Tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2016 Pazar

Bir Elde Biramız, Bir Elde Rakımız

Sezonun son Beşiktaş maçından eve dönmüştüm. Ligin sona ermesiyle Ağustos ayına kadar hafta sonları evde olacak olmam onu sevindirdiği için yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. O gün maçın kaç kaç bittiğini bile sormamıştı ama şampiyon olmadığımızı biliyordu. Daha Pazartesi gününden Cumartesi-Pazar için planlar yapılmaya başlamışken telefonum çaldı; "Abi maçlar İstanbul'da..."


1997'de üniversite için Eskişehir'e giderken yanımda götürdüklerimden biri de Akmar Pasajı'nın yanındaki Kadıköy Çarşısı'nın en alt katındaki spor mağazalarından birinden aldığım Milan formasıydı. O zamanlar kulüp ürünlerinin satışlarının yapıldığı mağazalar yok. Tuttuğun takımın formasını almak kolay değil. Onun yerine renkleri tutan bir yabancı takımın formasının çakması ile idare ediliyor. Beşiktaş'tan ayrı kalmak koyarken, futbolu ekranlara sığdırmakla kalamayacağım için  yıllarımı geçireceğim şehrin takımının tribünlerine karışacağımı hissederek ben de kırmızı-siyahlı formayı bavula koymuştum.

Yine azınlıktaydık kampüste. Eskişehir'in ayazında boyunlara dolanan siyah-beyazlı atkılardan tanınan Beşiktaşlılara kafamla selam verirken ilk Beşiktaş maçını tesadüfen girdiğim bir kahvede yanyana dizilmiş sandalyeler üzerinde bir elimde çay, diğeriyle sigara dumanından sebep gözlerimden süzülen yaşları sile sile izlemiştim. Çömezdim ve öğrenci mekanını bulamadığım için yerel bir kahvede nüfus kağıdında Eskişehir yazanlarla izliyordum maçı. Yediğimiz bir gol sonrası ağladığımı düşünerek bana dönüp "Üzülme delikanlı, futbol bu. Bak biz nerelere düştük ama yine fırtına gibi eseceğiz ve bir gün döneceğiz bu lige" demişti biri.

Daha sonraları az da olsa Beşiktaşlılarla izleyebileceğim yerleri keşfettim. Daha çok Beşiktaşlı ile tanıştım. Hatta üçüncü sınıfta grup kurarak İstanbul'a ve diğer illere otobüs bile kaldırmaya başlamıştık. Bir yandan Beşiktaş'ı kovalarken, öğrencilik ve maddiyat sebebiyle sürekli gidemediğimden , yeşil çimler ve tribünlere olan  hasretimi dindirmek için de Eskişehir Atatürk Stadı'nda alıyordum soluğu. Kabak çekirdeğimi kendim getirerek, gazete kağıdından şapka yapan amcaların, kıçının altına koyacağı minderi kolunun altında taşıyanların, maç başlayana kadar yanında çocuğunu uyutanların arasında, açık tribünde maçları izlerken gözlerim hep karşı kapalı tribünlerde yer alan bir avuç güruhtaydı. Tüm tezahürat oradan çıkıyor ve kendine özgü besteleriyle fark yaratıyorlardı.

Gel zaman git zaman o güruha ben de dahil oldum. Bir çok arkadaşlık kurdum ve ne sezon açılışlarında pankart bağlamışlığım, ne Kızılcıklı Caddesi'ne bayrak asmalarım kaldı. Beşiktaşlıydım onların arasında ama tribünü seviyorduk hepimiz. Siyahın yanına beyazı koyarken ben, kırmızıydı onların kalplerine giden yollar. Takım çok kötüydü. Maça gelen yoktu. 'Çay parasına bilet' başlığıyla tribüne çağrıda bulunuyordu yerel basın. Belki de işte tam bu zamanda katılıdığım için aralarına en sevdalıları, en delikanlılarıyla tanılmıştım hep. "Arkanızda biz varız, biz taraftarlar. Bitsin artık bu hasret, gelsin başarılar" derken neredeyse Süper Lig'den, bir alt lige, oradan da ikinci lige düşen takım bulunduğu gruptan da aşağılara gidecekti. Gitmedi. Petrolofisi'ni güçlükle yenerek kümede kaldı. Yaşı yeten hangi EsEsli'ye sorsanız Haydar'ın son dakikalarda attığı o günkü golü unutamaz.

Okul biraz geç bittiği için dönem arkadaşlarımı ben uğurlamışken, beni de Eskişehirli bir kardeşim uğurladı terminalden. O şehri, takımını ve tribününü çok sevmiştim. İstanbul'a döndükten sonra da Güngören, Beylerbeyi, Kartal, Maltepe semtlerindeki tribünlerde buluştuk hep onlarla. O dönemki adıyla Bank Asya Ligi'ne çıkışlarıyla da hayaller ümide dönüştü Süper Lig için. İşte o telefon da bu ümidi taşıyanlardan birinin sesiydi. Play-Off maçlarının İstanbul'da olacağını müjdelemek için aramıştı. Yarı final maçı Cuma akşamı Diyarbakır'laydı ve İnönü'deydi.

İşten eve gelip yemeğe oturduk. "Cuma akşamı maça gideceğim" dedim. Anlamsız bir bakışın ardından anlamlı bir soru geldi; "Hani sezon bitmişti?!". Eskişehir'in maçı olduğunu söyleyip detay vermedim. Çünkü her kupa maçına gidişimde şakayla karışık "İnşallah elenirsiniz de bir de hafta içi maçları devam etmez" derdi. Şimdi bunun yarı final olduğunu söylesem koca şehre yazık. Gittik, yedik içtik, hasret giderdik, maçı da aldık döndük eve gecenin bir yarısı. Hanım uyumuştu. Sabah kahvaltısında günü ve yarını planlamaya başlarken ben yine o sihirli cümleyle kesmek zorunda kaldım; "Yarın maça gideceğim"... Anlamsız bakışlara kısa bir sessizlik eşlik ettikten sonra soru da gelmedi peşine. Ben durumu açıklamaya çalıştım; "O yarı finaldi, EsEs kazandı. Yarınki final. Bu sefer gerçekten son" dedikten sonra o sadece "Ne diyeyim ki?" diyebilmişti. Bir kaç dakika sonra farkındalık arttı ve can alıcı soru deldi böğrümü; "Bir dakka, bir dakka... Şimdi bu finalse, bunu kazanınca seneye Fener'le, Galatasaray'la olan maçlarına da mı gideceksin???".

 Gittim. Hayatımda ilk kez İnönü Stadı'nda üç günde iki kere maça gittim. Final maçında yılların pekiştirdiği dostluklar arasında kucaklaşmalarla sevinçlerine ortak oldum. Ertesi senlerdeki Kadıköy ve Samiyen deplasmanlarına gittim. Mezuniyetten altı sene sonra Beşiktaş maçı için Eskişehir'e gittim. Bu Pasolig belası çıkana kadar hep bir vesile ile yer aldım Eskişehirli dostlarımın yanında. Şimdilerde uzaktan bakar olduk. Futbolu masa başından, dev ekranlardan değil, gönülden ve tribünden seven şehirlerin takımlarını Süper Lig'e beklerken, lig sonunda belki de Eskişehir'i tekrar ait olmadığı yere uğurlayacak olmak hiç de kabul edilebilir bir durum değil.


'Eskişehir'de oruç dışında sadece Eskişehirspor tutulur' yazıyordu bir yerde. Ülke genelinde Trabzon ve Eskişehir dışında yaşadığı şehrin takımının taraftar sayısı İstanbul takımlarından çok olan başka bir şehir çıkmamış. Alt liglerde hep Göztepe-Karşıyaka seyirci rekoru konuşulur da EsEs'in Afyon'a çıkartması bilinmez herkes tarafından. Uzak geçmişi başarılar yakın geçmişi sıkıntılarla dolu bu şehrin takımı tekrardan o sıkıntılara düşerek sevenlerini alkole verdirecek mi göreceğiz ama temennimiz keyiften içip şarkılara eşlik etmek, yine onlarla birlikte tabi; "Bir elde biramız, bir elde rakımız, kıyak olacak o gece kafamız".


19 Aralık 2015 Cumartesi

Şampiyon Olsana Yine

Evet şampiyonluklara bağlı değil takıma olan sevgimiz. Bunu hemen hemen her bestenin kıyısında köşesinde dile getirerek tümevarımda 'sevinmek için sevmediğimiz' gerçeğini pekiştiriyoruz. Lafta da kalmıyor bu söylemimiz gerçekten seviyoruz iliklerimize kadar. Yenilince, kaybedince biraz duraksıyoruz ama sonra "Siyah ulan!" diye haykırıyoruz. Beyazı bulana kadar da sevdanın peşinden koşar adım yürüyoruz hep beraber.

Beşiktaş değişik bir takım. Renklerinden midir bilmem, aşkından göğe ulaştırırken, derdinden de yerin dibine sokuyor adamı. Üstünkörü bakıp geçemiyorsun. Ekranın sağ üst köşesinde yazan bir skordan öte alnımıza yazılan bir yazı gibi. Epeydir işler iyi gitmiyordu. Çocukluğumuza denk gelen şampiyonluklar sonrasında uzunca yıllar beklemek zorunda kaldık o kupanın bizimkilerin ellerinde yükselmesi için. Hep biz baktık, ellerin oldu o kupa. Biz de umursamadık; "Bana ne abi, en büyük Beşiktaş!" dedik,çıktık işin içinden. Kaybetmeye de alışmıştık, "Şampiyon olmasan bile, seveceğiz seni yine de", "Ne fark eder Kartal, sen her gün yenilsen", "Sen yenilmişsin umrumda değil ki", "Ömrümüz hep kış oldu, görmedik hiç bahar" besteleri ile sezonu geçirip "Bitmesin dertler" ile final yapıyorduk. Şampiyonluk türküleri bestelenemeden yeni sezona bir başka hasret türküsü ile merhaba diyorduk.

Eskilere çok takılan bir adamım. Yaş geçtikçe daha da takılı kalıyor insan. Dönüp duruyorum hatıralarımda. Ne kaydı var ne kuydu. O zamanlar tribün videoları yok ortalarda dolaşan. Zihnimin kuytu köşelerinde arıyorum her birini. Bir besteyi ezberlemek için radyoya yapışıyor, spikerin sessiz kalması için dua ediyordum. Tam çözemediğim kısmında "orta sahanın rakip yarı alanına bakan diliminde..." diye başlıyordu Ohan Ayhan. Maçlarda 'önce dinle' şeklinde yayılıyordu tezahüratlar ve tekrar izle butonu yok ortada. Kaptın kaptın. İşte o dönemlerde en bilindik ve klasikleşmiş şekliyle "Ne Fener, ne Cim Bom Bom, ne de Trabzon. Bu sene sensin şampiyon" tezahüratı alır götürürdü maçları. İş zora girdi mi "Haydi bastır şanlı Kara Kartal, taraftarın her zaman seninle" diye varlığını hissettirirdi tribün. "Oley! Oley! Haydi haydi gol.." ile coşku verilir, maç giderse anca hakemin bitiş düdüğüyle mağlubiyet kabullenilir ve takım bağırlara basılırdı; "Yenilsen de yensen de taraftarın senle!". Bak onda bile fifty fifty. Kaybetmek ve kazanmak aynı cümle içinde. Bardağın hangi tarafına bakacağını sen seç diyor.

Uzun lafın kısası şampiyonluk yolunda tribünlerin de pozitif enerjiyle sahaya yansıyan bestelere dönmesi gerektiğini düşünüyorum ben. İnanmak başarmanın yarısıdır. Geçen sene dokunacak kadar uzandığımız şampiyonluğu kendi ellerimizle verdik resmen. Bu sene takım daha iyi, daha oturaklı. Ligi koyalım diye diye, kulvarlardan birini de terk ettik. Çifte kupa ile sezonu kapatmamız hiç de sürpriz olmaz. Tıpkı şampiyonluktan koptuğumuz zamanlarda on puan geri düşmemiz gibi. Beşiktaş bu. Ben bu takımın hak ettiğine ve sezon sonunda hak ederek şampiyon olacağına inanıyorum. Varsın olsun bir kenarda beklesin keder. Biz biraz çalıp oynayacağız bu sene. O zaman haydı Beşiktaş; şampiyon olsana yine, seveceğiz seni yine de...

17 Aralık 2014 Çarşamba

Göz Bebeğim İnönü


Tarih 26 Temmuz 1985... Yer İnönü Stadyumu...

Kimsesizleri kimsesi İnönü yine iş başında. KDV denetçisi olmak için 3.000 işsiz oturmuşlar sınav oluyorlar. Tek kelimeyle inanılmaz.

Ertesi gün sınavımın olduğu çok gün oldu orada maç izlerken. Gole sevindikten sonra ertesi günkü sınavın yarattığı burukluk dün gibi. İnsanın burnunun direği sızlıyor.

Ah İnönü Ah...

19 Kasım 2014 Çarşamba

Engelli İzleyici Meselesi

Geçtiğimiz günlerde gündemde sıkça yer bulan gözleri görmeyen oğlunu Beşiktaş'ın maçına götüren amcamız yüreklerimizi burkmuştu hani. O konuyla ilgili İngiltere'de yapılan bir uygulamayı yazmak isterim. Arsenal'in Emirates Stadyumu'nda verdiği hizmet yüreği gerçekten burkulan insanların yapacağı bir şey olsa gerek. Arsenal maçlarına gelen engelliler için simültane maç anlatımı hizmeti veriyor. Harika... Emirates Stadyumu'nda bu hizmet var bizde yok. Hadi onu anlarım. Bizde engelli izleyicilerin maçı takip ettikleri yerden ayakta maç izlenemiyor mesela. Bunu anlamak gerçekten zor. Memlekette taraftar kalmamış sen engelli taraftarların stadyumdaki durumundan bahsediyorsun dediğinizden eminim. Haklısınız.... Her kuşu .iktik bir leylek kaldı.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Hani Dolmabahçe'de Yürürken



Beşiktaş iki sene üst üste şampiyon olmuş, 1991-1992 sezonuna yine şampiyonluk parolası ile başlamıştı. Ben de iki kere Fenerbahçe Stadı'nda izlediğim takımımı ilk kez kendi evinde ve Beşiktaşlıların arasında izlemek istiyordum. Şenol Güneş'in jübilesinde Trabzon tarafında, Ferdinand'ın müthiş golüyle 1-0 kazandığımız maçı ise Fenerlilerin içinde izlemiştim. Babam işte, mahalledeki çocukları götürünce çoğunluk Fenerli diye o tarafa sokmuştu bizi. O dönemler "Abi, amca beni de sokar mısın?" diye yanaşan ufaklıklar çok olurdu. Hatta  babamın velimiz olarak bizi götürdüğü o maçta yanımıza yanaşarak giren veletlerden biri  turnikeyi geçer geçmez Beşiktaş tarafına doğru bir koşu kopartmıştı. Hala bizim tribünlerde midir acaba?

Maç Gençlerbirliği'yleydi ve İstanbul'da o gün inanılmaz bir yağmur vardı. Ne yaptıysam annemi ikna edememiştim. "Kapalı tribüne gideceğim" dediysem de kadıncağızın içi elvermedi ve beni iki hafta sonra oynanacak olan maça göndereceği sözüyle ikna ederek ekran başına yollayıverdi. 1-1 biten maça mı üzüleyim, gidemediğime mi yanayım bilememiştim. O iki hafta hayatımda geçen en uzun iki haftaydı. Rakip bu sefer Samsunspor'du. Erkenden Beşiktaş'a geçmiş tek başıma semtte dolanmış ve köfte kokularını içime çekerek devre arasında evde hazırlanmış emek arası kaşarımı yemek üzere stadın yolunu tutmuştum. O iki haftanın uzunluğu kadardı ağaçlı yol, bitmek bilmedi.

Biletimi alıp kapıya geldiğimde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki Alis Harikalar Diyarı masalındaki kahramandım ve o kapıdan girdikten sonra bir daha hiç çıkmak istemeyeceğimi daha o günden biliyordum. Polis amcalar on dört yaşında bir çocuk olmama rağmen (o zamanlar tribünlerde yaş ortalaması şimdiki gibi değil) aramadan bırakmıyorlar tabi. Elimde tuttuğum poşetten yarıma yakın bir ekmek arasının yanı sıra irice bir elma ve muz çıkmıştı. Utanmadım değil. Muza takılmayan polis elma için yorumda bulunarak "Bu ne lan? Sahaya atsan hakemin kafası yarılır" deyince hart diye ısırmıştım elmayı. "Neden atayım mis gibi elmayı, yerime geçene kadar bitiririm ben bunu" deyip merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Yirmi yılı aşkın çıktım o merdivenleri ve sahanın yeşilliğini her gördüğümde içim içime sığmadı. Kapalının üst katında en önlerde duruyordum tek başıma. Maça daha vakit vardı ve gelenler tokalaşıp öpüşürken geçen diyaloglara kulak kabartıyordum. Sanki ben ilk kez gelmiştim de herkes ev sahibiydi. "Ooo Ahmet Abi nasılsın? Yoktun geçen maç?", "Yazlıktan dönmemiştik be oğlum, gelmez miyim yoksa"... "Dolmayacak herhalde bugün?", "Yedi, sekiz bin anca olur...Eee televizyon veriyor ya."... Derken maça dakikalar kala bir kalabalık girdi tribüne. "Herkes iki sıra yukarı kaysın" diyerek sete ve civarına konuşlandı. Çarşı dedikleri onlar olsa gerek diye düşünmüştüm orta sıralara ilerlerken. 


İlk golü Beşiktaş yedi. Daha ilk maçımda dakka bir gol bir acıyı tattırmıştı Beşiktaş ama peşine beş attık. O zamanlar sıklıkla atabiliyorduk. Metin var, Şifo var, Feyyaz var. Recep bile uzaktan bir gol attı ki TRT arşivinden zor çıkar, benim bellekten çıkmaz. "Gooooollll" diye haykırıp, ilk kez gördüğüm adamlarla bu sevinci paylaşıp, yüzlerce kere bestelerde 'Beşiktaş'ı dilime dolayıp, siyah-beyaz örgü boynumda güle oynaya stattan çıkmıştım.


Yıllar geçtikçe yine o tribünden bazen güle oynaya, bazense yana yakıla çıkıp gittik hepimiz. Hatta bazı Avrupa maçlarından sonra yeminler edip yüz bin kere o yeminleri bozanları da gördük. Büyüdük o tribünde.Sevinçlerimizle, dertlerimizle yürüdük hep ağaçlı yoldan. Semtte içtik, tribünde söyledik. Oturduk, kalktık, oturanlara kızdık. Meksika yaptık, atkı açtık, soyunduk, dövündük, övündük... Şimdi hepsini bir maça sığdırmak elbette mümkün değil ama sıradan bir lig maçıymışcasına da bakamıyor insan. Gidemediğim bir Gençler maçıyla merhaba diyemediğim stada, tribünlere yine bir Gençler maçıyla güle güle demek koyuyor. 

Gönül gelin gibi süslensin istiyor kapalı. Beşiktaş sahaya çıkmadan önce biri çıkıp eliyle 'geliyorlar' işareti versin tribünlere. Rıza olmasa da başlarında, peşi sıra Kara Kartallar çıkarken sahaya konfetilerle göz gözü görmez olsun. Bir bakalım sahanın ortasında olsun ilk on bir. Alen abi sahaya inmiş olsun maç öncesinde, üçlüyle yıkılsın İnönü. Gol olunca sesi Üsküdar'dan duyulsun. 'Beşiktaş'ım benim' söylensin altlı üstlü, "Övünmekte" diye haykıralım Yeni Açık tribüne. Şıngır mıngır sosyeteyi ayağa kaldırıp eşlik ettirelim "Efsane yazdı tarihe Beşiktaş' bestesine. Beleştepe'yle siyah-beyaz çekelim karşılıklı. Süleyman Seba'nın Kapalı'ya girdiği maçtaki gibi küfür etmeden iğneleyelim Fener'i, Cim Bom'u, 'anlayan anlar' diyelim ardından. Tek tek analım eski topçularımızı. Bir tek "Metin, Ali, Feyyaz koysun" ile kalmasın... ve hatta bu İnönü'deki son resmi maç olsun sadece. Esas özel bir maçla veda edilsin İnönü Stadı'na. Siyah Takım-Beyaz Takım oynasın onu da. Yerli yabancı hayatta olup da bir davette koşarak gelecek olan Kartal yürekliler gelip ıslatsın o formaları. Goller oldukça coşalım yine. Hakem uzatma dakikalarını kaldırıp da yaramıza tuz basmasın ama doksanıncı dakikada O girsin bir başkasının yerine. Kollarına girip de getirisinler kalenin önüne. Sağdan gelen tıngır mıngır ortaya dokunup atsın golünü. İnönü'deki ilk gol gibi son gol de O'nun olsun.


          Siyah kaybetsin, Beyaz kazansın, Beşiktaş sen hep kalbimizdeki hazansın...
.

25 Ocak 2013 Cuma

Acun'un Yeni Projesi: O Beste Türkiye













Tribunculuk Turkiye'de kanayan bir yara. Bu hadise sadece Besiktas tribununun sirtina yuklenmis bir misyon olmamali. Televizyonun dahi cocugu Acun Ilicali bu acigi gorüp asagidaki kurguyu hayata gecirmeye karar verdi.

Juri uyelerini Besiktas Tribunu Amigosu Alen Markaryan, Fenerbahce GFB lideri Nihat Ozpolat (Sefa), Bursaspor Tribun Lideri Selim ve Galatasaray Ultraslan Tribunu Lideri Muzaffer Sirin'den (Sebo) olusturan Acun Medya Ekibi turnayi yine gozunden vurdu.

O Ses Turkiye konseptinin aynen tasindigi O Beste Turkiye yarismasina en az 4 en fazla 8 kisilik gruplarla katilinabilecek. Ilk turda sahneye cikan gruplar tamamen kendilerine ait olan, daha once hicbir yerde soylenmemis bestelerle tribun liderlerini kendilerine dondurmeye calisacaklar.

Eger birden fazla tribun lideri donerse, tribun cocuklari istedikleri lideri secebilecekler.

Sectikleri tribun liderleriyle hafta ici biraraya gelerek calisacak olan tribun cocuklari, ayni zamanda atarli olmak, bedava bilet almak ve efektif dagitmak, takim yoneticileri ile iliskiler, deplasman yolculuklarinda alinacak sorumluluklar ve tribunden maca etki konularinda egitim de alabilecek.

Her tribun liderinin toplam 16 grup sececegi yarismanin ikinci turunda gerceklesecek duellolar yine tribun ruhuna yakisir sekilde olacak.
Tribun liderlerinin verecegi besteleri sirayla icra eden gruplardan yoluna devam etmek istediklerini yine tribun liderleri sececek. Acun'un once gerekcesini sonra kararini soracagi tribun liderleri, cok kararsiz kalirlarsa sete ciktiklarinda yardimciliklarini yapan arkadaslarini yanina cagirip fikir alacak. (Bknz Sefa-Yucel)

Birebir turundaysa tamamen bir tribun gelenegi olan kontralar tribun liderlerinin begenisine sunulacak. Tribun liderlerinin takimlari icerisinden sectikleri iki grup sahnede 3 saniye dusunme hakkina sahip olup, tribunlerde soylenen bir besteyle rakibine karsilik vermeye calisacak.

Kontra gelistiremeyenin elenecegi bu tribun atismasi turunda tribun liderlerinin sonuca etki etme sansi bulunmayacak.

Final turundaysa finale kalan son 4 grup Besiktas Inonu Stadyumu kapalisinda, Sukru Saracoglu Turk Telekom Tribunu'nde, Turk Telekom Arena Kuzey Tribunu'nde ve Bursaspor kale arkası tribununde gercek tribun icerisine yerlestirilerek kac beste baslatabildikleri gözlenecek.

Bu turda televizyon ekrani basindakiler sms ile oy gonderebilecek ve 'O Beste Turkiye' yarismasinin birincisini secebilecekler.


Her yarışmasında ödülleriyle yarışmacıları şımartan Acun Medya bu kez de yanıltmamış ve birinciye toplam 10 sene boyunca istediği takımın istediği tribününden kombine kart, 10 yıl boyunca tuttuğu takımların tüm deplasman maçlarına takım uçağıyla ücretsiz seyahat ve en önemlisi istediği zaman tuttuğu takımın amigosunun yanında sete çıkma ödülü veriyor.

(Burada yer alan herşey hayal ürünüdür)

31 Ekim 2012 Çarşamba

Sen Ne Güzelsin Ey Premier Lig

İngilizlerin Premier Ligi'ne baktığımızda en etkileyici tribün doluluğu belki onlarda değil ama Sarı Kanaryalar nasıl olduğunu bilememekle birlikte kapasitelerinin de üstünde oynuyorlar. 26 bin 34 kişilik stadyumlarına fazladan 661 kişi alıyorlar. Tabii burada önemli olan sizin doluluğa mı yoksa kalabalığa mı takıldığınız konusu. Eğer kalabalık tribünse Manchester United açık ara önde. Her maç 75 bin kişiye oynamak inanılmaz. Tabii listeye bakınca Liverpool, City, West Ham United gibi takımların altlarda yer alması da şaşırtıcı. Ligin genelinin yüzde 90'ının üzerinde doluluğa oynaması bir başka şaşılacak hadise tabii. Listenin son sırasında yer alan Wigan Athletic evinde West Bromwich Albion ile oynayacak. Maç bileti 22£. Norwich City ise evinde bu hafta Tottenham Hotspur ile oynuyor. Maç bileti 30£. Yani ucuz olması her zaman sayıyı doğrudan belirlemiyor.

Bu arada hayran olunacak bir uygulama daha var Premier Lig'de. 17 yaş altına ve 65 yaş üstüne biletlerde büyük indirim yapıyorlar. Ülkemizde minibüslerin bile yol kenarında yaşlı gördüğünde almadığı bir ülkede böyle bir uygulamayı kulüplerimizden beklemek elbette hayalcilik. Bir ara öğrenciye indirimli bilet yapan kulüpler vardı, evet ama yetmez.


15 Nisan 2012 Pazar

Direnaj Mucizesi

Dün o kadar ıslandık ki, daha yeni kendime geldim diyebilirim. En son yanılmıyorsam 2002 sezonuydu Gençlerbirliği ile oynanan Türkiye Kupası maçında bu kadar ıslanmıştım. Cezaymış gibi yağdı yağmur tüm öğleden sonra. Bahtsız takımız bu konularda alışığız ne diyelim.
Erken giren taraftarların şemsiyelerini içeri sokmalarına izin vermediler, bu yağmurda bu kadar aptalca bir uygulama nasıl oluyor hala anlamıyorum.
Sahanın hali, eskiliği, yıpranmışlığı maalesef içler acısı. Belde belediyesi zihniyetiyle tahta sopalarla, paspaslarla suyu dışarı atmaya çalıştık diyecek bir şey bulamıyorum. Gerçekten durumumuz vahim bu sahayı bir an evvel yenilemek gerekiyor bakalım ne olacak.
Prosedürü bilmiyorum fakat bu maçın oynanamayacağı maçın başlamasına iki saat varken de gayet belliydi. Bazıları kesin iptal edilir diyerek gittiler, biz inatla bekledik beklenen oldu. Neden daha önceden iptal etmediler bilmiyorum, maç saatine kadar beklemek gerekiyor sanırım kurallara göre.
Biletli gelen ve bileti atanlar nasıl itiraz edecek veya iptal edip biletlerini alabilecekler bilmiyorum ama o konuda da epey sıkıntı çıkacak gibi gözüküyor bu iki gün içerisinde.


Bir de şu kare var aklımdan çıkmayan. United Colors of Beşiktaş! Kimse alınmasın arkadaşlar "yağmur vardı ne yapalım" deyip kendilerini savunmasınlar. O kadar atıp tutmaya benzemez işte "erkek adam renkli takım tutmaz" diye. Adama böyle giydirirler! Sarı, kırmızı, lacivert, yeşil, mavi, mor ne ararsan vardı. Kartal Yuvası'ndan yağmurluk mont almazsan, hadi onu almadın alamadın yağmurluğun da en azından siyahını ya da beyazını bulmazsan o sarı-lacivert, yeşil-beyaz, sarı-kırmızı yağmurlukları giyersin. Bir tanesi de dememiş ki ulan bu renk giyilir mi diye.
Demek ki neymiş önce can sonra cananmış!
Sallamasınlar boşa.

10 Kasım 2011 Perşembe

Şak Şak Turizm


"Söyleyin şuna toka taksın bir dahakine" demiş midir bilmiyorum ama Seba'nın isteğiyle Nartallo'nun uzun saçlarını bağladığını anımsıyorum. Bir maçta önüne düşüp gözlerini kapatan lüle lüle saçlarını düzeltirken peşi sıra golleri kaçırınca yönetim tarafından uyarıldığı ve sonraki maçlarda saçları toplu olarak golleri kaçırmaya devam ettiği geliyor aklıma. Gazetelerin yalancısıyız elbet, o zamanlar ekranlarda skor yorumculuğu bugünkü kadar popüler değil. O Nartallo'yu bağrımıza bastık sanki akrabamızmış gibi. Beceriksizdi ama çabalıyordu elinden geldiğince. Memnunduk, mutluyduk. Kaç para aldığını, akşamları nerede ne yiyip, içtiğini bilmiyorduk. Rahmetli Vedat Okyar bile eleştirisinde ölçülüydü; "Bu Nartallo et mi, balık mı ben anlamadım".

Reşit olmadığım dönemlerden bir maçta Yeni Açık tribündeyim. Maç 0-0 'a kilitlenmiş. Millet bağırmaya başlıyor "Feyyaz goool, goool, gol!". Derken sakallı, bıyıklı bir amca susturuyor herkesi; "Çocuğu strese sokuyorsunuz" diyerek. Yine o dönemler; Fenerbahçe Stadı'nda son dakikalarda kapıların açılıp da futbol dilencilerinin içeriye hücüm ettiği yıllar. Ben de cep radyomu kapatıp Sarıyer-Beşiktaş maçını 85. dakikasından itibaren izlemek üzere eski maraton tribüne dalıyorum. O maç da 0-0 ve Beşiktaş sağlı sollu saldırıyor. Defans bloğu orta sahaya kurulmuş neredeyse. Rıza kesiyor, defans uzaklaştırıyor. Mutlu dolduruyor, kaleci yumrukluyor. Amcalardan biri sinirlenip Feyyaz'a kızmaya başlıyor; "Feyyaaaaazzzz, ekmek yemedin mi oğlum koysana kafayı. Hay ben senin gibi!". Üzülüyordum bunları duydukça. Çok seviyordum Feyyaz'ı. Hem o benden de amcadan da çok isterdi gol atmayı. Nitekim attı da. Maçın bitimine çok az kala öne geçirdi Beşiktaş'ı. Amca da sarıldı yanındakine, "Koçum Feyyaz!" diyerek. Bu maç da tarihe 'Beş dakikada Beşiktaş' olarak geçti benim için.

Gidemediğime en üzüldüğüm maçlardan biri de Gordon Milne'nin son maçıydı. Gündüz oynanan bir kupa maçıydı ve benimde o gün sınavım olduğu için gidemeyip okulda radyodan dinlemiştim. Maçın bitimindeki "I love you Gordon" tezahüratları hala kulaklarımda. Sezon ortası gönderilen hoca omuzlarda terketti sahayı. Zaten hiç havaalanına topçu karşılamaya gitmemiş biri olarak hep istediğim bir şeydir uğurlama. Gelsinler, önce Beşiktaş'a bir şeyler versinler sonra başımızda taşıyalım Gordon gibi. Malesef bizde hep tersi oluyor. Ellerin üzerinde karşılayıp ayaklar altında gönderiyoruz. Bir kıçına tekme vurmadığımız kalıyor.

Artık ne amcalar kaldı tribünde, ne Osvaldo gibi kapalı kutu yabancılar ne de Feyyaz gibi golü bizden çok isteyen topçular. Hele bu yıllarda Gordon gibi üst üste şampiyonluğu kaçırıp da görevine devam edecek hocaların arkasında duracak yönetim hiç yok ortalarda. Tribüne girmek için can atan ergenler yerine ikinci senesinde "Çarşı'yız la biz!" diyen 16lıklar,17likler var. Maç böyle bitsin diye dua edenler yerine bir gol daha olsun da kupon tutsun isteyenler var. Gelen futbolcunun gündüzünden çok gecesine ışık tutan medya ve buna göre yönlendirilenler var. Gençlerin başını okşayanlar yerine, yıldızlara statta karşılama töreni düzenletip sonra da alkışlamayın diyenlerden oluşan bir yönetim var. "Hep böyle oynayın canımızı verelim" diye bağırırdık o eski güzel günlerde. Şimdi o canı feda edecek takıma bakıp bakıp hayıflanıyoruz.

5 Nisan 2011 Salı

Elbet Bir Gün Buluşacağız...

Radyodan Zeki Müren'in ahenkli sesi duyulurken ForzaBeşiktaş sayfasına yarınki maç için süslenen tribünlerin fotoğraflarını koyuyor. "... seyircisiz oynanacak kupa maçı..." cümlesinin sonuna "seyirci değil taraftarız biz" yazılmış.

Maça alınmıyoruz, cezalıyız; moraller bozuk. Çünkü "on bin adam tepiniyor" diyerek bizi bir yerde hayvan yerine koyan bakan bu demeci (bence hakareti) yüzünden bizden başka kimseden tepki almazken, biz kelime oyunu yaptık diye maça gidemiyoruz.

Gözüm futbloglardan flying dutchman'ın 'Tribünlerin Sahipleri' yazısına takıldı. (Okumak isteyenler için http://vliegendenederlander.blogspot.com/2011/04/tribunlerin-sahipleri.html) Yazısında 'beğenmiyorsanız gelmeyin' mantığını ve seyirciyi içeri alıp taraftarı dışarıda bırakma alt yapısının iyiden iyiye nasıl hazırlandığına değinmiş. Şimdi okuyup kafa yordukça diyorum ki, bugün futbol izlemeyi bıraksak ne olur? Yani voleybola veya hentbola yönelsek. Amatör branşlardan birine futbol takımlarımızı desteklediğimiz gibi bağlansak? Bir süre sonra gelinecek nokta yine aynı olur...

Anlatmak istediğim şu, elektronik bilet, şiddet yasası veya taraftar oluşumunun önüne set çekme gayreti devletin demiryollarını, otoyolları özelleştirme zihniyetiyle aynı. Ben demiryolunu kurayım, otoyolu inşa edeyim sonra yabancı/yerli sermaye gelsin işletme hakkını alsın. Yani taraftar gelsin bu sporu tamamlasın, tadı tuzu can damarı olsun, futbolu sadece spor olmaktan çıkartsın endüstri haline getirsin; sonra sen bu işin cefasını çeken, yağmur çamur demeden stad yollarını arşınlayan adamlara ikinci sınıf insan muamelesi yap, parası olana tiyatro, sinema bileti satar gibi koltuk sat. İşte bugün burayı bırakıp hentbola yönelsek beş seneye kalmaz gelir bizi o salonlardan da kovarlar.
Niye?
Çünkü taraftarın gittiği yerde rant ve para var. Çünkü taraftar karşılıksız sevendir. Olsun olmasın cebinde ne var ne yok ortaya koyandır. Seyirci adı üstünde yarın seyirlik bir şey olmadığında sırtını dönüp gidecek ey ahali, bilesin. Dönüp yine bize el açmayacak mısınız o zaman? Bu hesaplar dönmeyecek mi? Veya şöyle soralım; meşaleler sönsün, tezahüratlar bitsin, bayraklar flamalar açılmasın, o zaman "çoluğumuzu çocuğumuzu alıp şöyle ağız tadıyla bir maça gidemiyoruz" diyenler yine de gelecekler mi o maça? Gelseler kaç maç, kaç sezon? Neyse yaşayıp göreceğiz.

Bir de şunu merak ediyorum, şiddet yasası polisi ne kadar ilgilendirecek? Sonuçta bize uygulanan bir şiddet de var ortada bunun kıstası, kontrolü, denetlemesi ve cezası hangi hükümler çerçevesinde olacak?
Yasa bize, cop bize, biber gazı bize...
Darp bize, ceza bize, hapis bize...


2 Nisan 2011 Cumartesi

Kapalı Nereye Gidiyor?

Digiturk'ün bize attığı kazıktan sonra nihayet sisteme dahil olup yazabiliyorum. Bazı yazarlar başka sitelere taşınarak hayatlarını sürdürdüler. DNS ayarları değiştirildi, arka kapılar bulundu derken canlılıkları sürdü. Aslında bu blogdaki yazarlar arasında da "taşısak mı lan?" cümlesi ağızdan çıkmıştı bir maç öncesi içerken. Klasik Beşiktaşlı duruşu burada da kendini gösterdi. Yani 'çarşı blog taşımaya karşı' dedik, resmen birbirimizi s*klemedik. :) Ama benden önce yazılanları okuduğumda görüyorum ki bloglardan kopan çok insan var. Yazılarımızın altında iyi kötü yorumlar olurdu ne yazık ki yalnız kalmışız. Umarım en kısa zamanda normal hayatına geri döner bu işler.
Bu kapama işi olduğundan bu yana kenara aldığım bazı notlar var bunların "eskimiş haberler de olsa" üstünden geçmem lazım.

İlk yazım şu pankart meselesi!



Bunu yazmadan önce belirtmek lazımdır ki ben bir TARAF'ım. Beşiktaş taraftarı olduğum gibi bir dünya görüşüm siyasi bakışım var. Belki okuyanlardan bazıları rahatsız olacak ama, benim bu pankartı gördüğüm zaman hissettiklerim tam anlamıyla olumsuz. Tamam vefat ettin Allah rahmet eylesin de, ne alaka?
Bir an durup düşünelim bu takım taraftarının kapalı tribünün geçmiş yıllarını. Yahu "Hasan Mezarcıya kafaaaaaam girsin!" diyen biz değil miyiz? Bu tribünde siyah beyaz çekiç orak açılmadı mı zamanında? Türkiye'de büyük takımların taraftarlarından hangisi siyasi duruşu yüzünden polisten dayak yedi Beşiktaş taraftarından başka. Hoş polisin bizden başka 'orantısız güç' kullandığı grup zaten yok da neyse konu bu değil.
Bu nasıl iş! Bu pankart öyle bir zamanda açıldı ki, İstiklal Marşı'nın başlamasına saniyeler kalmıştı. Pankartı görür görmez alt köşeden "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganları atılmaya başlandı. Pankartı açanlar bir an şaşırdılar. Tam bu esnada İstiklal Marşı başladı susmak zorunda kaldık. Marş biter bitmez pankart toplandı. Ama bu durum ertesi gün gazetelere "Çarşı Erbakan Hocasını Untumadı" şeklinde yansıdı. Beyler noluyoruz? Hangi Çarşı'dan bahsediyoruz? ForzaBeşiktaş'ta nükleer santral eylemine katılma planları yapan, tüm toplumsal olaylarda saf tutan, gerici ve karanlık tüm oluşumların karşısında duran adamlar neredeler?
Kapalı'nın gidişi gidiş değil. Beşiktaş taraftarını bu ülkeye mal eden, Çarşı'nın adını duyuran adamların da karakteri bu değil. Alen'in ocakbaşında davlumbazın üstünde Nazım Hikmet'in dizeleri olan "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür yaşamak bir orman gibi kardeşçesine" yazmıyor muydu? Geçen sene de bir kandilde kandil mesajı açıldı. Biz belediye miyiz, siyasi parti miyiz? Çarşı'nın "A"sı ne demek bu pankartın ucundan tutan arkadaşlar biliyorlar mı acaba? Halkın takımı, son barikat Çarşı halkın anasını ağlatanların hocasının resmini açmış. Bu günleri de gördük!
Beşiktaş tribünlerinin çevresel olaylara duyarlı,haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı muhalif, mutlak doğrunun yanında, aydınlık yapısını kaybetmemesi dileğiyle!

19 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Teselli Ver

Üsküdar'dan kalkan motor daha semte yanaşırken kulaklarda çınlamaya başlayacak tezahüratlar. Öznesi Fener, yüklemi ayıp eylemlerle dolu cümlelerin içinde geçtiği besteler. En çok da bas bariton seslerle söylenen üç kelimelik opera! Fener aşağı, Fener yukarı, Fener'e öyle, Fener'e böyle diye diye akşamı edeceğiz Köyiçi'nde. Tüketilecek alkolün hesabını tutabilene aşk olsun.

Quaresma için maça gelenlerin koluna rakip Fener olduğu için gelenler girecek. Onlar önden önden giderken stada, biz daha çok içeceğiz semtte. İçiyorsak aşkımızdan, kederimizden. UEFA Avrupa Ligi Düşler Sahnesi iki gün önce gerçekten düş oldu bizim için. Seneye tekrar sahne almak istiyorsak hedef Türkiye Kupası. Lige dair ümitler haftalar geçtikçe tükenirken Pazar akşamı alınacak olan üç puanın bize olacak katkısından emin de değilim açıkçası. Zaten camianın da üç puandan öte anlamlar yüklediği bir maç artık bu. Elle tutulur bir başarı gösteremeyen takımın dertlere son veremediği senede, en azından Cim Bom'a ve Fener'e karşı alacağı galibiyetlerle teselli bulunması bekleniyor. Kısacası üç gün önce hem morallerimizi hem de kafamızı bozan takıma gönderilen mesaj açık ve net;
'Fener'e koy yeter, o bizim kafamızı iyi eder'...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Kadıköy Deplasmanı

Paok maçı sonrasında forumlarda da konuşuluyormuş ama ben pek rastlamadım alt kat çok değerli olmuş. Paok gibi bir performans sergileyemedi tribünlerimiz ki bence o performansı göstermek Türk tribünleri için söylüyorum imkansız. Yukarıdaki sevince ortak olmayı bir türlü başaramadım. Hiçbir maçı o derece yakın bir yerde seyretmediğim içindir belki fotoğraf karesine girmek de nasip olmadı bu zamana kadar. Fotoğrafı büyütüp yaklaşırsanız pek tabii çok tanıdık simalara ve isimlere rastlayacaksınız. Mesela sol başta duran Hüseyin'in sevinci. Hemen arkasında Fenerbahçe tribüne dönen apaçi tayfa, onun yanındaki atletli dayı. Onun yanında hemen zevk sigarasını yakan çıplak vatandaş, onun yanında bloguna resim çıkartan belki de bir blogger. Kollarını kapıdan çıkartan koyduk mu sarhoşları. Bu sevinci anlatmak yazıya dökmek imkansız. Kimileri hak verir, sezonun en değerli anıdır yukarıdaki sevinç. Fenerbahçe'ye Kadıköy'de gol atmanın keyfini sürmek... Guti'nin tribüne koşması da ayrı bir güzellik tabii ki.
Fenerbahçe Migros tribününden görünüşü de budur. Önceki senelerde çok yer aldığım bu deplasman tribününde tepeye çok adam çıkmazdı. Bu sene boku çıkmış. Her önüne gelen tepeye tırmanmış. Sarı Emrah çıkar ve bağırttırırdı Alen gelmeden önce. Güzel olurdu. Susardı Kadıköy.
Atalar'ın pankartı da enteresanmış. Ben ilk kez rastladım bu pankarta.

25 Temmuz 2010 Pazar

8 Temmuz 2010 Perşembe

A.C.A.B.

All Colours Are Beautiful (Bütün Renkler Güzeldir) şeklinde açıklayarak futbolun dostluk, kardeşlik olduğundan dem vurup,
'her renge saygımız var memur bey' diyerek kandırmışlar muhtemelen...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Vuvuzela Başa Bela

Orhan Yıldırım yazmış Fanatik gazetesinde; İnönü Stadı'nda bu sezon vuvuzelalar ötecekmiş. Top rakipteyken öttürülmeye başlanacak, Beşiktaş akın ederken ise ses kesilecekmiş. Rakipleri rahatsız etmek amacıyla çalınacak olan vuvuzelalar Beşiktaş'ın temposu düştüğünde de devreye girecekmiş. Ses tonunu teşvik edici şekilde ayarlamak kaydıyla.

Haydi diyelim ki yukarıdaki fotoğraf geçen sezon ortasında Manisa deplasmanından yani bizim tribüne girmişliği var vuvuzela denen illetin, zaten kulüplerin rengini taşıyan ördek sesi çıkaran o garip aletlerden daha kurtulamamışken bu kafa ütüleyici öttürgeçlerin stadımıza girişine (özellikle kapalı) hiç sıcak bakılacağını zannetmiyorum. Hepsini geçtim girdi ve millet öttürmeye başladı, ulan Beşiktaş'ın temposunu arttırmak için nasıl bir melodik ses çıkartacak? Hüsnü Şenlendirici bile becerememişken bizim tribünde var mıdır öyle bir babayiğit? Hayır yaratıcı tribünüz, bestekarız vesaire ama vuvuzela mevzusu başka...
İlla ki hücum borusu istiyorlarsa da ; "Dat diri dat dat, dat diri dat dat, dat diri dat dat, daaaaaa dat!..."

20 Mayıs 2010 Perşembe

Serdar Özkan, Arda Turan ve Beşiktaş Taraftarı

Youla, Çağdaş, Tümer gibi giderken verdi veriştirdi. Mustafa Denizli'ye şans vermedi diye, yöneticilere menajerlere para kazandırıyorlar diye, taraftara futboldan anlamıyorlar diye. Gittiği takım Galatasaray, en yakın arkadaşı Arda Turan. Galatasaray taraftarının Arda'ya olan tepkisi ortada, Arda'nın düşüncesi malum.

"Ben Beşiktaş'ta oynasaydım Çarşı'nın ortasına heykelimi dikerlerdi."

Şimdi Serdar Özkan efendi en yakın arkadaşına bir sorsun bakalım. Türkiye'de hangi tribünler önünde oynamak istermiş Arda Turan.

Daha sezon başlamadan listeye kendisini ekledi Serdar Özkan. Beşiktaş-Galatasaray maçında sahaya çıktığında neler duyacağını şimdiden düşünsün bakalım. Pascal Nouma'yı bu taraftar neden bu kadar sevdi hala anlayamamış yazık.

25 Nisan 2010 Pazar

Benim Gördüklerim

Dün Elma Cafe'de bira içip maça gittim. Elma Cafe maçtan iki saat önce tıklım tıklımdı. Sadece Elma Cafe değil onun sokağındaki tüm restaurantlar full çekmişti. Yakın tarihte evleniyor olmak nişanlımı da futbola alıştırmak anlamına geliyor benim için. Bu yüzden hoşuna gitsin diye futbolun hep bu civcivli tarafını göstereyim istiyorum. İki kişilik cam kenarındaki masaya kurulduk. İnsanların hepsinin formalı olmasından bahsettik, yaptıkları tezahüratlardan konuştuk. Benim dahi daha önce duymadığım besteler söyleniyordu. Bir masa vardı ki tüm dikkatleri üstlerine çekmek ve karı kızın mutlu olmasıyla, yüzünde gülücükler oluşmasıyla tatmin oluyordu. Bizim gibi o masaya uzak olanlar için sorun yoktu da yakın masadaki çiftler hiç memnun değillerdi. Bülent Ersoy'a yapılan beste yoğun istek üzerine tekrar tekrar söyleniyordu. Lafın kısası tribün çocuğuysanız o sokakta çok popülersiniz. Derken biz de etrafı izleyip, analiz yapmaktan sıkıldık ve hesabı istedik. Sokağın yukarısından aşağıya hayli kilo almış Harun Dulkara ile Haldun Boysan beraber iniyorlardı. Öyle bir ilgi vardı ki Haldun Boysan'a, zannedersin İstanbul'u Fethetmiş. Her masaya çak yapa yapa aşağıya meydana doğru bir sevgi seli ile yürümekte. Bir önceki posta yorum yapan adsız arkadaşlar kadar tav olmadım ben açıkçası Haldun Boysan'ın bu çıkışlarına. Yıllar önce tribün ağabeyleriyle çekilmiş fotoğraflarının olması da bir anlam ifade etmiyor. Ben de 10 yıldan bu yana kapalı tribünden maç seyrediyorum. Ama kendisini kapalı tribünde bir kez görmedim.

Dün gece sete çıkacak kadar içimizdenmiş. Vallahi haberim yok! Bu da benim ayıbım olsun.

Maç için karalama yapmaya gerek var mı onu da bilemiyorum. Beşiktaş'ın sahaya çıktığı formadan belli sezonun bittiği. Ortaya karışık bir formayla çıkılmış işte. Dün gece Aziz Yıldırım'a, Erman Toroğlu'na, Mahmut Özgener'e, Melih Şendil'e, Cem Yılmaz'a, Lig Tv'ye, Mehmet Demirkol'a, Bilica'ya, Hüseyin Göçek'e dakikalarca küfür edildi. Sezon tribünler için de bitti artık ne de olsa. Dün gecenin tek güzel hareketi Mustafa Denizli'yi taraftarın bağrına basmasıydı. Müthiş bir görüntüydü. Mustafa Hoca'nın kapalı tribüne gidişini tarif edemem. Koşa koşa gitti Mustafa Denizli. İnşallah uzun yıllar kalır.

Maç başlamadan Beşiktaş'ın forması kadar dikkatimi çeken bir başka şey ise Beşiktaş'ın saha kenarındaki reklam alanlarıydı. Saha kenarı maç başlamadan önce Dufy ile kaplanmış. Dufy ölçeğinde bir şirkete Beşiktaş markasının en önemli noktasını vermek ve bunun karşılığında ne aldılar diye merak etmek en doğal hakkım diye düşünüyorum. Biraz beyin jimantiği yaparsak. Fenerbahçe'de saha kenarı Ülker ve Avea, Galatasaray'da Türk Telekom, Ülker, Trabzon'da Türk Telekom, Ülker, Beşiktaş'ın ise saha kenarı Anıl Oto Ankara Servisi Açıldı (0 312 ..........)

Beşiktaş'tan saha kenarı reklamı almak bu kadar kolay mı? Ben de nüfus cüzdanımı kaybettim hükümsüzdür diye ilan koyacağım yakında. Kaça kiralanıyor Beşiktaş'ın saha kenarları?