları kapatacak neredeyse bizim basketbol maçlarını nerede oynayacağımız belli değil. Stat yıkılacak diyorlardı ses yok. Çıldırmamak elde değil.

İşin en acı tarafı da, taraftar gerçekten birlik olmaya hazır. Kulüp için, arması için elini taşın altına koymaya hazır. Ama bu topluluk güzel bir propaganda ile doğru yönetilmedikten sonra neye yarar. Bu hava dağılıp herkes yoluna bakmadan önce bir an evvel silkelenmek gerek.

Derin bir of çekiyorum, akşamına semtte bir duble içsem mi diye hayallere dalıyorum.
Yıllara meydan okuyan tezahüratı tüm camianın affına sığınarak değiştiriyorum;

BİR AKŞAM YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜR BEŞİKTAŞ!