Değişik Adamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değişik Adamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2015 Salı

Söylesene Bize Hocam

Mustafa Denizli yeniden Galatasaray'ın teknik direktörü oldu. Türk futbolunda hem Milli Takım hem de klüpler bazında görev alarak herkesin hafızasında, kimilerinin de gönlünde yer etmiş bir isim. Beşiktaşlılığıyla bilinen ve Beşiktaş'ı son şampiyon yapan hoca. Üç kulüpte şampiyonluk yaşayan tek spor adamı. Bildiğim kadarıyla üç kez de nikah masasına oturan gönül adamı. Farklı kişiliği, İzmirliliği, tarihe geçen sözleriyle hep kendine ayrı bir yer edinmiş isim.

Galatasaray'ın 'Büyük Mustafa'sı, Fener'in "Mustafa Denizli, şampiyon yap bizi"si, Beşiktaş'ın "Söylesene bize hocam, takım niye oynamıyor"u... Fotospor'un 'Dürülülü Mustafa'sı, Milli Takım'ın 'İçimizdeki İrlandalılar'ı da yeneni. %51 şansı her daim cebinde taşıyan, oynattığı her takıma kazanma arzusunu aşılayan, takımdaşlığa önem veren bir teknik adam. Sarı-Kırmızılılar için doğru bir seçim mi tartışlılır? Zaman gösterecek. Mustafa Hoca'nın rakibimizin başında olmasına üzülen var mıdır bilemiyorum ama kimsede bir çekince yaşatmamıştır kanımca. 2009 senesinde elinin değdiği takıma seneler sonra şampiyonluk yaşatması ve bundaki katkısı elbette reddedilemez. O sene devre arası yapılan iki transfer ve sonrasındaki değişim şampiyonluğa taşımıştı Beşiktaş'ı. İnönü'deki Galatsasaray maçı öncesinde tribüne her çağrılan futbolcu diğerleriyle el ele tutuşarak geliyordu kapalının önüne. Kim çağırılırsa çağırılsın bütün takım geliyordu hep beraber. İşte o an şampiyonluk da geliyordu. İnanmak başarmanın %51'i oluyordu.

Kötü günler de yaşadı elbette. Bir milli maç sonrasında stat içinde, üstelik Beşiktaş'ın eski amigolarından Orhan'dan uçan kafa yiyerek merdivenlerden yuvarlanışının üzerinden on sekiz yıl geçse de olay dün gibi hazıfalarda. Yere yığılan Denizli, ayağa kalktıktan sonra hiç bir şey olmamış gibi gülümseyerek merdivenleri çıkmaya devam etmişti. Hayatta da hep öyle oldu onun için. Gülümseyerek devam etti yoluna. "Hocam, Ali Güneş'i çıkart, Balic'i al" diye işine karışanları elinin tersiyle iterek bildiğini okudu. Yalandan armayı öpenler gibi olmadı hiç. Tribünün önüne kadar gelip gözlerimizin içine bakarak eliyle armayı sevdi. Çalıştığı her takım için o elinden gelenin de en iyisini vermeye çalıştı hep.

14 Aralık Pazartesi akşamı Beşiktaş'ın karşısında ve Galatasaray'ın başında maça çıkacak Mustafa Denizli. Kendisine eski kulübünde açtığı bu yeni sayfada mutluluklar dileriz. Umarım maç öncesi tribünden hocaya bir vefa örneği gösterilerek alkış gelir. Maçı kopartıp da makaraya geçersek de kendisine sorarız; "Söylesene bize hocam, Burak niye hep atlıyor?"

26 Temmuz 2015 Pazar

Kim Yedi?

Akranlarımın da forma numaralarıyla tereddütsüz ezbere sayacağı tek bir kadro vardır sanırım; 1-Engin 2-Recep 3-Kadir 4-Gökhan 5-Ulvi 6-Şenol 7-Feyyaz 8-Rıza 9-Mehmet 10-Ali 11-Metin... Kadronun tam ortasındaki numaranın sahibi zaman zaman değişse de diğerleri yıllarca aynı numaralarla yan yana oynadılar ve  sırtlarında yazmayan isimleri, milyonların hem hafızalarına hem de gönüllerine kazıdılar. O zamanlar sezon başı TFF'ye forma numaraları ve karşılığındaki isimleri bildirme işleri yoktu. Maçtan önce kesinleşerek
telefona gelen kadrolar da. Sahaya konfetiler
arasında çıkan takımın kimlerden oluştuğu ancak santraya dizilerek tribünleri selamladıklarında belli oluyordu. Gözler belirli isimleri anında tanırken, bazıları sağdaki soldakilerden alınan teyitlerle oluşturuluyordu; "Yedi kim yedi?"

Forma numaraları da mevkilere göre belirlendiği için saha içindeki dizilim ve özdeşleşme de kendiliğinden
gelişiyordu haliyle. Yıllar sonra modernleşen ve endüstriyelleşen futbolda formalar da armanın  dışında daha çok reklam ve isimler barındırmaya başladı üstünde. Eskiden 'Metin'in giydiği Beşiktaş forması' diye dillendirilirken artık 'Quaresma forması geldi mi?' diye sorulduğunu dahi duyduk . Halbuki sadece tribünlerde değil, her yerde söylemişizdir aşkımızın renklere olduğunu.

İlk gelişinde ona eşi benzeri görülmemiş bir karşılama töreni düzenlenmişti. Yazın İstanbul'da kalan çoluk, çocuk, teyze, amca değil bütün Beşiktaş tribünü oradaydı resmen ve uzun zamandır bu formayla görmek istediği adama hoş geldin diyordu. Çok mutluydu tribündekiler ve beklentiyi güzel bir sezon geçirmesinden ziyade Fener'e geçirmesini dileyen tezahüratlarla iletiyordu. Herkes kadar mutlu olmayan bir kişi vardı belki de; Beşiktaş'a büyük umutlarla transfer edilen ama yaşadığı talihsiz sakatlık sebebiyle yeni sezona başlayamayacak olan Rıdvan Şimşek. Ya onayı alınarak ya da ikna edilerek giydiği yedi numaralı forma yeni transfere verilmişti. Hatta statta yapılan imza töreninde temsili bir devir teslim de yaşanmıştı. Tribünler bu forma takası esnasında çılgınca alkışlarken, yardımcı oyuncu konumundaki Rıdvan da saha içinde koltuk değnekleriyle ayakta durmaya çalışıyor, elleriyle verdiği yedi numaralı formanın karşılığında aldığı formaya bakıyordu. Yetmiş yedi yazıyordu sırtında ama renkler de göğüsteki arma da aynıydı...

Şimdi bizim deli oğlan geri döndü. Yedi numara bu sefer bir başka deli oğlanda. Karşılama töreni yok ama devir teslim töreni olacak mı bilemiyoruz. Bir sene sonra kimin Beşiktaş'ta kalacağı, kimin gideceği de belli değilken ve hatta eninde sonunda herkes bu takımın formasını terlettikten sonra gidecekken böyle numara çekişmeleri bence çok gereksiz. Kimi zaman yapılan bazı numaralı formaları emekliye ayırmanın gereksizliği gibi. Kalıcı olan armadır, ve süslediği formadır. İsimler de numaralar da onlarla anlam bulur. Şimdi Quaresma gelince kim yedi olacak sorusu cevap arıyor ama maziye dönüp baktıkça Feyyaz'dan sonra kaç tane yedi kalmış akıllarda, sayarken zorlanıyoruz. Kimsenin de hakkını yemek istemem ama yaşım icabı Feyyaz'dan sonra Ahmet Dursun'u çağrıştırır bana yedi numara. Öte yandan Dentinho da yedi idi desem kim hatırlar mesela? Ya da Amokachi izleyen izlemeyen hemen herkes tarafından bilinir ama numarası? On bir mi, on dört müydü diye sorsam?
 
Ben yıllardır aldığım formaların arkasına kendi ismimi bile yazdırmadım. Dolapta yedi numaralı bir 'Quaresma formam' yok yani. O yüzden kimin hangi numarayı giyeceğine değil, ne yiyeceğine bakarım. Numaradan ziyade formanın hakkını verip kazandıklarıyla helal mi yiyorlar yoksa Beşiktaş'ını hakkını yiyip, bizlere tırnak kendilerine de bazen küfür mü yediriyorlar. Beklentimiz siyah beyazlı formamızla yediden yetmişe güzel günler görmek elbette. Yoksa rakamların önemi yok.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kaleden Kaleye - Şenol Güneş


01.08.1987... Yazın ortası ve futbolsuz geçen günler. Yaşım henüz on. Futbolu yeni yeni sevmeye başlıyorum çocuk akıllı. Babam Trabzonlu, ben Zeynep Kamil doğumlu Trabzonsporlu. Sevdiğim futbolu radyolardan dinliyor, gazetelerden biriktiriyor, televizyonlardan dakikalara sığdırırak izliyorum ancak. Tribünlere adım atmışlığım, yeşili görmüşlüğüm yok. Komşumuzun oğlundan ödünç aldığım bordo-mavi bir bayrak, pazardan alınma 11 numara bir forma ve anneme yalvar yakar diktirdiğim aynı renklerdeki bir süveterle yaşıyorum renklere olan aşkımı. Doğduğum yılın şampiyonu Trabzonspor, son iki yılın Galatasaray, stat Fenerbahçe.  Şenol Güneş futbola veda ediyor...

Babam elimden tutup malum köfte kokularının arasından geçirerek numaralı tribününe doğru ilerliyordu. Ben o zamanlar maraton, numaralı vs farkından çok televizyonun çektiği kısım olarak biliyorum tribünleri. Tabiatıyla Trabzon tarafına geçmek üzere muhtemelen bir bilet alarak içeriye atıyoruz adımlarımızı. Merdivenleri çıkarken artan kalp atışlarım ve zeminin yeşilini görmeye yakın artan tezahürat sesleri sanırım hayatım boyunca kulaklarımda yankılanmaya devam edecek. Santra çizgisini ortalayarak bir yere konuşlanmıştık. Sahada ısınan futbolcuları tanımam güç olsa da jübilesi olan Şenol Güneş tek seçebildiğim isimdi. Tek tek tribünleri dolaşırken, rakip siyah-beyazlılar da onu alkışlıyordu.
Rakip dediğim de Şenol Güneş'in, adına jübile denilen bu dostluk maçına çıkan Beşiktaş'tan başkası değildi. Tribün hayatımın ilk tezahüratı "Hamdi buraya, yumruk havaya" olurken, yaratıcılıktan uzak Trabzonspor taraftarı karşısında hemen yan tarafımızda ve karşı çaprazımızda bulunan adamlar (o zamanlar tribündeki yaş ortalaması şimdilerin çok üstünde) oldukça renkliydi. İlk on dakika oynanan futbolu izledikten sonra 90 dakikadan saha içine ait aklımda kalan sadece iki şey olmuştu. İlki ve en etkileyicisi maçın onuncu dakikasında hakemin düdüğüyle beraber fileleri öpen Şenol Güneş'in omuzlara alınması ve sahanın ortasına inen helikopterle maçtan ayrılması idi. İkincisi de nedense benim aklımda hep Sinan Engin olarak kalan ama yıllar sonra internetteki araştımalarımda Zoran İvsic olduğunu öğrendiğim futbolcunun gördüğü kırmızı kartla oyundan atılmasıydı. Tribünlerden yükselen "Ayı Sinan!" sesleri yanlış hatırlamama sebep olsa gerek.

Maçı Beşiktaş Feyyaz'ın üç, Saffet Sancaklı'nın bir golüyle 4-1 kazanırken, Hami'nin golünü de görmek nasip olmuştu ilk maçımda. Ben alınan mağlubiyetten çok Şenol Güneş'in duygusal vedasına hüzünlenirken, maçtan çok seyrettiğim yan tribündeki coşku ve yaşadığım duygu karışıklığı ile stattan ayrılmıştık...

Babamla bir iki Trabzon maçına daha gittikten sonra ısrarlarım sonucu yine aynı statta ve yine yanlış (!) tarafta Fenerbahçe-Beşiktaş maçı daha izlemiştim. Bu defa maraton tribünden izliyordum Beşiktaş'ı ve Beşiktaşlıları yandan yandan. Ferdinand'ın golüyle sevince boğulan binlerce renktaşıma son kez uzaktan bakışımdı bu maç. Trabzon sevgisini ayrı bir yere koyarak sevdamın adını koymanın vakti gelmişti adam akıllı. Bu yüzdendir ki tek yapamadığım tezahürattır "Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur!"...

Seneler içinde örgü ipler, bayraklar, atkılar, şapkalar, formalar, kombineler, üyelikler vs derken hayatımızın orta yerine, gönlümüzün baş köşesine oturdu Beşiktaş. Çok sevdiğimiz futbolu oynarken de izlerken de üzerimizde, dilimizde defalarca döndü durdu. Sevindirdi, üzdü, yordu ama hiç sönmedi sevdasının ateşi.

Son iki senedir sistemin dayatmasını kabullenemeyişimizden ötürü uzak kaldık tribünlerden. Özledik deli gibi ama o eski günlerin tadı da kaybolmuştu gitgide. Tek tük gittiğimizde içlerinde ama kenarda köşede izledik maçı da olan biteni de.  Yaşımız mı geçiyor yoksa her şey gibi bu da değişiyor ve biz mi alışamıyoruz bilmiyorum.

Ben Beşiktaş tarihinin en başarılı teknik adamlarından birini Rasim Kara sayarım. Malesef ülkemizde de prim yapan başarının tek bir ölçüyle değerlendirilmesi futbol içinde geçerli. 1996'da Milli Takım düzeyinde yakalanan başarı sonrası Fatih Terim Galatasaray'ın , Rasim Kara da bizim takımın başına geçti. Beşiktaş lig tarihindeki en golcü sezonunu onunla yaşarken, Avrupa Kupalarında da turları bir bir atlamıştı. Oynattığı futbol hem göze hoş geliyordu hem de sonuca gidiyordu. Başarı şampiyonluk ise sabredilmeliydi ama olmadı. Kendisi kalecilik, teknik adamlık kariyerlerinden sonra son mali kurul da divan üyesi olarak kürsünün arkasındaki masada yer alarak Beşiktaş'ımıza hizmet etmeye devam ediyor sessiz sedasız. Sessiz sedasız adamların başarısı da konuşulmuyor maalesef. Sesi çıkanların başarısı göz önünde oluyor. Şenol Güneş de bunun en dikkat çekici örneklerinden. Final kazanamayan hoca olarak anılıyor kimilerince ama kimse kimlere final oynattığından bahsetmiyor. Karizması yok denilerek eleştiriliyor ama egosu dağları aşanlar karşısında düğmeler ilikleniyor. Konuşması, lehçesi belki eleştiriliyor ama kelimelerinin yan yana gelerek oluşturduklarını irdeleyenler yok. Yaptırdığı transferler beğenilmiyor ama yoktan var ettiği isimler göz ardı ediliyor. Kendisinin en güzel sözlerinden biri de "Bizim zamanımızda açlar oynar, toklar seyrederdi, şimdi toklar oynuyor açlar seyrediyor". Tok adama top oynatmak zor iş. Bunu becerebilen adamdır Şenol Güneş. Maddiyata önem vermediğine inanırım. Futbolu sevdiğini hissederim. Dürüstlüğüne gönlümce kefilim. Gelgelelim efsane başkanımız, rahmetli Süleyman Seba'nın söylediği "iyi insan olmadan iyi Beşiktaşlı olunamayacağı gibi, iyi insan olmanın da iyi teknik direktör olmaya yetmeyeceğinin aşikar olduğunu gördük geçen sezon. Severek ayrıldık Bilic'le. Şimdi adamlığıyla Beşiktaşlılığa yakışacak olan bir hocamız var. Trabzonlu doğdu Beşiktaşlı oldu. Başarılı olacak mı bekleyip göreceğiz. Ben futbolun kaleden kaleye taktiksel olarak daha iyi çözüleceğini düşünenlerdenim. Oynarken oyunun izlenebildiği tek mevkidir kale. Şenol Güneş hem kendi şanssızlığını kıracak hem de Beşiktaş'ın son yıllarda alışılagelmiş üçüncülük sendromunu sonlandıracak kişi olacaktır. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sansasyonel transferleri karşısında sessiz kalan Beşiktaş'a eminim ki kimse bu şansı vermiyor şu anda.

Kaleden kaleye topu sürmek zordur. Tek vuruşla kaleye ulaştırmak da o kadar kolay değildir. Her ne olursa olsun iş, topun o kaleye girmesiyle sonuçlanır. Kaleyi bilen kaleyi fetheder.



18 Aralık 2014 Perşembe

Maradona Türk, Amerika'yı Biz Keşfettik

Amerika'yı Türklerin keşfettiğinin şaşkınlığını daha bünyemizden atamamışken tarihin tozlu raflarından çıkan aşağıdaki röportajdan da anlaşılacağı üzere dünyanın en büyük futbol yıldızının da aslında Türk olduğunu biliyor muydunuz!

İnanılmaz.

18 Kasım 2014 Salı

Türk Telekom Arena'da Gazetecilerle Kavga Edenler

Hepimizin malumu olayın kahramanlarından 3 tanesini ismen cismen tanıyorum. Gazetelerde yazanları görünce kimsenin bu adamları tanımadığını anladım. Kimisi özel güvenlik demiş kimisi Aziz'in paralı adamları... Bu adamların bir tanesi yıllardır stadyumun müdürlüğünü yapan Ayhan Bak. Bana sorarsanız 11 numara bir insan. Hani gazetede vahşet, skandal falan yazılıyor ya. Vahşete imza atan isimler diye gösterilenlerden biri. Yıllardır stadyumda askeri düzen nizam intizam sağlamış tüm stadyumlara lazım bir isim. Fenerbahçe tribünleri bu adamı iyi tanır. Emniyet çok iyi tanır. Bir zamanlar Kadıköy İlçe Emniyet Müdürü'ne bile toplantı esnasında -haklı olarak- sitemlerini iletecek kadar mert adam. Stadyumda onunla çalışanlar, onun için ölür mesela. Korktuklarından değil. Ayhan Bak zora düşenin yardımına koşacak kadar da babacan adamdır da ondan. Hangisi diye sorarsanız. Görüntülerdeki en yaşlı adam. Vuruyor mu emin değilim. Muhtemelen bir yumruk yeseydi oradan bir tane basın mensubu çıkamazdı dayak yemeden. Diğeri ise Şef Bülent dedikleri kel kafalı tıknaz adam. Onun böyle bir olay içerisinde olduğunu görünce inanamadım. Sesi içine kaçmış biriydi eskiden. Efendilikten geberir bu adam. Kimseye de boşuna atar gider yaptığına denk gelmedim. Ayhan Bak'ın uzun süredir yanında çalışıyor. Kısa bir zaman önce de takımla beraber seyahat etmeye başladı. Hiç onun işleri değil. Olayı alevlendiren ve yolu açmaya başlayan kişi olarak gözüküyor. İlk küfürü eden basın mensubunu ittiren ilk kişi de Şef Bülent. O gün oraya gelmeden önce bir şeyler yaşadığına eminim. Bir diğeri ise en uzun boyluları ismini bilmiyorum bu adamın. Ama şef Bülent kadar yakın Ayhan Bak'a. Bu adam Ayhan Bak'ın odasından çıkarken geri geri çıkar. Saygısı,sevgisi hürmeti acayip. Müze kapısının girişinde küçük bir masa var. Orada oturur genellikle. Ayhan Bak'ın odasının önünde... O da son zamanlarda takımla gidip gelen güvenlikçilerden. En yarması da buydu. Olaylarda kim hangisi diye merak edeniniz varsa eğer diye betimleme yapayım dedim. 4. kişiyi stadyumda çok fazla görmedim. Kel kafalı olan ve Şef Bülent olmayan kişi bu bahsettiğim. Asıl yıkım ekibi bu adam. Vurduğunu indiren. Bu adamları kulübe bağlayan nedir bilmem ama asıl bağlayıcı nedenleri Ayhan Bak. Zannetmeyin Volkan Demirel'in canı sıkkın. Islıklanmış falan diye değil yani. Ayhan Bak eskisi kadar Şükrü Saracoğlu'nun dışına çıkmıyor. Çıktığı nadir maçlardan bir tanesi bu maç. Çocuklar da kendilerini göstermek istemiş, basın da kaşınınca film kopmuş. Bu kadar şiddete başvurmalarının sebeplerinden bir tanesi bu. Valla Allah günah yazmasın ama basının da hiç suçu yok demek vicdansızlık olsa gerek. Diğer bir neden de bu yani. Öncelikle bu dayak yiyenler gazeteci falan değil. Kendisine spor basını diyen yeteneksizler sürüsü... Gazeteci başka bir şey. Emekçi falan yazmışlar sağda solda. Emekçi adam arkadaşı görüntü alırken önüne geçip daha iyi görüntü alacağım diye 30 kişinin işine engel olmaya çalışmaz zaten. Bunlar her basın toplantısında kendi aralarında da kavga eder mesela. İlk küfürü de basın ediyor zaten. E sen de bu adamlara küfür edersen seninle oturup konuşmalarını beklemeyeceksin. Aslan fareyle konuşur mu? Sporda şiddete sonmuş da bilmem neymiş... Yav he he... Ha unutmadan... Orada bir de özel güvenlikçi var. Onun için bir şey diyemeyeceğim. Hazır böyle bir ekip varken ben de dahil olayım demiş. Bu mevzudan en çok başı agrayacak kişi de bu adam zaten. Allah yardımcısı olsun. Basının kulübe gücü yetmez ama bu güvenlikçiyi sürüm sürüm süründürebilir. Şimdi bu basın için kim üzülebilir ya... Ben onun aklına tüküreyim.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Tribüncü Adam Böyle Evlenir


EsEs tribünlerinin önemli isimlerinden Tatar Kerem geçtiğimiz Cumartesi akşamı Eskişehir'de dünya evine girdi. Taze damat tribüncü olunca da gelin evden alınırken arkadaşları ortamı stadyuma çevirmeyi ihmal etmedi.

8 Haziran 2012 Cuma

Metin Diyadin'in Dünyası

Sene 2008 Metin Diyadin Eskişehirspor'un başında. Eskişehirspor henüz Süper Lig'e çıkmış değil. Kartalspor maçı öncesi Kartal'da bir otelde. Lobide konuşmuştuk, uzun bir röportaj vermişti. Ben röportaja gitmeden önce medyanın en çok konuştuğu şey Sergen-Metin Diyadin anlaşmazlığıydı. İlk sorumda o olmuştu. "Biz hallettik o sorunu, artık yaşanmayacak" demişti. Röportajdan 3 hafta sonra Metin Diyadin'in sözleşmesi tek taraflı fesh edildi.

Şimdi Kasımpaşa ile Süper Lig'de. Bu kez çalıştırdığı takım yönetimiyle gündemde. Metin Diyadin bu yönetimle anlaşabilir mi?

...Teknik direktörlerin prensipleri ve ilkeleri olmalı. Bunun dışına da asla çıkmamalılar. Bugün siyasette de karşımıza çıkıyor. Bazı değişmemesi gereken kurallar vardır. Ülke gündemini ve siyasetini de yakından takip ediyorum, bu nedenle vurgu yapıyorum. Türkiye'nin içinde bulunduğu dönemde de bunları görebiliyoruz. Bazı ilkeler vardır ki, bunlar değişmez. Şu an tartışılanlar değişmez.(Metin Diyadin'in neden bahsettiğini Mart 2008 gündemine bakarak rahatlıkla anlayabilirsiniz.) Ancak ve ancak gelişime uğrar...



2 Nisan 2012 Pazartesi

Çakal Olmayan Carlos


Hasbel kader getirdiler İstanbul'a. Hiç bir vaatte de bulunmadı. Okey masasında çiş molası veren adamın yerine bakar gibi geçti takımın başına. Bok yoluna gitti zaten esas adam. Bizimki bir zaman sonra yancı olacağını bile bile oynadı taşları. Okeyi vardı, onu da kullanamadı. Ya da okey yalancıydı, biz bilemedik. Elde o kadar çok Portekizli vardı ki çifte gidesi gelirdi insanın ama o hep ara taşları buldu. Gollere en az bizim kadar sevindi, yani tribünde olsa iki üç sıra aşağıdaki adamın sırtında bulabilirdi kendini... Altı ay önce bu cümlelerle anlatmaya çalışmışız Carlos Carvalhal'i. Sezon sonunda bir sürpriz yapıp omuzlarda bulur mu kendini diye düşünmüşüz ama olmadı. Normal sezonun son maçından önce görevine son verildi. Sorun çıkardığını da şaşırdığını da zannetmiyorum.

Bu ülke de başarıya giden her yol mübahken, başarının kıstasları da çok farklı. Kendisini başarılı bulduğumu söyleyemem ama bu onu sevmemi engellemiyor. Sevaplarıyla, günahlarıyla gönlümüze yazdırdı adını ve kendi rızasıyla olmasa da siyah-beyaz hikayesinin noktası kondu. Yolun açık olsun Carlos...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kabız


Hasbel kader getirdiler İstanbul'a. Hiç bir vaatte de bulunmadı. Okey masasında çiş molası veren adamın yerine bakar gibi geçti takımın başına. Bok yoluna gitti zaten esas adam. Kabızlık ikisinde de değil. Bir türlü sonuca varamayıp hala onu orada tutanlarda. Bizimki bir zaman sonra yancı olacağını bile bile oynuyor taşları. Okeyi var onu da kullanmıyor. Ya da okey yalancı biz bilmiyoruz. Elde o kadar çok Portekizli var ki çifte gidesi gelir insanın ama o hep ara taşları buluyor. Gollere en az bizim kadar seviniyor, yani tribünde olsa iki üç sıra aşağıdaki adamın sırtında bulabilir kendini. Sezon sonuna kadar esas adam dönemez de o masada kalırsa omuzlarda da bulur mu acaba? Hani bundan yirmi sene önce Yugoslavya'nın yerine apar topar çağırıldığı turnuvaya katılıp kupayı kazanan Danimarka misali...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Pascal Bizi Lunaparka Götür

Dün Fanatik gazetesinde rastladım ilana. Pascal yazarlık, reklam yıldızlığı, dans yarışması derken bir ekmek kapısı daha bulmuş İstanbul'da. Türk adetlerine ters düşen bir hareket (halbuki tam bizlikti bence) yaptı diye apar topar gönderilen adama şimdi gençleri emanet etme mantalitesinin çelişkisine ayrı şaşırdım, Ali Eren'e ayrı... İlanda tek amblem Pascal'ın şortunda ama Beşiktaş JK Futbol Okulu diyor orası da apayrı...

1 Şubat 2011 Salı

Unutamadık...


Gözlerde yaş, kalplerde sızı, unutamadık seni...
Foto: gulseyhan.blogspot.com

27 Ocak 2011 Perşembe

Sergen N'oluyor?

Yorumcu olduğu programda haftanın oyuncusu Guti seçilince kendince bunu mantıksız bulduğunu tek başına Antalya maçını çeviren Gökhan Gönül'ün bu sıfata layık olduğunu ifade ederek, "Kim seçmiş Guti'yi, o arkadaşlarla tanışmak isterim" demiş. Ben spor programlarını pek izlemiyorum ama Sergen'in NTV Spor döneminden beri kimilerince cesur, kimilerince doğru, bazen patavatsız bazen de rahatsız yorumlar yaptığını biliyorum. Top oynadığı dönemlerden de 'ipimle kuşağım, pipimle taşağım' tarzından vazgeçmediğini de...

Sene başından beri zaman zaman Guti'nin abartıldığını, pek beğenmediğini dile getirirken bunun bir kıskançlık veya kasıtlı karalama kampanyası olduğunu düşünmedim. Son haftaki yorumu da bence gerçekten kendi doğrularını gösteriyor. "Beşiktaş takımı", "Fenerbahçe takımı", "Galatasaray takımı" derken her birinin formasını giymiş eski bir futbolcu olarak olaylara bakıyor. Bu yüzden de her yorumunu dönüp dolaşıp siyah-beyaz renklere büründürmüyor. Nasıl ki aynı soruyu Rıdvan'a sorunca "Bir Alex değil tabi" diyerek işin içinden sıyırılıyor, Sergen de tıpkı top oynayışı gibi lafı beşlikten geçirip devam ediyor. Beğenilmediği zaman da hakemin sarı kartına dönüp bakmadan ağır adımlarla oyundan çıkışı gibi işine devam ediyor.

Bütün bunları düşününce yorumcu olduğu bir maçta Sergen'e hal hatır sorarcasına "Sergen n'oluyor?" demek olur ama ardından "G.tün başın oynuyor" demek olmaz. Üstelik hemen arkasından girilen Beşiktaşlı olmayanlarla alakalı beste hiç olmaz bence. "Sergen doğru söyle, Fenerli misin?" deyip bıraksaydık hem o anlardı anlayacağını hem de tadında kalırdı.

Maç için yazacak şey çok değil; ilk yarı bulutların üzerine çıkaran ikinci yarı ise bildiğimiz yürek hoplatan Beşiktaş. Almeida siftah yaptı sevindik, Quaresma'ya yine akıl erdiremedik, Ersan'a üzüldük. Dileriz yönetim sezon sonunu beklemeden bonservisini alır.

18 Ocak 2011 Salı

Güle Güle Yusuf Şimşek



Halı saha maçına gitmek üzere evden çıkarken Trabzon'la anlaştığını hatta henüz imza atmadığı için devre arası kampına katılamayıp özel bir hoca ile antremanlara başladığı haberini izlemiştim televizyondan. Bir saat top tepip eve döndüğümde ise Yusuf Beşiktaşlı olmuştu. Sosyal paylaşım sitelerindeki iletilerime "Ne Yusuf'u yahu" diye yazdığımı anımsıyorum. Sevinmediğim ve güvenmediğim bir transfer olmuştu benim için.
.
O sene Yusuf reklamdaki kale direği beni de yamulttu. En kritik maçta, İnönü'de Galatasaray'a şık bir gol atarak şampiyonluğun habercisi olurken İzmir'deki kupa finalinde de Fenerbahçe karşısındaki gol yağmurunun perdesini açan isim de oydu. Yarım sezonda iki büyük maça ağırlığını koymayı başarmış ve iki kupada önemli pay sahibi olmuştu bence. Eskişehir'de sol çizgi boyunca sürdüğü topla Doğa'ya üst üste attığı çalımlar sonrası verdiği gol pası da uzun süre hafızalardan silinmeyecek güzellikteydi.

Ligimizdeki yetenekli ama istikrarsız futbolcularımızdan biriydi Yusuf. Nitekim oynadığı yarım sezondan sonra düşüşe geçti. Yaşı ve yaşadığı sakatlıklar sebebiyle kulübede bile yer bulmakta zorlandı. Bu sene başında kadroyu sayan Beşiktaşlılar bile ismini unuttu neredeyse Yusuf'un. "Sahi bir Yusuf vardı nooldu?" muhabbetleri dönmeye başlamıştı ki gelişi gibi gidişi de devre arasında oldu. Bursa'dan geldi Kayseri'ye (Erciyes) gitti. Yolu açık olsun...

6 Aralık 2010 Pazartesi

İbrahim... Deli İbrahim

- Amca senin adın ne?
- İbrahim... Deli İbrahim. Sen doğmadan geldim Beşiktaş'a çocuk. Bu kırmızlı ağabeyin senin kadarken top oynuyordum ben. Sen de büyüyeceksin. İçinde kaybolduğun o tişört gün gelecek üzerine olmayacak ama bu forma hala benim üzerimde olacak. "Bir zamanlar elinden tutup sahaya çıktığım..." diye anlatacaksın. Bu stat böyle kalmayacak belki, bu ağabeylerinden bazıları da burada olmayacak ama ben yine burada olacağım. Sen de tribünden izleyeceksin beni. Kızacaksın bana, beğenmeyeceksin. Kimler kimler gelip geçecek de ben geçip gitmeyeceğim bir türlü. Böyle topu ayağıma aldığımda bir başlayacağım koşmaya, ne yapacağım belli olmayacak. Elimden kolumdan çekerek durdurabilecekler ancak. Maç bitecek benim enerjim bitmeyecek, herkesten çok koşacağım. Belki hala orta yapamayacağım ama çalışacağım usanmadan. Sen de alışacaksın bana. "Kızıyorum ama seviyorum lan bu adamı" diyeceksin.... Tamam lan tamam dur ağlama. Alooo velisi nerde bunun?

3 Aralık 2010 Cuma

Kim Attı Lan Golü?



Tarih 14.11.1992... Beşiktaş Bursaspor karşısında uzun süre 1-0 mağlup götürdüğü karşılaşmanın 69. dakikasında Sergen'in ayağından bulduğu golle beraberliği yakaladıktan sonra daha da baskılı oynamaya başlar ve maçta dakikalar 78'i gösterdiğinde Beşiktaş'ın galibiyet golü gelir. Gol gelir gelmesine de maçı radyodan anlatan efsane TRT spikeri Akın Göksu golü kimin attığına bir türlü karar veremez. Mehmet ve Metin arasında gidip gelirken düştüğü durum ve emin olamayışından dolayı kurduğu cümleler tam komedi...

Buyurun aşağıdaki videoyla o anlara gidelim hep beraber;

27 Kasım 2010 Cumartesi

Çekmiyor Galiba?


Vodafone'nun reklam kampanyasından esinlenerek yapılmıştı bu karikatür. O zamanlar Nobre gol atıyordu, Cim Bom'u da es geçmiyordu. Şimdi Vodafone'un reklam kampanyası değişti, telefonun çekip çekmediğini ispat çalışmalarındaki Selim'in maceralarını izlemekteyiz. Nobre'nin de bu sene hep baldırı çekiyor ama telefonu çekiyor mu bilemiyoruz...

5 Eylül 2010 Pazar

Osvaldo Nartallo İle Röportajımsı Diyaloglar

Osvaldo Nartallo... Beşiktaş forması giymiş unutulmaz yabancı futbolcularımızdan biri. Arjantinli olması, uzun saçları, tartışılan futbol stiliyle iz bırakan bir isimdi. Sadece bir sene oynamasına rağmen tribünlerin sevgilisi olmayı başarmıştı. Spor yazarlarının sürekli eleştirilerine maruz kalsa da attığı gollerle sahada konuşmuştu sadece. Onun için en unutulmaz yorumu rahmetli Vedat Okyar "Bu Nartallo et mi balık mı bir türlü anlayamadık" diyerek yapmıştı. Fenerbahçe'ye hem İnönü'de hem de Kadıköy'de yazmayı başarmasına rağmen üç puanı getiremese de gollerden sonra tribünlere koşuşuyla gönül hanemize on puanı yazdırmıştı o yıllarda. Dönemin başkanı Süleyman Seba'nın uyarısıyla uzun saçlarını maçlarda toplamaya başlamıştı. Sonra Petrolofisi'ne ya satıldı ya kiralandı. Orada da bir sene top koşturduktan sonra ülkemizden ayrıldı.

Bizim onu unutmadığımız gibi o da Türk insanlarını unutmamış. Facebook sayesinde kurduğumuz iletişimde çat pat Türkçesi ve yarı İngilizcesiyle geçmiş günlere duyduğu özlemden ve Türkiye'de geçirdiği mutlu günlerden bahsetti. Arkadaş listesinde bulunan 1.500'e yakın isimden çoğu da Türk. Eklenen herkesin ona özlem ve övgü dolu mesajlar yazması, eski fotoğraflarını paylaşmasından dolayı duyduğu memnuniyeti de 'Selam Kartal', 'Teşekkürler Hakan' gibi sözlerle belirtiyor. Bizimle iletişimi de böyle başladı ve geçenlerde peşisıra sorduğumuz sorulara verdiği cevaplarla mini röportajımıza imkan sağlamış oldu;

R10: Merhaba Osvaldo, Türkiye'ye gelmeden önce Türkiye ve Türk futbolu hakkında bilgin var mıydı?
ON: Hayır, o sene gelmeden önce Türkiye ve Türk futbolu hakkında çok az bilgim vardı
(Bizim de onun hakkındaki tek bilgimiz bir hazırlık maçında Milan'a attığı gol idi)

R10: İlk defa İnönü Stadı'na çıktığında neler hissettin?
ON: Çok mutlu oldum.
(Daha uzun bir şekilde anlattmasını isterdim, sadece mutluluk ile tarif edilemez gibi)

R10: Beşiktaş taraftarlarıyla ilişkin nasıldı? Anımsadığın bir tazahürat mı var mı?
ON: Taraftarlarla aram çok iyiydi. 'Kartal Gol Gol Gol' ve 'Besiktas yaa sen cok yasaa'
(İkinci tezahüratı yazdığı gibi naklediyorum)


R10: Senin döneminde gelen Francesco Manessero ile görüşüyor musunuz?
ON: Hayır, onunla bir daha görüşmedik.
(TSYD'de kaçırdığı penaltı kaldı bizim aklımızda)

R10: Beşiktaş'ta bir sene oynadıktan sonra Ankara'ya gitmek durumunda kalmana üzüldün mü?
ON: Evet.
(Kim üzülmez ki)

R10: Ankara ve İstanbul arasındaki farklar neydi sence?
ON: Tek fark takım oldu ama iki şehirde de insanlar çok iyiydi. Türk insanları futbol fanatiği, bunu seviyorum.

R10: Hatırladığın en güzel golün hangisiydi?
ON: Kadıköy'de Fenerbahçe'ye attığım gol.

(Hemen hemen herkes ilk bu golü söylese de ben Samsun'a attığı kafa golünü de beğenirim)

R10: Takımdaki en iyi arkadaşın kimdi?
ON: Bütün takım.
(Madida gibiydi aslında, Süreyya ile ilişkisini sormayı unuttum)

R10: Ülkemizden ayrıldıktan sonra ne yaptın?
ON: Türkiye'den ayrıldıktan sonra Meksika ve Kolombiya'da çalıştım.
(Çalıştım olarak nitelendirmesi ne kadar profesyonel olduğunu gösteriyor, top oynadım dememiş)

R10: Pekiyi şimdi ne yapıyorsun?
ON: Şimdi şehrimin takımı Mar Del Plata'da koçluk yapıyorum.
(Del Plata bu sene seve seve şampiyon!)


R10: Christoph Daum'u sevmediğini biliyoruz, nedenini söyler misin?
ON: Çünkü bana yalan söyledi.
(Ne olduğunu söylemedi ama...)

R10: Türk ligini takip ediyor musun?
ON: Evet internetten takip ediyorum.
(Bizimkiler anında gol görüntülerini facebook sayfasına yapıştırıyor zaten)

R10: Türk Milli Takımı hakkında ne düşünüyorsun?
ON: Bence çok iyi bir takım. 2002'de çok iyi iş çıkardı Türkiye ama şimdi takımlar çok fazla yabancı futbolcu ile çalışıyor ve bu milli takımlar için iyi değil.
(Onun zamanında üç yabancı idi şimdi on)

R10: Seninle facebook sayesinde iletişim kuran Türkler için yorumun nedir?
ON: Çok hoş, sürekli Beşiktaş haberleri alıyorum sayelerinde.
(Bir de arada Messi forması göndermesini isteyen apaçiler çıkmasa)

R10: Son olarak Beşiktaş taraftarlarına söylemek istediğin bir şey var mı?
ON: Onları çok özledim, onları tekrar görebilmeyi isterim Her şey için teşekkürler...
(Seviyoruz seni Nartallo, biz teşekkür ederiz)

12 Ağustos 2010 Perşembe

Al Eline Bülteni, Ara Sergen'i

Sergen'in gençliğinden beri at yarışlarına olan düşkünlüğü bilinir. Sadece oynamakla kalmayıp futboldan kazandığı parayla atlar alıp yarışlara da sokmuştu. Kah havuz başından telefonla yaptırdığı kuponların tutmasıyla, kah atlarının kazandığı yarışlarla bu işten de ekmek yemiştir. Gerçi eline ilk kez kuponu aldığı andan itibaren gelir gider tablosu hesaplanabilse zarar da etmiş olabilir. Beş ay kadar önce 1, 2, 3 gol yetmez blogunda okumuştuk; Gökhan Keskin, kendisiyle yapılan röportajda Sergen hakkında sorulan bir soruya içtenlikle cevap vermiş ve Beşiktaş'a ilk geldiğinde at yarışı oynadığı söylenerek kendisine emanet edilen Sergen'in kendilerini de yoldan çıkardığını ve iki hafta sonrasında Metin'i de yanlarına alarak kupon yapmaya başladıklarını anlatmıştı.

Sergen'in at yarışı tukusu sebebiyle, oynadığı kulüplerde hipodroma yakın ev istediği, antreman saatinde TJK TV izlediği gibi haberler yapılmıştı. O ise at yarışı oynadığını en başından beri saklamamış ve bundan vazgeçmeyeceğini belirtmişti her seferinde. Hali hazırda futbol yorumculuğunu sürdürürken bir yandan da bahis sitelerinde ve gazete eklerinde maçlar için tahminler yapıp, kuponlar doldurmaktaydı. Yarından itibaren bahisseverlerin yanısıra yarışseverlerin de bir kulağı Sergen'de olacak.

Nalkapon out
Sergen in

23 Temmuz 2010 Cuma

Erman Toroğlu Ekürisini Buldu

Lig Tv ile ilişiği kesilmesine en çok kankası Sansal üzülmüştür herhalde. Kendisinin bile o kadar çok üzüldüğünü sanmıyorum. Sivri dili, bazen doğru bazen yanlış olsa da ölümüne savunduğu fikirleri, patavatsızlıkları, tuvalet kağıtlı açıklamalarıyla ekranı renklendirdiği su götürmezdi. Aylardır ekrandan uzak kaldı diyeceğim ama aksine her kanalda karşımıza çıktı bu zaman zarfında. Hatta ekranla sınırlı kalmadı; yazılı basın, internet dışınında billboardlarda bile gördük kendisini. Yorumculuğundaki gibi oynadığı reklamlardaki sözleri de etkili ve ona özel seçilmişti. Media Markt için "Ben aptal değlim!" derken, Pakplast için "Bu boru başka boru" diyordu. Bir değişik replik de nesine.com için geldi; "Oynamadan kazanamazın". Sene başından beri bu reklamlarla belleklerdeki yerini korudu ve sezon başlamadan kanalını seçti, kendisine eküri olacak kişiyi buldu Erman Toroğlu. Yeni sezonda Kanaltürk'te Serhat Uluönder'in sunduğu programda Ahmet Çakar ile birlikte yorumlayacak maçları. Maçlarda 2 yan 2 de orta hakem uygulaması düşünülürken (hatta uygulanmışlığı da oldu) ekranlarda bakalım iki eski meşhur hakem nasıl olacak. Birinin 'penaltı yok' dediğine öteki 'adam öldürmeye teşebbüs' mü der, biri sarı derken öteki cart kırmızıyı çıkarır mı göreceğiz. Hakemliklerinde es geçtikleri onca pozisyon sonrası ahkam kesmeye beraber devam edecekler yani. Körler, sağırlar birbirini ağırlar...