Sacripante Re etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sacripante Re etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2010 Cuma

6+2+2 Bilinmeyenli Denklem Değil!!!

Federasyonun, Kulüpler Birliği talebiyle aldığı yeni yabancı oyuncu formülü!!! Formül biraz karışık gibi… Önce onu açalım.

Artık kulüpler kadrolarında 10 yabancı oyuncu bulundurabilecekler. Bunlardan 8 tanesini 18 kişilik maç kadrolarında bulundurabilecekler. Ancak bunlardan sadece 6 tanesi sahada yer alabiliyor. İkisi de yedek kulübesinde duracaklar.

Daha önce Fenerbahçe 5+1’i karıştırmış, sahaya 6 yabancı sürmüştü. Bu hesap da bazı karışıklıklara yol açabilir. Yine bazı ilginç olaylar yaşanabilir önümüzdeki sene.

Ama asıl mesele gerçekten bir ihtiyaç mıydı bu kadar yabancı? Bence asıl sorulması gereken soru bu. Beşiktaş’lı arkadaşlarımın hep bir ağızdan “Tabi gerekli” dediklerini duyar gibiyim. Ne de olsa şu anda Beşiktaş’ın 11 yabancı oyuncusu var. Yeni yabancı alabilmek için en az 4 yabancıyı elden çıkarması gerekiyordu. Artık sadece 2 tane yollamaları yeterli. Tabi yine de daha fazla yabancı almak isterse Beşiktaş, daha çok yabancı yollamak zorunda. Fenerbahçe başkanı Aziz Bey de mutludur nispeten. Gerçi o artısız artırılsın ya da sınırsız olsun diyordu ama buna da razı olduğunu sanıyorum.

Ama Beşiktaş’ı bir süreliğine!!! bir kenara bırakıp genele bakarak soruyu tekrar ele alalım. Bu kadar yabancı ihtiyaç mı gerçekten?

Kulüplerin 2009-2010 sezonunda kadrolarındaki yabancı sayılarına bakalım. (Bilgileri Türkiye Futbol Federasyonunun sitesinden aldım. Hata varsa lütfen uyarın)

Antalyaspor:6

Beşiktaş:8

Bursaspor:7

İBB:6

Denizlispor:7

Diyarbakırspor:7

Eskişehirspor:6

Fenerbahçe:7

Galatasaray:8

Gençlerbirliği:8

Kasımpaşa:5

Kayserispor:7

Manisaspor:6

Ankaragücü:8

Sivasspor:8

Trabzonspor:8

Listeye bakınca görüyoruz ki 2009-2010 sezonunda yabancı kontenjan hakkı 8 iken 17 takımdan sadece 6 tanesini bu haklarının tamamını kullanarak sezonu bitirmiş. Geriye kalan 11 takım bu haklarının tamamını kullanmadığı gibi Kasımpaşaspor sahaya çıkabilecek 6 sınırına bile ulaşmamış.

Bunlar tabi ki kağıt üstünde gözüken sayılar. İşin bir de oynama süreleri ile ilgili kısmı var. Tek tek her takımın hangi yabancı oyuncuları kaç dakika oynamış onu dökmeyeceğim buraya. Sadece büyüklere bakmak bile yetebilir.

Yukarıda Beşiktaş’ı bir süreliğine bir kenara bırakalım demiştim. Şimdi tekrar Beşiktaş’la başlayalım. Evet kadrosunda 8 yabancı sınırı dolu. Hatta kiralık gönderdiği 3 yabancısı da var Beşiktaş’ın. Ama ne ilginçtir ki sezon boyunca kaç maçta bu 8 oyuncunun hepsi 18 kişilik kadroda yer aldı derseniz cevap sadece 5 olur. Sadece 5 maçta Beşiktaş 8 yabancı hakkının tamamını kullanmış. 14 maçta 7, 7 maçta 6, 2 maçta 5, 3 maçta 4 yabancı bulunduğu halde maça çıkmış Beşiktaş.

Galatasaray 8 yabancı hakkının birisini yıl boyunca kullanmamayı kabullendi. Linderoth 1,5 sene sakattı. Baros ve Kewell da uzun süre forma giyemediler. Ama Galatasaray bu oyuncuların yerine oyuncu almayı da seçmedi.

Fenerbahçe birinci yarının sonunda Carlos gidince 7 yabancıyla kaldı. Devre arasında boşalan hakkını kullanmadı. Kaldi ki Fenerbahçe de Deivid’i neredeyse sezon boyu kullanmadı. Geçen sene de çok farklı değildi. Josico ve Maldonado gibi isimler kadroda uzun süre vardılar ama sahada yoktular.

Trabzonspor da yabancı kalecisini, Gabirc’i, Teofili’yi kadrosunda olmalarına rağmen sakat olmadıkları zamanlarda bile kullandı denemez. Yattara sezon boyu sakattı. Yani 8 yabancısı bulunan takımların da hiçbirisi maçların çoğuna 8 yabancı hakkının tamamını kulanmadan çıktı.

Sözün özü daha 8 yabancı hakkını kullanmayan kulüplerin ne kadarı eklenen ve kadroda değil tribünde oturacak 2 ek yabancıyla beraber 10 kontenjanın tamamını kullanacak.

Diyebilirsiniz ki, işte sakatlıklar oluyor o yüzden takımlar yabancılarını kullanamıyorlar. İyi de kulüplerin birçoğu kontenjanın tamamını kullanmayı bile tercih etmezken sakatlık olmasa ne olur ki?!

Tabi ki şimdi şampiyon olamayan Fenerbahçe ve zaten kontenjanı dolu olan Beşiktaş bu kontenjanı tamamen kullanacaktır diye düşünüyorum. Ama diğer kulüplerin büyük kısmının bu kontenjanları kullanacağından şüpheliyim.

Bu kontenjan artırımının Türk futboluna, futbolcu yetiştirmeye etkisi olacak mı konusunu ayrıca yazarım. Ama kısaca değinmek gerekirse ülkemizin yabancı çöplüğüne dönmesi çok büyük olasılık. Gelecek vadeden genç yabancılar adıyla bir sürü tribün topçusunun ülkemize gelme ihtimali yüksek.

En azından bazı kriterler getirilebilir. Detayları çok bilmiyorum ama şu ana kadar basında bir kritere rastlamadım. Bir de zaten her takımın 18 kişilik maç kadrosunda alt yapıdan yetişmiş en az iki oyuncu bulundurma zorunluluğu kuralı devam edecektir umarım.

İlerleyen günler ne gösterecek bakalım…

8 Ocak 2010 Cuma

Kim Suçlu? İsteyen mi, Veren mi?



Yine bir transfer dönemi geldi. Gerçi basın daha yaz transfer dönemi bittiği günün hemen ertesinde ara transferde alınacak oyuncuları sıralamaya başlamıştı. Ancak şimdi artık basının büyük kısmını, özellikle yazılı basındaki sayfaların neredeyse tamamını transfer haberleri kaplıyor.

Tabi ki haberlerin çoğunluğu üç büyüklerle ilgili. Biraz diğer Türk takımlarına değinip, biraz da Avrupa transfer gündemine değindin mi al sana spor haberleri.

Son yıllarda özellikle transfer dönemlerinde sıklıkla dile getirilen bir konu var: Yerli futbolcular için istenen fahiş bonservis bedelleri. Özellikle bir oyuncuyu üç büyüklerden biri isteyince fiyatı otomatik olarak yükseliyor. Özellikle yabancı sayısının kısıtlı olması, hatta FIFA ve UEFA'da ilerleyen yıllarda bu sayılarda daha da azalma olabileceğine ilişkin gündemlerin yer alması yerli futbolcu piyasasını kızıştırıyor.

Üç büyükler kendi altyapılarına yeterli yatırımı yapmadıkları ya da yaptıkları yatırımların karşılığında ellerinde bulunan genş yeteneklere yeterli şans tanımadıkları için başka takımlarda az da olsa pişmiş, tecrübe kazanmış ve bir çıkış yakalamış hazır gençleri takımlarına kazandırmada bir hayli iştahlı oluyorlar.

Buraya kadar her şey normal bir durum gibi gözüküyor. Ancak konuya biraz daha detaylı bakınca anadolu kulüplerinin bazı oyuncular için istedikleri bonservis bedellerinin bir yıl içerisinde, hatta bazı kulüpler için 2-3 yıl içerisinde harcadıkları toplam transfer miktarını karşılayacak kadar yüksek olduğu görülüyor. Yani örneğin Kayserispor bir yıl içerisinde yerli-yabancı aldığı futbolculara toplam ne kadar bonservis ödüyor? Net rakamlar değil ama kabaca bakıldığında 5-6 milyon euroyu geçmiyor. Hatta bu meblağdan bile düşük olabilir. Ancak öyle ki sadece Mehmet Topuz transferinden aldıkları 9 milyon euro bütün bu transferleri finanse ediyor hatta cebine para kalıyor gibi gözüküyor.

Tabi ki bunu ticari bir başarı olarak değerlendirmek mümkün. Ancak işin başka önemli noktaları da var. Zaman zaman birden fazla takımın talip olduğu ya da elinden çıkarmak istemediği bir oyuncu için büyükler talip olduğunda yükselen bu bonservis bedelleri, o futbolcu da gitmek istiyorsa bir soruna dönüşüyor. Yakın zamanda örnekleri çokça var. En son örneği de Ali Turan ve Sercan Yıldırım sanırım.

Peki bu bedeller nasıl oluyor da bu kadar yükselebiliyor? Milan Baros'un 5,5 milyon euroya, Keita'nın 3 seneye yayılmış olarak 7 milyon euroya, Brezilya milli takımı oyuncusu Elano'nun yine yıllara yayılmış olarak 8 milyon euroya alınabildiği bir transfer borsasında nasıl oluyor da Mehmet Topuz, Sercan, İsmail Köybaşı gibi ortada henüz çok net ortaya koydukları bir başarı olmayan tecrübesiz gençlere 8-9 milyon euro bonservis bedelleri istenebiliyor.

Bu fiyatların bu kadar yükselmesinin tek sebebi anadolu kulüplerinin açgözlü başkanları mı? Yoksa bu genç yerli oyuncular için birbiriyle kapışırken transferdeki rakibini ekarte etmek için sürekli fiyat yükselten ve bu paraları ödemekten imtina etmeyen büyük kulüplerin başkanları mı?

Büyük kulüplerin başkanları yukarıda birkaçını örneklediğim yabancı yıldızları daha ucuza aldıklarını öne sürüp yerli futbolcular için istenen fahiş rakamları zaman zaman eleştiriyor, sitem ediyorlar. İyi ama daha önce rakibinin teklifinin üstüne çıkacağım diye paraları saçan, hatta yanına genç takımdan gelecek vaad eden futbolcuları da takasa veren (ki bu biraz köle düzenini andırıyor ki o ayrı bir yazı konusudur) kulüp yöneticileri ve başkanları da aynı kişiler değil mi?

Yakın geçmişe kısa bir bakış yapalım.

Mehmet Topuz, Kayserispor'da geçirdiği başarılı birkaç sezonun ardından Beşiktaş-Fenerbahçe kapışmasının ardından 9 milyon euro ve kısa süre önce bonservisine 1milyon 250 bin euro ödenen Gökhan Emreciksin'i vererek yaklaşık 10 milyon euroluk sadece bonservis maliyeti ile Fenerbahçe'ye geçti.

Özer Hurmacı, yetenekleri konusunda hep olumlu bildirimler yapılan ancak kendini tam olarak ispatlamamış, hatta geçen sezonda önemli ve uzun sakatlıklar nedeniyle çok forma giyememiş bir isimdi. Hatta önceki yıllarda Ankaraspor, Galatasaray ile Özer için anlaşmaya varmıştı. 3 kiralık futbolcu karşılığında sezon sonunda geçiş yapmak üzere 1 milyon TL'lik bonservis bedelini kabul etmişti. Ancak Galatasaray bu anlaşmanın gereği olan peşinatı ödemeyince transfer iptal oldu. Sonrasında bu sezonun başında Özer, 4,5 milyon euro bonservis bedeli ve yanında genç takımın gelecek vaad eden oyuncusu Özgür Çek karşılığında yine Fenerbahçe'ye geçti.

Yakın zamanın bu özellikteki bir başka transferi İsmail Köybaşı. Gerek top hakimiyeti, gerek ileri çıkışlardaki başarısı ve hızı gerekse sorunsuz kişiliği ile genç sol bek transferin gözdelerinden birisi idi. Üç büyüklerin hepsinin talip olduğuna ilişkin birçok haber çıkmıştı. Ancak Beşiktaş sezon başında İsmail Köybaşı'nı, 5,5 milyon euro bonservis bedeli artı piyasası en kötü 500 bin euro edecek olan Serdar Kurtuluş karşılığında renklerine kattı.

Trabzonspor da Gökhan Ünal'ı birçok takımın yoğun taleplerinin ardından 5 milyon euroya yakın bir bonservis maliyeti ile aldı.

Şimdi denebilir ki alan memnun, satan memnun kime ne!!! Yok işe alan pek memnun değil. Çünkü bu örneklerdekine benzer yüksek bonservis bedelli her yerli genç transfer bir sonraki ismin transferini neredeyse imkansızlaştırıyor. Sezon başında Fenerbahçe Mehmet Topuz'a o parayı vermese iddia ediyorum Özer'in çok daha ucuza alabilirdi. Aynı şekilde Beşiktaş ta İsmail Köybaşı'nı...

Çünkü Gaziantepspor ve Ankaraspor başkanları Özer ve İsmail ile ilgili yaptıkları açıklamalarda hep "Mehmet Topuz'un 9 milyon euro ettiği bir ortamda bizim oyuncumuz bundan aşağı olamaz" şeklinde cümleler kurdular.

Yine o zamanlardan beri Bursaspor Sercan için hala Topuz, Özer ve İsmail'i örnek göstererek inanılmaz yükse bonservis bedeli talep ediyor. Belki Beşiktaş, Fenerbahçe o dönemde kendi aralasında anlaşıp Topuz'a o parayı vermeseler şu anda almaya çalıştıkları ama yüksek bonservis bedeli istendiği için alamadıkları birçok genç ismi alabilirlerdi.

Yani bence başkanlar yüksek bonservis bedellerini zaman zaman bu paraları verenler olduğu için istiyorlar.

Kayserispor, Mehmet Topuz'u o rakamlara satabildiği için 4 ay sonra sözleşmesi bitecek Ali Turan'a 1,5 milyon euro bonservis bedeli isteyecek cüreti gösterebiliyor.

Kaldı ki büyük kulüperden tekif alan gençler bu transferler gerçekleşmeyince artık eski performanslarını gösteremiyorlar. Akılları kaldığı için mi, moralleri çok bozulduğu için mi, kendilerine gelen fırsatı engelleyen yöneticilerine ders vermek için mi bilinmez bu transfer dönemlerinin ardından bir anda sönüyorlar. Bakınız; Sivassporlu Abdurrahman, Musa Aydın, Mehmet Yıldız, Manisaspor'lu Sezer Öztürk...

Demek ki bu paraları veren çıkarsa iyi. Ama parayı çok bulup vazgeçtiklerinde elde kalan oyuncuların performansı düşünce kötü. Hatta sene başında Bülent Uygun, Galatasaray'a "Mehmet Yıldız'ı istediler, parada anlaşamadık geri adım attılar sonra vazgeçtiler. Oyuncumuzun performansı düştü." diyerek sitem etmişti. Sanki talip olan herkes o parayı vermek ve transferi sonlandırmak zorundaymış gibi... Kimse de "yahu Bülent, sen ne diyorsun? Tabi ki bir kulüp bir oyuncuya talip olur. Gelmiş istemişler, Yüksek bonservis istemişsin. Uygun olmamış onlara vazgeçmişler. Bundan daha doğal ne olur?" demedi. Zaman zaman gerçekleşen uçuk bonservis bedelli transferler satıcıların da şirazesini bozuyor.

Demek ki kimse şikayet etmemeli.

Buradaki hesap "Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?" meselesidir. Öncesi sonrası yok. Rekabetle teklifleri yükseltip uçuklaştıran başkanlar da, bir-iki kötü örneğe takılıp her oyuncusunu milyon eurolara satmaya çalışıp ayarı kaçıran başkanlar da hatalıdır gelinen noktada.

Bu nedenlerden dolayı yakında yetenekli gençlerin büyük takımlara transferi imkansız hale gelecek. Bu kadar büyük meblağların konuşulduğu rekabet ortamında kulüpler arası gerginlikler artacak, sevgisizlik, kavga ve kaos ortamı artacak. Ülke futbolu kaybedecek.

Tabi ki birileri çıkıp bu işe bir dur demezse!!!

8 Aralık 2009 Salı

Haydi Bastır Sudafed!!!

Maç henüz bitmedi. Ancak Manchester Wolfsburg karşısında 3-1 önde. Beşiktaş ise 1-1 berabere götürüyor. Ancak 2. golü bulması da yetmeyecek.

Bilindiği gibi CSKA'nın iki oyuncusu Aleksei Berezutski ve Sergei Ignashevich'de doping maddesi tespit edildiği için bu maçta tedbirli olarak ceza kuruluna sevk edilerek oynamadılar. Aslında kullandıkları ilaç Sudafed yasaklı bir ilaç değil. Ancak eğer kullanılacaksa UEFA'ya bilgi verilmesi gerekiyor. CSKA bu bildirimi yapmadığı için bu oyuncular ceza kuruluna sevk edildiklerinden oynayamıyorlar.

Burada önemli olan detay; birden fazla oyuncuda aynı ilaç bulunduğu için diğer oyuncuların da test edilmesini gerektiriyor. Eğer yeni testlerde başka oyuncularda da bu ilaca rastlanırsa o zaman CSKA'nın ihracı gündeme gelecek. (Bu arada CSKA 95. dakikada 2. golü buldu ve maç 2-1 bitti). Maalesef ki Beşiktaş'ın Avrupa mücadelesine devam edebilmesinin tek yolu CSKA'nın ihraç edilmesi.

Ancak durumun çok da yüksek bir olasılık olmadığını belirtmek lazım. Alınan ilacın başka oyuncularda çıkmaması durumunda direk doping maddesi sayılmaması nedeniyle ihraç ihtimali kalmayacak. Beşiktaş'ın puan silinmesi için başvuru yapacağı yazılıyordu bazı kaynaklarda. Ancak bu da yeterli olmayacaktır. Çünkü Sadece Manchester maçındaki puan silinecek kabul edilse bile. O maç da 3-3 bittiği için ilinecek puan sadece 1 puan olacak. Bu da ancak Wolfsburg'u CL'de bir üst tura taşıyıp onları sevindirecek. CSKA'da Avrupa Ligi'nden devam edecek.

Bu durumda şimdi yapılması gereken CSKA'da başka oyuncularda da aynı ilaca rastlanması ve UEFA'nın da bu durumu bir ihraç sebebi olarak görmesi için dua etmek.

09.12.2009 tarihli güncelleme: UEFA tarafından bugün bir açıklama yapılmış. Bu açıklamada sorunun cevabı net olarak verilmiş. UEFA, 2 oyuncunun aldığı maddenin doping maddesi sayılmadığı, bu sebeple ihraç olma ihtimali olmadığı ve sadece bu iki oyuncunun ceza alacağını açıklamış. Yani artık Beşiktaş'ın Avrupa'ya vedası tamamen tescillenmiş oldu. :-(

3 Aralık 2009 Perşembe

O Piti Piti Karamela Sepeti



Eh, sezonun birinci yarısı bitmek üzere. Dönem sonu geliyor yani. Karneler hazırlanıyor tüm kulüplerde. Futbolculara, hocalara ve hatta yönetimlere karneler verilecek. Karnede bazı notlar kırık olacak elbette. Yöneticilerin karneleri kötü olsa da karneyi veren de alan da onlar olduğu için yaptırım onlara olmayacak haliyle. Ama hocalar ve futbolcular için kazın ayağı öye değil. Kırık notlar önlerine serilip azarlanacaklar. "Çeki düzen ver" diye gözdağı verilecek belki de.

Ama bir kulüp var ki orada karne telaşının ayrı bir önemi var. O kulüp Beşiktaş. Telaşın sebebi malum. Sınıf mevcudu dolu. Kaydını donduran, parasını peşin vermiş, başarılı (tartışılır!!!) bir öğrenci geri dönüyor. Mathias Delgado...

O dönünce birisi ayrılmak zorunda kalacak takımdan. Burada bir sürü kriter ele alınacak. Parasal zarar ve performans öne çıkacak bu kriterlerin içinde...

Peki kim gidecek?!?!

Valla başlıktaki gibi saymaca yapılsa yeridir. Çünkü kimi ele alsan el yakıyor. Bir bakalım...

Yeri performansı ile garanti 3 isim var: Ernst, Sivok ve Ferrari. Yerleri garanti ve vazgeçilmezler...

Tabata'nın da kalması kesin gibi. Ama onunki performanstan değil, tamamen duygusal !!! nedenlerden. 2 ay önce 8 milyon euroya alınmış bir adamı devre arasında yollamak hatayı kabul etmek demek olur ki hiç Sayın Demirören'in tarzı değil. Dahası 8'e aldığını kaça satabilir?Gerçekçi bir bakışla normalde 3-4 veren bile bulmak zor. Hele ki Beşiktaş'ın bu zorunlu durumunu bilen bir kulüp o kadar bile vermez. Eh 8'e aldığını o paralara satmak ayrı bir eleştiri konusu olur ki başkan o topa pek girmez bence.

Bobo ve Holosko'yu birlikte değerlendireyim. İkisi de takımın zaten sıkıntılı olan gol yollarının en önemli isimleri. Giderlerse yerlerini doldurmak neredeyse imkansız. Üstelik geçmişte ikisine de 5-7 milyon euro arası telifler gelmiş ikisi de "bu kadar az etmez" denilerek satılmamıştı. Şimdi o paraları vereni de bulmak zor. Bobo çok parlak bir sezon geçirmiyor. Holosko sakatlıktan yeni çıktı. Ve yine yukarıda belirttiğim Beiktaş'ın sıkışık durumunu bilen takımların fırsatçılığı burada sebepler...

Tello da takımın giderse yeri doldurulması zor isimlerinden. Özellikle Manchester maçındaki golüyle tekrar öne çıktı. Ve takımda orta sahada hücuma katkı yapabilen, duran topları en etkili kullanan ender isimlerden. Kendisi aldığı paranın azlığı nedeniyle şikayetçi olsa da göndermeyi göze almak çok zor. O gönderilirse taraftar da memnun olmaz kanımca. Gerçi taraftarı dikkate alan bir başkan yokken bunun etkisi olur mu bilmem.

Ve son isim Fink.Yakın zamana kadar gönderilecek isim olarak en büyük adaydı. Ama takıma ve ülkeye alıştığından mıdır, yoksa pahalı pabuç felsefesinden mi bilinmez son haftalarda üst düzey performansla oynuyor. Hele ki Fenerbahçe'ye attığı hem kritik hem de muhteşem golle taraftarın gönlünde yer buldu. Kaldı ki Ernst'e destek olabilen tek isim şu ana kadar. Hatta bazı maçlarda ona alternatif bile oldu. Onun yerini doldurabilecek bir isim gözükmüyor. Uğur İnceman'la o işin yürümeyeceği aşikar.

Eee o zaman "kim gitsin" diyeceksiniz... Ben de başa dönüp söyleyeyim. Saymaca yapılsın. O piti piti karamela sepeti... :-)

Fani Tommy Madida


Sivasspor yeni hocasıyla anlaşt. Anlaşma sürecinde gazetelerin bir kısmında yardımcısı olarak Madida'nın geleceği yazıldı. Eğer son anda bir değişiklik olmadıysa kulübü ile sözleşmesi devam ettiği için Muhsin Ertuğral'ın yardımcısı olarak gelmesi mümkün olmayacakmış.
Ama haberlerde okuyunca maziyi bir anmak istedim.
Ne de olsa ülkemizde adına özel tezahurat üretilen oyuncu sayısı az. Kaldı ki Madida için iki tanesi yaygınlaşan çok tezahurat yazıldı Beşiktaş tribünlerinde.
O zamanların meşhur çorap reklamının müziğiyle ;
Müjde, müjde size,
Madida'dan müjde size.
Zarif, sağlam, esnek, k.yar,
Rahat k.yar müjdeee... şeklindeydi birisi.
Bir diğeri de tarihi Fenerbahçe maçlarından birinde 15. dakikada attığı gole gönderme yapan;
Maça gittim tribün dolmuş,
Kartal Fenere k.ymuş.
15. dakikada nasıl k.ydu Madida,
Ananızın ................na.
tezahuratıydı. (Hakaret amaçlı yazmadım, ama eğer bu hali bile
sakınca yaratırsa editleyebilirim. Fenerbahçeli arkadaşlar kızmasın.)
İlginç bir oyuncuydu. İlk döneminde pek başarılı gözükmemiş, eleştirilmişti. O zamanlar açıklamalarında hava soğukluğuna alışamadığını gerekçe göstermişti. Nitekim havalar ısınınca gerçekten coşmuştu. Beşiktaş'ta en çok forma giyen yabancı oyunculardan birisi halen.
Fotoğraftan da anımsayacağınız gibi boynu yok gibiydi. Sağ kanatta çok hızlıydı. Performansı arttıkça attığı gollerle de ses getirmişti (Beşiktaş'ta toplam 16 gol atmış).
Gidişi de ilginç olmuştu. "Futbolu bırakacağım, ülkeme gidip başka işler yapacağım (ki yanlış hatırlamıyorsam öğretmenlik yapacağım demişti.)" deyip bonservisini almıştı kulüpten. Ama nasıl olduysa Antalyaspor'la anlaşıp futbol yaşantısına Türkiye'de bir süre daha devam etmişti.
Yine yanlış anımsamıyorsam Beşiktaş taraftarı bu kandırmacaya rağmen Madida'ya tepki göstermemiş, hatta hoş tebessümle karşılamıştı bu durumu. Belki rakip büyüklerden birine gitmemesi etkili olmuştur. Ama asıl ve büyük sebebin bu oyuncuyu benimsemiş, sevmiş, kendi içinden biri olarak görmüş olması olduğunu düşünüyorum.
Bu durumdan yola çıkarak tribünler bir oyuncuyu benimser, sever, özümserse attığı kazığı bile hazmedebiliyor. Ama eğer aksi durum varsa kendi takımının formasını giyerke bile destek olmuyor diyebiliriz. (Bknz: Tümer, Sabri, Tabata vs.)

13 Kasım 2009 Cuma

Bunları Biliyor muydunuz?

Futbol dünyasında bir sürü ilginçlikler yaşanıyor. Bunlardan en çarpıcı olanlarını semeye çalıştım. İşte futbol dünyasından ilginç ve çarpıcı bazı küçük notlar:

* Jübile maçında kendi kalesine gol atan tek futbolcu Franz Beckenbauerdir. (Efsane olmak kolay değil, farklılığınız olmalı)

* Efsane İngiliz futbolcu Gary Lineker, yaklaşık 20 yıl süren kariyerinde bir tek sarı kart bile görmedi. (Fair-Play ruhu buna denir)

* 2000-2001 sezonunda Bristol City-Brendford maçının ilk yarısında 23 dakika kaybolan zaman oynandı ve bu süre içinde 2 gol atıldı. Aynı maçta Bristol'un golcüsü Lloyd Owusu'nun ayağı kırıldı ve omzu çıktı. (Yorumsuz!!!)

* 1957 yılında Charlton, 75 dakika 10 kişi oynadığı ve son yarım saatine 5-1 mağlup girdiği Huddersfield maçını 7-6 kazandı. (Beterin beteri var desenize)

* Willenhall Town Ladies-Burton Brewers maçı, Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi. Ortalama her 1,5 dakikada 1 gol atan Willenhall Town, maçı 57-0 kazandı. (Buram buram şike kokuyor)

* Finlandiya'nın unutulmaz oyuncularından Pentti, 1986'da kendi kalesine 5 gol attı. Maçtan sonra takım arkadaşları tarafından Pentti'ye 'pusula' bile alındı. (Bence ona pusula değil, bir gözlük ve malülen emeklilik hakkı verilmeliydi)

* Kullandığı 63 penaltıdan 16'sını gole çeviremeyen Gerd Müller, 'Dünyanın en çok penaltı kaçıran' futbolcusu oldu. Aynı Gerd Müller Alman milli takımı ile 1970 ve 1974 Dünya Kupası'nda toplam 14 gol atarak Dünya Kupaları genelinde en çok gol atan oyuncu. (Bu adam Pele'den sonra en büyük golcü olarak gösteriliyor. Bizde olsa o kadar penaltı kaçıran adam sınır dışı bile edilirdi)

* Sakatlığı nedeniyle 'En uzun süre oynamayan en pahalı futbolcu', Milan'a Real Madrid'den 11 milyon pounda gelen Fernando Redondo. İlk maçında 3. dakikada dizinden sakatlanan Redondo, yaklaşık 2,5 yıl sahalardan uzak kaldı. Redondo, 2.74 milyon pound, ev ve arabayı Milan'a geri vermek istedi, ancak kulüp bu teklifi geri çevirdi. (Hangisinin yaptığı daha asil acaba!!!)

* 'Avrupa'da bir maça yapılan en büyük katılım' Hampden Park'ta oynanan maçta gerçekleşti. 1937'deki İskoçya Kupası finalinde Celtic-Aberdeen maçını 146 bin 433 biletli seyirci izledi. (İyi de o büyüklükte stad var mıymış ki o zaman?)

* 'Üç büyükler' içinde ligi eksi averajla tamamlayan tek takım Beşiktaş. Siyah-beyazlılar, 11. sırada tamamladığı 1975-76 sezonunda 25 gol atıp, 32 gol yemişti. (:-)

* Beşiktaşlı taraftarların Liverpool maçında yaptığı tezahürat 132 desibele çıktı. 132 desibel, futbol tarihinin ölçülebilen en yüksek ses seviyesiydi. (Bir eksi, bir artı)

* Brezilyalı eski kaleci Eugênio Machado Souto, 33 farklı takım çalıştırdı. 'Geninho' lakabıyla tanınan Souto, şu anda Atlético Mineiro'nun başında. (Bizim Yılmaz Vural'ın ka olmuştur. Bir de aynı takımı birden fazla kez çalıştırmış mı acaba?)

* F.Bahçe ile G.Saray arasındaki maçlarda en az seyirci 17 Kasım 1922 tarihindeki karşılaşmaya geldi. İttihat Sahası'nda oynanan maçı, tamamı biletsiz 14 kişi izledi. (Hangi takım taraftarlarıydı acaba)

* 1986-87 sezonunda oynanan Fenerbahçe-Eskişehirspor maçında, sarı-lacivertli ekip 4 penaltı kullanarak 'En çok penaltı atan takım' oldu. "En çok penaltı kullanan futbolcu" ise 4 atışı da gole çeviren Fenerbahçeli Zafer Tüzün. (Hakem Sadık Deda imiş. Bir de bu Zafer Tüzün o sezonun başında Eskişehirspor'da transfer edilmiş) (Deda'nın oğlu Cem Deda da yıllar sonra bir Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçındaki kararları nedeniyle Fenerbahçe sempatizanı olarak bilinmektedir. Daha sonra da askerlikten kaçmak için sahte rapor almaya çalışırken yakalanmıştı)

* 1996-97 sezonunda 34 maçta 2 galibiyet 27 yenilgi, 5 beraberlik alan Zeytinburnuspor, Türkiye Birinci Lig tarihinin 'en kötü performansı'na imza attı. (Vallahi hatırlıyorum o sezonu. Aslında birçok maçı iyi oynayıp kaybettiler)

* 2006 Dünya Kupası'na 2. Turda veda eden İsviçre, kalesinde hiç gol görmeden elenen ilk takım olarak kupa tarihine yazıldı. (GS'nin namağlup 2. olması gibi olmuş)

* 'Şampiyonlar Ligi'ndeki en süratli gol' David Trezeguet'ye ait. 1997-98'de Monaco forması giyen Trezeguet'nin şutu 157.33 kilometre hızla Manchester United ağlarıyla buluştu. (Yanlışlıkla birine çapsa sakat bırakır vallahi.)

* Rakip filelere 54 gol gönderen José Luis Chilavert, 'En fazla gol atan kaleci' olarak futbol tarihine geçti. Chilavert ayrıca hat-trick yapan tek kaleci. (Gollerin yaklaşık yarsı frikikten. Kaç senedir frikik golü atamayan Türkiye Süper ligi takımları var)

* 'En çok bacağı kırılan futbolcu' rekoru Just Fontaine'a ait. Kariyeri boyunca 4 kez ayağı kırılan Fransız golcü, 1962'de tekrar ayağı kırılınca futbolu bıraktı. (Zaten ikinciden sonra yalama olmuştur)

* G.Saray'ın efendiliğiyle tanınan eski oyuncusu Cüneyt Tanman ile Beşiktaş'ın 'Şifo' lakabıyla tanınan efsanesi Mehmet Özdilek, futbol kariyeri boyunca hiç kırmızı kart görmedi. (Hiç sarı bile görmeyen Lineker'den sonra pek de kayda değer sayılmaz)

* EURO 2008 Elemeleri'nde Almanya, San Marino'yu deplasmanda 13-0 yendi. Bu skor, Avrupa Şampiyonası Elemeleri'nde alınan 'en farklı sonuç' olarak tarihe geçti. (O San Marino'dan ilk golü bzim yememiz ve ayrıca o takımın İngiltere Milli takımına golü varken bizim olmaması içler acısıdır)

* Atatürk Olimpiyat Stadı, İstanbul BŞB.-Gençlerbirliği maçıyla 'En az seyirciyle oynayan 5. dev stat' oldu. 81 bin kapasiteli statta 9 Aralık'ta oynanan maçı sadece 50 kişi izledi. (Seyircisiz maçlarda bile tribünde daha çok adam oluyor be...)

* Tony Alexander Adams, 22 sene Arsenal forması giydi ve başka bir takıma transfer olmadan futbol hayatını bitirdi. (İstikrar ve takıma bağlılık. Acaba Bülent Korkmaz kaç yıl oynadı GS'de? O da başka takım görmedi çünkü)

* 1954'de Sandor Kocsis, 1958'te Just Fontaine ve 1970'te Gerd Müller aynı Dünya Kupası Finalleri'nde 2'şer hat-trick yaparak tarihe geçtiler. (Gerd Müller burada da sahnede)

* 'Dünyanın en hızlı hat-trick' rekoru Ross County'nin eski futbolcularından Tommy Ross'a ait. Ross 1964'te Victroia Park'ta oynanan maçta Nairn County karşısında 90 saniyede 3 gol kaydetti. (Yahu o kadar saniyede golden santraya top gitmez. Nasıl olmuş acaba!!!)

* Bournemouth'un Wrexham ile yaptığı maçta mücadeleye 84. dakikada giren ve 140 saniyede 3 gol atan James Hayter, 'İngiltere Futbol Ligi'nin en hızlı hat-trick yapan' ismi. Premier Lig'de ise bu rekor Robbie Fowler'a ait. Ünlü İngiliz yıldız 1994'te oynanan maçta 4 dakika 33 saniyede 3 gol kaydetmişti. Amerikan Futbol Ligi'nde en hızlı sürede hat-trick yapan isim ise o dönemde LA Galaxy forması giyen Harut Karapetyan. Karapetyan 1998'de oynadıkları maçta 5 dakika dolmadan Dallas Burn ağlarını 3 kez havalandırdı. F.Bahçe'nin Sırp yıldızı Mateja Kezman da, Alanyaspor maçında 4 dakikada hat-trick yaparak rekor kırdı. (Atanda mı maharet, yiyende mi şaşkınlık var bilemiyorum)

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Genç Yetenek Daha... Muhammet Demir


Nijerya'da düzenlenen 17 Yaş Alt Milli Takımlar Dünya Kupası'nda milli takımımız dün yaptığı maçta Kolombiya'ya penaltılarla yenilerekelendi. 90. dakikaya 1-0 önde giren milli takımımız 90+1'de bir anlık dikkatsizlikle basit br gol yiyerek maçın berabere btmesini önleyemedi. Uzatmalarda da gol olmayınca maç penaltılara gitti. Penaltılarını hepsini gol yapan Kolombiya, milli takımımızda Furkan Şekerci penaltıyı kaçırınca yarı finale yükseldi. (Furkan'ın kaçırdığı penaltıya ayrıca değineceğim).
17 yaş altı milli takımımızı Kolombiya karşısnda öne geçiren golü Muhammet Demir isimli oyuncumuz attı. Grup maçlarının tamamını değilse de bir kısmını izleme fırsatı buldum. Ve bu çocuk ilk baştan dikkatimi çekmişti. Bu turnuvada önceki maçlarda da 2 gol daha atan Muhammet sadece attığı gollerden dolayıdeil top hakimiyeti, mücadele gücü, top tekniği ve güçlü fiziği ile dikkat çekiyor.
10 Ocak 1992 doğumlu bu genç şu anda Bursaspor takımının oyuncusu. Sözleşmesi 2010 yılında bitiyor. Tabi ki büyük kulüplerimiz şimdiden girişimlere başlamış. Hatta ciddi bir rivayete göre Bursaspor'a gelmeden önce Fenerbahçe'ye önerilen bu genç yeteneği Fenerbahçe yaşı çok küçük diye almamış.
Geçen sene West Ham United Muhammet'i Yaz Kampına davet etmiş. Ancak o dönemde sakat olduğu için gidememiş. Her ne kadar büyük kulüplerimiz peşinde olsa da Karadeniz Ereğli Belediyespor'da yetişen ve 2007'den bu yana Bursaspor forması giyen Muhammet yabancı, özellikle de İngiliz kulüplerinin gözdesi durumunda.
Bırakın genç yetenekler yetiştirip fırsat vermeyi birçok genç oyuncuyu baka takımların elinden aıp yok olmalarına sebep olan büyük kulüplerden birisine gitmektense umarım Avrupa yolunu tutar ve bu yeteneğini geliştirerek ülkemizi Avrupa'da temsil eder.
NOT: Maçta penaltıyı kaçıran tek oyuncu Furkan Şeker'di. Beşiktaş alt yapısından... Penaltı tabi ki kaçar. Dünyanın en iyi isimleri bilekaçırıyor. Ancak daha penaltıya gelirken tekmeliklerini çıkarmış, tozluklarını bileklerine kadar indirmiş görünce çok ciddiyetsiz gördüm. Topun başına geçince duruşu, yakın çekimde gördüğüm bakışı ile kaçıracak dedim kendi kendime ekran karşısında. Nitekim çok çok ciddiyetsiz ve kötü bir vuruşla kaçırdı. Ben bunu görünce acaba bu genç yetekleri sadece teknik olarak değil ayrıca psikolojik açıdan da yeterince iyi yetiştiriyor muyuz diye düşündüm!!!

3 Kasım 2009 Salı

Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır!!!

Bu blogta Ercan Saatçi ve Metin Özülkü olayına girip girmemekte tereddüt ettim aslında. Ama dünkü "Son Kale" programını izleyince birkaç şeye değinmeden geçemedim.
Öncelikle gerçekleşen olay neresinden bakarsanız hoş değil. Hangi takımın taraftarı olursanız olun, rakip takım taraftarı olduğunu bildiğiniz bir gazeteci, müzisyen, sinema sanatçısı veya ünlünün tuttuğunuz takım aleyhinde böyle küfürler sarf ettiği bir video internete düştüğünde sinirlenir ve tepki gösterirsiniz. O nedenle bu videodaki geçen konuşmaları tasvip etmek mümkün değil.

Ancak birçok kişinin (ki bunların içinde birçok basın mensubu var) burada videodaki konuşmalardan çok bunu piyasaya sürülmesine tepki göstermesi bana biraz ilginç geldi.

Denebilir ki "yahu herkes rakip takım hakkında küfürler ediyor. Buna tepki göstermek anlamsız." Buna büyük ölçüde katılırım. Ancak normal bir vatandaşın küfür etmesi ile tanınan, televizyon ve gazete gibi unsurlarla insanlara ulaşan kişilerin küfür etmesi, hele ki bunu kamera karşısında yapması normal değil.

Ama benim takıldığım kısmı bu da değil. Herkesin de bildiği gibi bu kayıt 3 sene kadar önce yapılmış. Bir müzik programının çekimlerinde yaşanmış konuşmalar. 3 sene piyasaya düşmemiş. Kadir Çetinçalı bir yazısında bahsetmiş ama görüntü ve detay olmayınca çok dikkat çekmemiş. Kaldı ki detay olsa da bu kadar tepki çekmezdi bence. Neden mi? Çünkü 1 hafta öncesine kadar Ercan Saatçi zaten herkes için fanatik bir Fenerbahçe taraftarı ve o yanının ağır bastığı yazılar yazan eski bir müzisyendi. Bu vasıftaki birinin küfürleri çok da önemsenmezdi. Kaldı ki Ercan Saatçi yıllar önce bir Fenerbahçe şampiyonluk kutlaması sırasında bundan çok daha fazla sayıda küfürü, elinde mikrofonla futbolcularla beraber sarf etti ve bunlar da kameralara yansıdı. O zamanda çok az bir tepki ile geçildi. Nitekim aynı ağırlıktaki küfürleri o programda savuran Metin Özülkü, Saatçi kadar tepki çekmedi. Bunun sebebi de Metin Özülkü'nün zaten fanatik Fenerbahçeli bir müzisyen olması.

Ancak Ercan Saatçi kısa bir süre önce Hürriyet gibi büyük bir gazetenin Spor Servisi Müdürlüğüne getirildi. Ve bu sıfatla birlikte artık konumu değişti. Artık gazetecilik etiği ve spor ahlakı açısından tarafsız yayınlar yapması gereken bir kurumun ve birimin başında. İşte o zaman bu görüntüler bir anlam kazandı. Bu görüntülerle birlikte Ercan Saatçi'nin yeni görevinde tarafsız olamayacağı düşüncesi dayanak buldu.

Sözün özü burada mesele Ercan Saatçi'nin küfür etmesinden daha çok o küfürleri eden birinin bulunduğu konuma uygun bir kişi olup olamayacağının sorgulanmasıdır. Aynı başbakanın, başbakan olmadan yıllar önce Cumhuriyet ve laiklik karşıtı söylemlerinin hiçbir anlamı ve çok etkisi yokken başbakan olduktan sonra ortaya çıkması ve anlam kazanması gibi. Nasıl ki başbakanın, başbakan olmadan yıllar önce söylediği bazı sözlerin tarafsız ve ülkenin genelini saran bir yapıda olamayacağının sorgulanmasına yol açtığı gibi Saatçi'nin de aldığı görev nedeniyle bu küfürlerin sorgulanması normal karşılanmalıdır.

Saatçi dünkü programda "bu konuşmaları yaparken kayıtta olduğumuzu bilmiyorduk, bu görüntüler kendimizi güvende hissettiğimiz bir arkadaş sohebtinde yapıldı. Mahremimize girildi ve bu görüntüler sızdırıldı. Ben mağdurum" gibi bir açıklama yaptı. Maalesef bu açıklamalar haklı olmadığı gibi doğru da değil. Çünkü videoda Metin Özülkü "Biraz da futboldan bahsedelim" diyor ve bu sözün arkasından küfürler başlıyor. Yani burada sıra futbola gelen kadar başka konular konuşulduğu ve bunların kayıt edildiği anlaşılıyor. Dahası küfürlerin arkasından Özülkü "bunları kesebilecek miyiz" diye çekim ekibindekilere soru soruyor. Buradan da bir kez daha ispatlanıyor kayıtta olduklarını bildikleri. Kaldı ki kayıtta olmasalar bile bu konuşmaları yaparken çekim ekibinden birkaç kişi onların yanında. Bu durumda nasıl mahremiyetten söz edilebilir ki?!
Burada benim haklı bulabileceğim tek husus bu videonun sunuluş biçimi. İsimsiz şekilde internete konacağına birisi çıkıp, "Bakın böyle görüntüler var, bu küfürleri eden birisi nasıl gazetede tarafsızlık ilkesini koruyabilecek, bu mümkün değil" gibi söylemelerde bulunsa işte o zaman çok daha doğru olurdu.
Ama usül ne kadar doğru olmasa da "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" misali olanı görmezden gelmek de hem Galatasaray camiasına hem de ilkeli ve ahlaklı basın mensuplarına haksızlık olur.
Son olarak bu olayın dışında Ercan Saatçi'nin Hürriyet gazetesindeki göreve getirilmesine başka gerekçelerle mualif bir yazı olarak ligtv.com.tr sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Cem Kurel'in yazısını okumanızı tavsiye ederim. http://www.ligtv.com.tr/Yazarlar.aspx?r=1&hid=63461

Masa Futbolu... Ya da Daha Bilindik İsmi İle LANGIRT...

Hangimiz o masaların başına geçmedik ki!!! Hangimiz masanın yanında, demir çubukların başına konmuş plastik ya da kauçukları kavradığımızda; masadaki esas duruştaki adamlara hükmederken hangimiz hem teknik direktör duygusunu hem de tüm adamları kontrol ederek sahadaki futbolcu rolünü üstlenmedik ki...

Küçükken topa daha hızlı vurabilmek için fırfır denen stille o kauçukları döndürürken o adamların da başı dönüyordu. Ama o dönüş sırasında top adamlardan birinin ayağına denk gelince son sürat şutlar gerçekleşiyordu. Hele bir de top kaleye girip o müthiç çarpma sesi duyulduysa değme keyfimize.

Yaşlar ilerleyip biraz daha iddialı maçlar başladığında "Fırfır yok, fırfır yok" sözleri ile sınırlılıklar geldi. Aslında bu fırfır olmama durumu sınırlılıktan kurtulmaktı. Çünkü fırfır yapmayınca topa hükmetmek için daha çeşitli teknikler kullanmak hasıl oldu. Hatta paslar, duvarı kullanarak çekilen şutlar, fırfır yapmadan daha sert vurmak için bilek hareketleri gelişti. Bazen de maçlar çiftli takımlar halinde oynandı. Tabi genelde herkes ilerde oynayan oyuncuları kontrol etmek istediği için çiftli maçlarda sorunlar çıkıyordu ama yine de her golde değişme gibi yöntemlerle bu sorunlar aşıldı.

Langırt ile ilgili daha teknik bilgileri içeren başka bir yazı yazacağım. Artık uluslararası federasyonu ve turnuvaları olan, atari salonlarından profesyonel oyuna dönüşen langırtın kuralları, saha ölçüleri ve başka detay bilgiler o yazıda yer alacak. Hatta langırttaki bazı vuruş tekniklerinin (çekiç vuruşui yılan vuruşu, tik tak vuruşu,ters-düz kepçe vuruşu vs.) videolu anlatımları da olacak yazıda.

Ama bu yazının içeriği biraz daha farklı. Bu yazıyı yazma sebebi gelişen teknoloji, estetik ve malzemelerle birlikte langırt masalarında oluşan son örnekler.

10 tane en iyi langırt masası seçmiş bir internet sitesi. İşte o masalardan benim seçtiklerim:


En iyi dizayn ödülü almış çok estetik bir masa... Adamlar adam değil!!!

Bir bira markasının reklamı için hazırlanan masa. Bu masada maç bitmez...

İngiliz el yapımı. Kahve masası ve sehpa olarak da kullanılıyor. Zemin ve üstü cam.

Oynayacak arkadaşı olmayanlara bilgisayarla langırt oynama fırsatı.

Bu da gerçek insanlarla oynanan şişme langırt sahası.
Diğer modelleri, bu modellerin detay açıklamalarını ve tüm modellerin kendi internet sitelerini http://www.oobject.com/category/top-10-oddball-foosball-tables adresinden görebilirsiniz.

Dünyanın İlk 3D Maç Yayını Yapıldı...

Teknoloji her geçen gün ilerliyor. Bizler gibi hayatının önemli bir kısmını futbola ayıran, tuttuğu takımların evinde ve birçok yakın deplasmanlarda oynanan maçlarını tribünden izlemeye çalışanlar, kalan maçları ekran karşısında izleyerek o heyecanı yaşıyor.

Televizyon yayınları da özel kanalların çıkışı ve yayın ihalelerinden sonra her geçen zaman gelişerek ilerledi.

Önce çok kameralı çekimler hayatımıza girdi. Pozisyonları çok farklı açılardan izlemek heyecan verdi. Sonra ters açı kameraları, yakın çekim kameraları, ofsayt kameraları, hareketli kameralar gibi kameralara bağlı gelişmeler oldu. Son dönemde ise HD kanalların çıkması ile çağ atlama sayılan bir gelişme oldu. Görüntü kalitesinin çok mükemmel olduğu, daha canlı görüntülerle HD keyfini çıkararak maç izlemek normal yayınlardan çok daha heyecan vericiydi.

Ama daha HD kalitesi yaygınlaşmadan dünyada bir ilk yaşandı maç yayınları konusunda. İşte konuyla ilgili haber metni:

"Meksika’nın başkenti Mexico City şehri, dünyanın en ilginç futbol maçlarından birine ev sahipliği yaptı. Azteca stadyumunda 25 Ekim pazar günü yapılan maç dünyanın ilk 3D yayınlanan maçı oldu. America ile Guadalajara arasında oynanan maçta America, Kolombiyalı futbolcu Aquivaldo Mosquera’nın erken gelen gölüyle maçı 1-0 kazandı.

Maçı izleyenlerin yorumları da hayranlıkla dolup taştı. Guadalajara ve Monterrey’deki hayranlar maçı yerel sinemalarda 3D olarak izlediler.

Maçı 3D yayınlayan Televisa kanalı Meksika Apertura turnuvasının finalini de bu şekilde yayınlayacağını açıkladı. Öte yandan, İngiltere'de Sky televizyonu 2010 yılında üç boyutlu yayın yapan bir kanal açacak. Üç boyutlu görüntüler yakın gelecekte yavaş yavaş evlerimize adım atmaya başlayacak gibi gözüküyor."

Sinemada 3D gözlüklerle izlediğim filmlerin gerçekliğini düşününce 3 boyutlu maç izlemenin gerçekten inanılmaz keyifli olacağını düşünüyorum.

Bakalım bundan sonra sırada ne olacak?!!

22 Ekim 2009 Perşembe

Demirören ACADEMY'i mi temizleyecek!!!

Bugün, internet sitelerindeki spor haberlerine bir göz atayım dedim. Bir ara da maraton.com.tr'ye baktım.
Haber başlıklarından birisi de "BEŞİKTAŞ'TA 'TEMİZLİK' BAŞLADI!" idi.
Buraya kadar bir ilginçlik yok tabi ki. İlginçlik haberde kullanılan fotoğraf ve fotoğraftaki pankarttaydı.
İşte sitede kullanılan fotoğraf!!!


Fotoğrafın yanındaki haber ise şöyle:
Sabah Gazetesi'nin haberine göre, Moskova dönüşü uğradığı yumurtalı saldırı ve İnönü Stadı'nda çıkan kavgaların ardından, "Tribünleri temizleyeceğim" şeklinde açıklama yapan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, operasyonu Almanya'da başlattı! Başkanın sert sözleri sonrası Wolfsburg karşılaşmasına hiçbir tribün liderinin götürülmemesi dikkat çekerken, bu durum "Temizlik başladı" yorumlarına neden oldu. Başkan Demirören'in, İnönü Stadı'ndaki maçlarda da herhangi bir olay yaşanmaması için özel önlemler almaya devam edeceği öğrenildi. Bu arada başkanın temizlik operasyonuna rağmen, dün Almanya'da da Beşiktaşlı taraftarlar protestoya devam etti. Wolfsburg Arena'yı tezahüratlarıyla inleten siyah-beyazlılar, ilk yarının sonunda, "Temizlesene temizlesene Almanya'yı da temizlesene.. Yeter Yıldırım Demirören yeter.." diye bağırdılar.

ACADEMY'nin ortaya çıkışını ve bünyesindeki birkaç arkadaşı tanıdığım için önce yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Sonra düşündüm. Acaba fotoğrafı koyarken gazeteler hiç mi dikkat etmiyor? ACADEMY pankartını oraya koyarken "Kimdir bu adamlar?", "Ne yaparlar?", "Kime karşı, kimin yanındadırlar?" diye bakmaz bir haberci?

Uzun lafın Sayın Demirören fazla zorlamasın... ACADEMY'deki dostlarım gibi gerçek Beşiktaş taraftarlarının temizlenmeye ihtiyaçları olmadığı gibi onları temizleyecek temizlik malzemesi de henüz icat edilmedi.

Sanırım sayın Demirören temizliğe kendi koltuğundan başlamalı. Yerine gelecek başkana temiz bir koltuk bırakmış olur böylece.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Doping Kavgası Üzerine

Fenerbahçe'nin geçen seneki final serisinde Efes Pilsen'li Kerem Gönlüm'de doping çıkmasından sonraki açıklamaları üzerine Efes Bira Grubu'nun global markası Efes Pilsener'in, ULEB Avrupa Ligi ana sponsorluğunu 3 yıl uzatması konusuyla ilgili The Ritz Carlton Otel'de düzenlenen toplantıda, Efes Pilsen Kulübü Başkanı Tuncay Özilhan bir cevap verdi.

Buraya kadarı bir gazete haberi niteliğinde.

Şimdi Tuncay Özilhan'ın uzun konuşmasından bazı alıntılar yapalım...

-''Kerem Gönlüm konusunda hukuki sürecin devam ediyor olması nedeniyle, bugüne kadar basın bültenleriyle kamuoyunu bilgilendirmenin dışında bir açıklama yapmadık. Ancak Aziz Yıldırım'a atfen dün yayınlanan haberlere cevap verme zorunluluğunu hissediyorum. Aziz Yıldırım, çizmeyi aşmıştır. Kendisini aklı selime davet ediyorum''

-''Türk basketbolunun 33 yıldır hizmetinde olan, başarıları ve gerçekleştirdiği ilkleri ile anılan, yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da ULEB Avrupa Ligi, FIBA ve NBA nezdinde itibara sahip Efes Pilsen Kulübü ile ilgili bilgilerini gözden geçirmesinde fayda görüyorum. Eğer arzu ederse, basketbol tarihimizin 100 yılını anlatan ve camia tarafından çok beğenilen kitabımızı kendisine gönderebilirim. Böylece, Fenerbahçe takımında geçmişte ve günümüzde forma giyen basketbolcuların bazılarının çocuk yaşta geldikleri Efes Pilsen Kulübü'nden yetiştiklerini, bugün NBA ve Avrupa takımlarında başarıyla forma giyen sporcularımızın Efes Pilsen'den geçtiklerini de öğrenmiş olur. Ayrıca yine Efes Pilsen Kulübü'nün altyapısından başlayarak (A) takıma kadar yükselmiş, başarılar kazanmış, sadece Türkiye'de değil, Avrupa'nın büyük kulüplerinde antrenörlük yapmış ve yapmakta isimlerden de haberi olur.''

-"Kerem Gönlüm'de tespit edilen ''Cathine'' maddesinin hangi yolla alındığı konusunda bilgileri bulunmadığını ifade eden başkan Özilhan, şunları kaydetti: ''Araştırıyoruz. Bu işi bilenlere, farmokologlara danışıyoruz. Bildiği olan varsa gelsin paylaşsın. Ne olduğunu birlikte ortaya çıkaralım. Şunu açık ve net söylüyorum, Efes Pilsen Kulübü kurumsal yapısı ve etik anlayışı ile tanınmış bir kulüptür. Organize işlerin içinde hiçbir zaman olmamıştır. Asla olmayacaktır. Ne olduğunu, nasıl olduğunu araştırıyoruz. Bulduğumuzda da gereğini yapacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Kaldı ki Aziz Yıldırım önce kulübünün basketbol, voleybol, yüzme ve kürek gibi branşlardaki doping sabıkalarına baksın. Hatırlamakta zorluk çekerse, internette yapacağı kısa bir gezinti, anılarını tazelemesini sağlayacaktır.''

-"Aziz Yıldırım'ın söylediği ileri sürülen, ''Bir salon bile yapmadılar'' sözlerine değinen Tuncay Özilhan, ''Keşke sadece salon yaparak spora katkı yapılabilseydi. Evet, Fenerbahçe Kulübü salon yapıyor, ama biliyor musunuz ki, o salon aslında yapılması planlanan alışveriş merkezinin yan unsuru. Yani yapılacak alışveriş merkezinden jenere edilecek para ile yapılacak bir yatırım. Arsası da hediye ve tahsisli. Aynı şartlarla biz de bir salon yapmaya hazırız'' cümleleriyle yanıt verdi. "

Daha başka sözler de var ama bence en çarpıcı olanları seçtim.
En çok da son iki açıklama bölümleri dikkatimi çekti. Birisi Fenerbahçe'de meydana gelen doping vakalarına gönderme, diğeri ise Fenerbahçe'nin spor salonu yaptırması ile ilgili sözler.

Seyrantepe'deki stad inşaatı, Beşiktaş'ın stad inşaatı, Beşiktaş'ın plazaları ve yine Galatasaray'ın son günlerde aldığı antreman tesisleri arazisi ile ilgili en ufak iddiaları manşetlerine taşıyan basının bu sözlerin arkasını araştırıp nasıl haberler yapacağını gerçekten çok merak ediyorum.

Ben geçmişe dönük birkaç gazete haberi (genelde küçücük yerlere sıkışmış haberler) ekleyeyim başlangıç olarak.

- "Fenerbahçe'ye Yüzmede Doping şoku: Fenerbahçeli milli yüzücü Gizem Papila’da, rekor kırdığı yarış sonrası yapılan kontrolde yasaklı klenbuterol maddesine rastlandı."

- "Fenerbahçe'de doping skandalı: Fenerbahçe forması giyen 18 yaşındaki milli atlet Anıl Şenova'nın, geçen yıl Bursa'daki Türkiye Yıldızlar Şampiyonası'nda girdiği doping kontrollerinin pozitif sonuçlandığı ve genç sporcunun 2 yıl pistlerden men cezası aldığı öğrenildi."

- "Kürekte büyük Skandal: Fenerbahçeli kürekçinin doping numunesinde "esrar" maddesine rastlanınca milli takım kadrosundan çıkarıldı. Ancak Özkan Özdek adlı sporcu İtalya'da, hem de bir başkasının yerine yarıştı. İkinci gün durumu farkeden Dünya Anti-Doping Ajansı(WADA), sporcuları organizasyondan çıkarttı. Federasyon bu sporcunun kontrolünde esrar maddesi çıktığını Fenerbahçe Kulübü'ne bildirmesine rağmen, Fenerbahçe Kulübü ilginç yollar deneyerek Özkan Özdek'i hafta sonunda gerçekleştirilen İtalya'daki Piediluco Kürek Yarışları'nda yarıştırdı."

- "Fenerbahçe'nin basketbolcusunda DOPİNG çıktı...: ULEB Avrupa Ligi'nde 13 Aralık 2006'da Fenerbahçe'nin Aris takımı ile oynadığı maç sonrası Kambala'dan alınan idrar örneğinde, doping maddesine rastlanıldığı öğrenildi. (Bu doping nedeniyle 24 ay ceza aldı.)"

- "Burak Hascan, yani Fenerbahçe'nin takım kaptanı 21 Nisan 2007'de doping yaptığı gerekçesi ile önce iki yıl men cezası almış, tahkime yaptığı itirazı sonucu da bu ceza 10 aya indirilmiş. Aynı Burak Hascan yani Fenerbahçe voleybol takımı kaptanı 29 Nisan 2008 tarihinde yani dopingli yakalandığından 373 gün sonra bir kere daha dopingli çıkıyordu.Bunun sonucunda da yukarıda verdiğimiz 9 Ekim 2008'de ömür boyu cezaya çarptırılıyordu. Burak Hascan'ın kullandığı maddenin adı da Norandros Terone'dir.
NOT: Bu haberler, bu sporcuları karalamak yada ifşa etmek amacıyla değil; Tuncay Özilhan'ın gönderme yaptığı gazete haberlerini örneklemek için konmuştur. Bu sporculardan incelemesi hala devam edenler olabilir. Ancak buradaki sorun da zaten Tuncay Özilhan'ın henüz cezası belirlenmemiş bir sporcu hakkında Fenerbahçe Kulübü başkanının açıklamalar yapmasını eleştirmesidir. Suçu sabitlendiğinde ve cezası netleştiğinde Efes Pilsen'in takınacağı tavır belli olmadan sporcuyu ve kulübü karalayıcı söylemlerin yanlışlığıdır. Nitekim bu yazıya yapılan yorumda da yapılan eleştiri henüz suçu ve cezası sabitlenmemiş bir sporcu hakkında Kürek Federasyonu başkanının yaptığı aleyhte açıklamadır. Bu yazının yazılma sebebi de sadece gazete haberlerine ve bazı kişilerin yorumlarına dayanarak sporcuları ve kurumları eleştirmenin, karalamanın, yargılamanın ve ithamlarda bulunmanın yanlışlığına dikkat çekmektir. Efes Pilsen kulübünü ya da Kerem Gönlüm'ü savunmak değil. Kerem Gönlüm örneğine çok benzeyen Kaspars Kambala olayında da oyuncu Fenerbahçe'de oynadığı dönemde doping kullandığı sebitleşmiş, aldığı ceza sonrasında Fenerbahçe kendisi ile sözleşmesini fesh etmiştir. Bu olayda da kulübü suçlamak ve Organize Doping iddiasında bulunmak kimsenin hakkı olmadığı gibi Efes Pilsen kulübü ile ilgili de henüz sonuçlanmamış bir sürecin ortasında bu tip yorumlar yapmanın yanlışlığıdır vurgulanmak istenen.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Şampiyonlar Ligine Bakış


Bilindiği gibi Çarşamba günü Beşiktaş Şampiyonlar Ligi grup maçında CSKA Moskova'ya konuk olacak.


Şampiyonlar Ligi hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra ilginç ve önemli istatistiklerden bahsedelim biraz...


Avrupa Şampiyonlar Ligi UEFA'nın en prestijli kulüpler arası organizasyonudur. Eski adı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (Kupa 1) olan kupanın adı 1992-93 sezonunda bugünkü şekline ve adına kavuştu. Fransız spor gazetesi L’Equipe’in önerisiyle başlayan bu futbol şölenininde ilk final 13 Haziran 1956’da Real Madrid ile Stade Reims (Fransa) arasında oynandı ve Real Madrid 4-3 lük bir skorla kupanın ilk sahibi oldu. Real Madrid ilk beş sezon kupayı kazanarak Avrupa futboluna damga vurdu. Ancak aradan geçen yarım yüzyılda Şampiyon Kulüpler Kupası’nın çehresi çok değişti. Güney Avrupa takımlarının üstünlüğünü önce İngilizler sonra Hollandalılar kırdı. İngiliz takımlarının 1985’e kadar süren hakimiyeti ise Heysel faciasıyla kesildi.

1992’den sonra Avrupa’nın bir numaralı kupası tamamen nitelik değiştirdi: Şampiyonlar Ligi ismini aldı ve prestijin yanı sıra her yıl sponsorlardan ve yayıncılardan elde edilen 750 milyon İsviçre Franklık (yaklaşık 600 milyon dolar (2005 yılı neticesindeki görünüş)) bir gelirle en çok para kazandıran futbol turnuvasına dönüştü. Şampiyonlar Ligi finali sadece birinci sınıf stadyumlarda oynanıyor ve tüm dünyanın izleyeceği bir gösteri gibi organize ediliyor.

Aslında Şampiyonlar Ligi'nin 1992'den önceki Şampiyon Kulüpler Kupası dönemi de keyifli bilgiler içeriyor. Ama ben bu yazıda sadece Şampiyonlar Ligi adıyla oynanan dönemle ilgili bilgiler vereceğim.

Şampiyonlar Ligi İstatistikler ve İlginç Bilgiler

Şampiyonlar ligi kupası 7.5 kg olup, 62 cm boyu vardır.

Şampiyonlar Ligi'ndeki en farklı skorlara bakıldığında maalesef listenin ilk sırasında bir Türk takımı, Beşiktaş var...
Siyah-beyazlılar, 2007-08 sezonunda mücadele ettikleri
Şampiyonlar Ligi`nde, 6 Kasım 2007`de deplasmanda karşılaştıkları İngiltere`nin Liverpool takımına 8-0 yenilirken, bu skor Şampiyonlar Ligi`nin en farklı galibiyeti olarak da tarihe geçti. Beşiktaş, ilk yarısını 2-0 geride kapadığı maçın ikinci yarısında 6 gole engel olamayınca sahadan 8-0 yenik ayrıldı ve bu sonuç Şampiyonlar Ligi`nin en farklı yenilgisi oldu. "Kara Kartallar" ayrıca 2000 yılında yine bu ligde yine bir İngiliz takımı olan Leeds United karşısında da 6-0 yenilirken, bu mağlubiyet de Şampiyonlar Ligi`nin en farklı mağlubiyetleri arasında yer aldı. İngiltere`nin Arsenal takımının Çek Cumhuriyeti`nden Slavia Prag`ı 7-0, İtalya`nın Juventus takımının da Yunanistan`ın Olympiakos ekibini yine 7-0 yendiği karşılaşmalar da Şampiyonlar Ligi`nin Liverpool-Beşiktaş maçından sonraki en farklı galibiyetleri oldu.

Şampiyonlar Ligi`nde en çok forma giyen oyuncu
Real Madrid`in kaptanı Raul Gonzales oldu. Raul, 123 maçla ilk sırada yer alırken, Fenerbahçe`nin Brezilyalı yıldızı Roberto Carlos, 120 maçla ikinci sırada yer aldı. Manchester United`ın İskoç futbolcusu Ryann Giggs ise 114 maçla üçüncü sırada bulunuyor.

-EN ÇOK GOL ATAN DA RAUL-

1992-93 sezonundan itibaren Şampiyonlar Ligi adı altında oynanmaya başlayan organizasyonda en çok gol atan futbolcu da Real Madridli Raul Gonzales. Raul, oynadığı 123 maçta 64 gol atarken, PSV Eindhoven, Manchester United ve Real Madrid`de forma giyen Hollandalı futbolcu Ruud Van Nistelrooy, 56 golle ikinci sırada yer aldı. Barcelona`da oynayan Fransız futbolcu Thierry Henry ise Monaco, Arsenal ve Barcelona formalarıyla 50 gol atarak, 3. sıraya yerleşti.

-EN HIZLI GOL
MAKAAY`DAN-
Şampiyonlar Ligi`nin en hızlı golünü Hollandalı futbolcu Roy Makaay attı. Makaay, Alman takımı Bayern Münih`in 7 Mart 2006`da İspanya`nın Real Madrid takımını 2-1 yendiği maçın henüz 10.03`üncü saniyesinde gol atarak, bu turnuvanın en hızlı golüne imza atmış oldu.

-BİR SEZONDA EN ÇOK GOL ATAN
NİSTELROOY-
Şampiyonlar Ligi`nde bir sezonda en çok gol atan futbolcu Hollandalı Ruud van Nistelrooy oldu. Nistelrooy, Manchester United`da forma giyerken 2002-03 sezonunda 12 gol atarak, bir sezonda en çok gol kaydeden futbolcu olarak tarihe geçti.

-BİR MAÇTA 4 GOL BİRDEN ATANLAR-
Şampiyonlar Ligi`nde bir maçta 4 gol birden atan 5 futbolcu bulunuyor. Marco Van Basten, Simone Inzaghi, Dado Prso, Ruud Van Nistelrooy ve Andriy Shevchenko (Fenerbahçe'ye karşı) bir maçta 4 gol atan futbolcular olarak dikkati çekti.

-EN HIZLI "HAT
TRICK"-
Ligde en hızlı "Hat Trick"i Blackburn Rovers forması giyen Mike Newell yaptı. Newell, 6 Aralık 1995`te oynanan Rosenborg maçında 9 dakikada 3 gol birden atarak, en hızlı "Hat Trick" yapan futbolcu oldu.

En genç gol atan futbolcu, 1 Ekim 1997`de Rosenborg-Olympiacos maçında, fileleri havalandıran Peter Ofiriquaye olurken, bu futbolcu gol attığında 17 yaş 195 günlüktü. Barcelona`nın genç yıldızı Bojan Krkic de Schalke 04`ü 1-0 yendikleri maçta 17 yaş, 217 günlükken gol attı ve bu kategoride 2. sırayı elde etti.

-
SEEDORF, 3 FARKLI KULÜPTE 4 KUPA KAZANDI-
Şampiyonlar Ligi`nde rekorlara genelde Hollandalı futbolcular sahip olurken, yine bir Hollandalı olan Clarence Seedorf, 3 farklı kulüpte 4 kupa kazanan tek futbolcu olarak tarihe geçti. Seedorf, 1995`te Ajax, 1998`de Real Madrid, 2003 ve 2007 yıllarında ise Milan formalarıyla Şampiyonlar Ligi kupalarını kaldırmayı başardı.

-KUPA 1`İ KAZANAN EN YAŞLI VE EN GENÇ TEKNİK DİREKTÖR-
Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi`ni kazanan en genç teknik adam Jose Villalonga olurken, en yaşlısı ise Raymond Goethals. Real Madrid, 1956 yılında kupayı kazanırken teknik direktörü Villalonga henüz 36 yaşından 185 gün almıştı. Olympique Marsilya`nın 1993 yılında kazandığı kupada takımın başında olan Belçikalı Raymond Goethals ise 71 yaş 232 gün ile kupayı kaldıran en yaşlı teknik direktör oldu.


Kupayı Şampiyonlar Ligi adı altında en çok kazanan takımlar 3'er kez ile Real Madrid, Milan ve Barcelona oldu...

25 Eylül 2009 Cuma

Bir merhaba, bir tebessüm...

Rakamla 10 blogunun yeni yazarı olarak kabul edilmekten duyduğum keyifle Herkese Merhaba...

Bu merhaba yazısında bir fıkra ile tebessüm yaratarak başlamak istedim. Tabi ki fıkranın konusu taraftarlık.

Umarım herkesin hoşuna gider...

Bir Galatasaraylı, bir Beşiktaşlı ve bir Fenerbahçeli,
Arabistan'da yasak olmasına rağmen bir otelde içki içerken yakalanır. Mahkemeye çıkarılırlar. Karar İDAM! Bizimkiler itiraz ederler ve karar ömür boyu hapis cezasına çevrilir. Ama o gün bayrama denk geldiği için Kral Hazretleri ömür boyu hapsi kaldırıp hepsine 20 kırbaç cezası verir. Bizimkileri sempatik bulduğu için de bir kıyak daha yapıp herkese acıyı hafifletmek için bir istek hakkı tanır. Galatasaraylı, "Sırtıma bir yastık bağlayın" der. 10 kırbaçtan sonra yastık paramparça olur ve pek fayda etmez. Uyanık Fenerbahçeli bunu görünce, "Sırtıma iki yastık bağlayın" der. Ama iki yastık bile 20 kırbaca dayanmaz. Sıra Beşiktaşlıya gelince Kral, "Bak Beşiktaşlı sana acıdım, bu yıl ligde durumunuz kötü, teknik direktörlerden çok çektiniz... Bu yüzden sana iki istek hakkı veriyorum" der... Beşiktaşlı bunun üzerine "O zaman bana 40 kırbaç vurulsun" deyince herkes şaşkına döner. Kral Hazretleri, "Peki ikinci isteğin nedir?" diye sorar... Beşiktaşlı pis pis sırıtır ve ekler; "Fenerli'yi sırtıma bağlayın!"