Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2016 Pazar

Bir Elde Biramız, Bir Elde Rakımız

Sezonun son Beşiktaş maçından eve dönmüştüm. Ligin sona ermesiyle Ağustos ayına kadar hafta sonları evde olacak olmam onu sevindirdiği için yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. O gün maçın kaç kaç bittiğini bile sormamıştı ama şampiyon olmadığımızı biliyordu. Daha Pazartesi gününden Cumartesi-Pazar için planlar yapılmaya başlamışken telefonum çaldı; "Abi maçlar İstanbul'da..."


1997'de üniversite için Eskişehir'e giderken yanımda götürdüklerimden biri de Akmar Pasajı'nın yanındaki Kadıköy Çarşısı'nın en alt katındaki spor mağazalarından birinden aldığım Milan formasıydı. O zamanlar kulüp ürünlerinin satışlarının yapıldığı mağazalar yok. Tuttuğun takımın formasını almak kolay değil. Onun yerine renkleri tutan bir yabancı takımın formasının çakması ile idare ediliyor. Beşiktaş'tan ayrı kalmak koyarken, futbolu ekranlara sığdırmakla kalamayacağım için  yıllarımı geçireceğim şehrin takımının tribünlerine karışacağımı hissederek ben de kırmızı-siyahlı formayı bavula koymuştum.

Yine azınlıktaydık kampüste. Eskişehir'in ayazında boyunlara dolanan siyah-beyazlı atkılardan tanınan Beşiktaşlılara kafamla selam verirken ilk Beşiktaş maçını tesadüfen girdiğim bir kahvede yanyana dizilmiş sandalyeler üzerinde bir elimde çay, diğeriyle sigara dumanından sebep gözlerimden süzülen yaşları sile sile izlemiştim. Çömezdim ve öğrenci mekanını bulamadığım için yerel bir kahvede nüfus kağıdında Eskişehir yazanlarla izliyordum maçı. Yediğimiz bir gol sonrası ağladığımı düşünerek bana dönüp "Üzülme delikanlı, futbol bu. Bak biz nerelere düştük ama yine fırtına gibi eseceğiz ve bir gün döneceğiz bu lige" demişti biri.

Daha sonraları az da olsa Beşiktaşlılarla izleyebileceğim yerleri keşfettim. Daha çok Beşiktaşlı ile tanıştım. Hatta üçüncü sınıfta grup kurarak İstanbul'a ve diğer illere otobüs bile kaldırmaya başlamıştık. Bir yandan Beşiktaş'ı kovalarken, öğrencilik ve maddiyat sebebiyle sürekli gidemediğimden , yeşil çimler ve tribünlere olan  hasretimi dindirmek için de Eskişehir Atatürk Stadı'nda alıyordum soluğu. Kabak çekirdeğimi kendim getirerek, gazete kağıdından şapka yapan amcaların, kıçının altına koyacağı minderi kolunun altında taşıyanların, maç başlayana kadar yanında çocuğunu uyutanların arasında, açık tribünde maçları izlerken gözlerim hep karşı kapalı tribünlerde yer alan bir avuç güruhtaydı. Tüm tezahürat oradan çıkıyor ve kendine özgü besteleriyle fark yaratıyorlardı.

Gel zaman git zaman o güruha ben de dahil oldum. Bir çok arkadaşlık kurdum ve ne sezon açılışlarında pankart bağlamışlığım, ne Kızılcıklı Caddesi'ne bayrak asmalarım kaldı. Beşiktaşlıydım onların arasında ama tribünü seviyorduk hepimiz. Siyahın yanına beyazı koyarken ben, kırmızıydı onların kalplerine giden yollar. Takım çok kötüydü. Maça gelen yoktu. 'Çay parasına bilet' başlığıyla tribüne çağrıda bulunuyordu yerel basın. Belki de işte tam bu zamanda katılıdığım için aralarına en sevdalıları, en delikanlılarıyla tanılmıştım hep. "Arkanızda biz varız, biz taraftarlar. Bitsin artık bu hasret, gelsin başarılar" derken neredeyse Süper Lig'den, bir alt lige, oradan da ikinci lige düşen takım bulunduğu gruptan da aşağılara gidecekti. Gitmedi. Petrolofisi'ni güçlükle yenerek kümede kaldı. Yaşı yeten hangi EsEsli'ye sorsanız Haydar'ın son dakikalarda attığı o günkü golü unutamaz.

Okul biraz geç bittiği için dönem arkadaşlarımı ben uğurlamışken, beni de Eskişehirli bir kardeşim uğurladı terminalden. O şehri, takımını ve tribününü çok sevmiştim. İstanbul'a döndükten sonra da Güngören, Beylerbeyi, Kartal, Maltepe semtlerindeki tribünlerde buluştuk hep onlarla. O dönemki adıyla Bank Asya Ligi'ne çıkışlarıyla da hayaller ümide dönüştü Süper Lig için. İşte o telefon da bu ümidi taşıyanlardan birinin sesiydi. Play-Off maçlarının İstanbul'da olacağını müjdelemek için aramıştı. Yarı final maçı Cuma akşamı Diyarbakır'laydı ve İnönü'deydi.

İşten eve gelip yemeğe oturduk. "Cuma akşamı maça gideceğim" dedim. Anlamsız bir bakışın ardından anlamlı bir soru geldi; "Hani sezon bitmişti?!". Eskişehir'in maçı olduğunu söyleyip detay vermedim. Çünkü her kupa maçına gidişimde şakayla karışık "İnşallah elenirsiniz de bir de hafta içi maçları devam etmez" derdi. Şimdi bunun yarı final olduğunu söylesem koca şehre yazık. Gittik, yedik içtik, hasret giderdik, maçı da aldık döndük eve gecenin bir yarısı. Hanım uyumuştu. Sabah kahvaltısında günü ve yarını planlamaya başlarken ben yine o sihirli cümleyle kesmek zorunda kaldım; "Yarın maça gideceğim"... Anlamsız bakışlara kısa bir sessizlik eşlik ettikten sonra soru da gelmedi peşine. Ben durumu açıklamaya çalıştım; "O yarı finaldi, EsEs kazandı. Yarınki final. Bu sefer gerçekten son" dedikten sonra o sadece "Ne diyeyim ki?" diyebilmişti. Bir kaç dakika sonra farkındalık arttı ve can alıcı soru deldi böğrümü; "Bir dakka, bir dakka... Şimdi bu finalse, bunu kazanınca seneye Fener'le, Galatasaray'la olan maçlarına da mı gideceksin???".

 Gittim. Hayatımda ilk kez İnönü Stadı'nda üç günde iki kere maça gittim. Final maçında yılların pekiştirdiği dostluklar arasında kucaklaşmalarla sevinçlerine ortak oldum. Ertesi senlerdeki Kadıköy ve Samiyen deplasmanlarına gittim. Mezuniyetten altı sene sonra Beşiktaş maçı için Eskişehir'e gittim. Bu Pasolig belası çıkana kadar hep bir vesile ile yer aldım Eskişehirli dostlarımın yanında. Şimdilerde uzaktan bakar olduk. Futbolu masa başından, dev ekranlardan değil, gönülden ve tribünden seven şehirlerin takımlarını Süper Lig'e beklerken, lig sonunda belki de Eskişehir'i tekrar ait olmadığı yere uğurlayacak olmak hiç de kabul edilebilir bir durum değil.


'Eskişehir'de oruç dışında sadece Eskişehirspor tutulur' yazıyordu bir yerde. Ülke genelinde Trabzon ve Eskişehir dışında yaşadığı şehrin takımının taraftar sayısı İstanbul takımlarından çok olan başka bir şehir çıkmamış. Alt liglerde hep Göztepe-Karşıyaka seyirci rekoru konuşulur da EsEs'in Afyon'a çıkartması bilinmez herkes tarafından. Uzak geçmişi başarılar yakın geçmişi sıkıntılarla dolu bu şehrin takımı tekrardan o sıkıntılara düşerek sevenlerini alkole verdirecek mi göreceğiz ama temennimiz keyiften içip şarkılara eşlik etmek, yine onlarla birlikte tabi; "Bir elde biramız, bir elde rakımız, kıyak olacak o gece kafamız".


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kaleden Kaleye - Şenol Güneş


01.08.1987... Yazın ortası ve futbolsuz geçen günler. Yaşım henüz on. Futbolu yeni yeni sevmeye başlıyorum çocuk akıllı. Babam Trabzonlu, ben Zeynep Kamil doğumlu Trabzonsporlu. Sevdiğim futbolu radyolardan dinliyor, gazetelerden biriktiriyor, televizyonlardan dakikalara sığdırırak izliyorum ancak. Tribünlere adım atmışlığım, yeşili görmüşlüğüm yok. Komşumuzun oğlundan ödünç aldığım bordo-mavi bir bayrak, pazardan alınma 11 numara bir forma ve anneme yalvar yakar diktirdiğim aynı renklerdeki bir süveterle yaşıyorum renklere olan aşkımı. Doğduğum yılın şampiyonu Trabzonspor, son iki yılın Galatasaray, stat Fenerbahçe.  Şenol Güneş futbola veda ediyor...

Babam elimden tutup malum köfte kokularının arasından geçirerek numaralı tribününe doğru ilerliyordu. Ben o zamanlar maraton, numaralı vs farkından çok televizyonun çektiği kısım olarak biliyorum tribünleri. Tabiatıyla Trabzon tarafına geçmek üzere muhtemelen bir bilet alarak içeriye atıyoruz adımlarımızı. Merdivenleri çıkarken artan kalp atışlarım ve zeminin yeşilini görmeye yakın artan tezahürat sesleri sanırım hayatım boyunca kulaklarımda yankılanmaya devam edecek. Santra çizgisini ortalayarak bir yere konuşlanmıştık. Sahada ısınan futbolcuları tanımam güç olsa da jübilesi olan Şenol Güneş tek seçebildiğim isimdi. Tek tek tribünleri dolaşırken, rakip siyah-beyazlılar da onu alkışlıyordu.
Rakip dediğim de Şenol Güneş'in, adına jübile denilen bu dostluk maçına çıkan Beşiktaş'tan başkası değildi. Tribün hayatımın ilk tezahüratı "Hamdi buraya, yumruk havaya" olurken, yaratıcılıktan uzak Trabzonspor taraftarı karşısında hemen yan tarafımızda ve karşı çaprazımızda bulunan adamlar (o zamanlar tribündeki yaş ortalaması şimdilerin çok üstünde) oldukça renkliydi. İlk on dakika oynanan futbolu izledikten sonra 90 dakikadan saha içine ait aklımda kalan sadece iki şey olmuştu. İlki ve en etkileyicisi maçın onuncu dakikasında hakemin düdüğüyle beraber fileleri öpen Şenol Güneş'in omuzlara alınması ve sahanın ortasına inen helikopterle maçtan ayrılması idi. İkincisi de nedense benim aklımda hep Sinan Engin olarak kalan ama yıllar sonra internetteki araştımalarımda Zoran İvsic olduğunu öğrendiğim futbolcunun gördüğü kırmızı kartla oyundan atılmasıydı. Tribünlerden yükselen "Ayı Sinan!" sesleri yanlış hatırlamama sebep olsa gerek.

Maçı Beşiktaş Feyyaz'ın üç, Saffet Sancaklı'nın bir golüyle 4-1 kazanırken, Hami'nin golünü de görmek nasip olmuştu ilk maçımda. Ben alınan mağlubiyetten çok Şenol Güneş'in duygusal vedasına hüzünlenirken, maçtan çok seyrettiğim yan tribündeki coşku ve yaşadığım duygu karışıklığı ile stattan ayrılmıştık...

Babamla bir iki Trabzon maçına daha gittikten sonra ısrarlarım sonucu yine aynı statta ve yine yanlış (!) tarafta Fenerbahçe-Beşiktaş maçı daha izlemiştim. Bu defa maraton tribünden izliyordum Beşiktaş'ı ve Beşiktaşlıları yandan yandan. Ferdinand'ın golüyle sevince boğulan binlerce renktaşıma son kez uzaktan bakışımdı bu maç. Trabzon sevgisini ayrı bir yere koyarak sevdamın adını koymanın vakti gelmişti adam akıllı. Bu yüzdendir ki tek yapamadığım tezahürattır "Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur!"...

Seneler içinde örgü ipler, bayraklar, atkılar, şapkalar, formalar, kombineler, üyelikler vs derken hayatımızın orta yerine, gönlümüzün baş köşesine oturdu Beşiktaş. Çok sevdiğimiz futbolu oynarken de izlerken de üzerimizde, dilimizde defalarca döndü durdu. Sevindirdi, üzdü, yordu ama hiç sönmedi sevdasının ateşi.

Son iki senedir sistemin dayatmasını kabullenemeyişimizden ötürü uzak kaldık tribünlerden. Özledik deli gibi ama o eski günlerin tadı da kaybolmuştu gitgide. Tek tük gittiğimizde içlerinde ama kenarda köşede izledik maçı da olan biteni de.  Yaşımız mı geçiyor yoksa her şey gibi bu da değişiyor ve biz mi alışamıyoruz bilmiyorum.

Ben Beşiktaş tarihinin en başarılı teknik adamlarından birini Rasim Kara sayarım. Malesef ülkemizde de prim yapan başarının tek bir ölçüyle değerlendirilmesi futbol içinde geçerli. 1996'da Milli Takım düzeyinde yakalanan başarı sonrası Fatih Terim Galatasaray'ın , Rasim Kara da bizim takımın başına geçti. Beşiktaş lig tarihindeki en golcü sezonunu onunla yaşarken, Avrupa Kupalarında da turları bir bir atlamıştı. Oynattığı futbol hem göze hoş geliyordu hem de sonuca gidiyordu. Başarı şampiyonluk ise sabredilmeliydi ama olmadı. Kendisi kalecilik, teknik adamlık kariyerlerinden sonra son mali kurul da divan üyesi olarak kürsünün arkasındaki masada yer alarak Beşiktaş'ımıza hizmet etmeye devam ediyor sessiz sedasız. Sessiz sedasız adamların başarısı da konuşulmuyor maalesef. Sesi çıkanların başarısı göz önünde oluyor. Şenol Güneş de bunun en dikkat çekici örneklerinden. Final kazanamayan hoca olarak anılıyor kimilerince ama kimse kimlere final oynattığından bahsetmiyor. Karizması yok denilerek eleştiriliyor ama egosu dağları aşanlar karşısında düğmeler ilikleniyor. Konuşması, lehçesi belki eleştiriliyor ama kelimelerinin yan yana gelerek oluşturduklarını irdeleyenler yok. Yaptırdığı transferler beğenilmiyor ama yoktan var ettiği isimler göz ardı ediliyor. Kendisinin en güzel sözlerinden biri de "Bizim zamanımızda açlar oynar, toklar seyrederdi, şimdi toklar oynuyor açlar seyrediyor". Tok adama top oynatmak zor iş. Bunu becerebilen adamdır Şenol Güneş. Maddiyata önem vermediğine inanırım. Futbolu sevdiğini hissederim. Dürüstlüğüne gönlümce kefilim. Gelgelelim efsane başkanımız, rahmetli Süleyman Seba'nın söylediği "iyi insan olmadan iyi Beşiktaşlı olunamayacağı gibi, iyi insan olmanın da iyi teknik direktör olmaya yetmeyeceğinin aşikar olduğunu gördük geçen sezon. Severek ayrıldık Bilic'le. Şimdi adamlığıyla Beşiktaşlılığa yakışacak olan bir hocamız var. Trabzonlu doğdu Beşiktaşlı oldu. Başarılı olacak mı bekleyip göreceğiz. Ben futbolun kaleden kaleye taktiksel olarak daha iyi çözüleceğini düşünenlerdenim. Oynarken oyunun izlenebildiği tek mevkidir kale. Şenol Güneş hem kendi şanssızlığını kıracak hem de Beşiktaş'ın son yıllarda alışılagelmiş üçüncülük sendromunu sonlandıracak kişi olacaktır. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sansasyonel transferleri karşısında sessiz kalan Beşiktaş'a eminim ki kimse bu şansı vermiyor şu anda.

Kaleden kaleye topu sürmek zordur. Tek vuruşla kaleye ulaştırmak da o kadar kolay değildir. Her ne olursa olsun iş, topun o kaleye girmesiyle sonuçlanır. Kaleyi bilen kaleyi fetheder.



25 Ağustos 2013 Pazar

"Abi Daha Çok Var Mı?"

 

Katakulli bir sözleşme sonucunda Tıkandı Baba'nın deyimiyle bir bilinmeze kombine alarak (hatta 2+1) yeni sezona merhaba demek üzere alışkanlıktan dolayı semtte buluştuk. Lig bitimiyle verilen aranın biriktirdiği muhabbetlerin yine büyük paydası elbette Beşiktaş'tı. Hepimizin yüzünde tebessüm, dilinde umut ama aklında endişeler vardı. Endişelerin bir kısmı da statlardan ötürü malum. Daha neredeyse on sene önce ilk kez gittiğimde bile 'Bir daha bu stada gelinmez' demiş olmama rağmen Cem Karaca'nın şarkısındaki gibi yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz modundaydık sevdamız yüzünden. Şarap yoktu elimizde ama tribüne girmeden üfletirler mi sorusuna "şüphelendiklerini üfletiyorlarmış abi" cevabı alınca şüphe uyandırmayacak miktarda yuvarladık biraları.

Arabayla düşeceğimiz Olimpiyat yollarının bizi ne kadar sürede stada ulaştıracağı hakkında kısa bir fikir ayrılığı yaşadıktan sonra makul bir zaman diliminde anlaşarak ayrıldık semtten. Uzun lafın kısası İzmit İsmet Paşa Stadı'nda oynasak kat kat daha iyi bu rezilliği çekmekten. Bir ara nereye gittiğimizi bile bilmediğim yollarda etrafımızdaki onlarca şuursuz, akıntıya kapılan araçlardan sürekli çevre esnafına "Abi daha çok var mı?" sorusu yöneltiliyordu. Sıkıntılı bir yolculuk sonrasında arabayı epey bir uzağa bırakıp dağ bayır aşa aşa vardık stada. Kombine ve biletli kapılarının ayrı olduğunu bilmeyerek önce yanlış sırada beklemeye başladık ama neyse ki bu kısa sürdü ve diğer taraftan kum saati sıra şekliyle sıcaktan ve basınçtan eriyerek girdik içeri. Maçın başlamasına az bir süre kaldığı için alt katta ve (Aziz Başkan duymasın) merdiven boşluklarında konuşlanarak izlemeye başladık maçı.

İlk maçlardan şu iyi, bu kötü vesaire gibi takıma ve oyuna dair yorum yapmak bana doğru gelmiyor ama hemfikir olunan şey Beşiktaş'ın kontrollü oyunu ve yeni Kanadalı'nın Aurelio'nun eski ve iyi zamanlarını anımsattığıydı. Bir ara 0-0'a bağlanan maçta gol olmazsa erken mi çıksak acaba düşüncelerine "75. dakkaya kadar olmazsa bakarız" demem ve 74'te golün gelmesiyle nokta konuldu ve hakemin bitiş düdüğüne kadar kaldık. Zaten benimki de blöftü.

Nihayetinde Beşiktaş 2-0 kazanarak oraya kadar gelen on binlerce taraftarının çektiği çileden dolayı düşen yüzlerini güldürdü. Her ne kadar evlere ulaşmamız Pazartesi'yi bulsa ve yorgunluğu Çarşamba günü anca çıkmış olsa da kazanınca insan her şeyi unutabiliyor. Bir hafta önce hazırlık maçında yükselen Taksim protestosuna destek sloganları bu maçta da devam etti. Pek de kolay sonlanacağa benzemiyor. İlk resmi maç sonunda yolumuzun (!) ne kadar uzun olduğunu hem biz hem  Bilic hem de takım görmüş oldu. Yani bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Beşiktaş : 2
Trabzonspor : 0

75' Olcay Şahan
81' Gökhan Töre

21 Ocak 2013 Pazartesi

Facebook'ta Süper Ligin Karnesi

Süper Lig'in iddialı ve kurumsal olduklarını söyleyen, yeni düzene ayak uydurduklarını her platformda göstermeye çalışan takımlarımız son 1,5 yıl içerisinde Facebook'ta neler yapmış. Ayrıntılı raporu aşağıda bulabilirsiniz. Daha önce blogda yazmıştık. 1,5 sene önce ilk dörde kendini atan Bursaspor şampiyonluk sonrası gazı kaçmış Uludağ gazozu gibi gerilemiş. Trabzonspor beklendiği gibi ilk dörde girmiş. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın rekabetinde fark gitgide açılıyor. Galatasaray 1,5 yılda 400 bin gibi bir rakam yakalamış.

Beşiktaşımız ise haliyle 3. durumda. Fakat burada bizim adımıza şöyle bir değerlendirme yapılabilir. Bu alanda ekstra işler yapmadan, Fenerbahçe ve Galatasaray köpürterek yarışa devam ederlerken yakalanan rakam hayli iyi.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şimdi Bana Kaybolan Puanlarımı Verseler

 

Dondurucu soğukta yine (!) bir Cuma akşamı semtte ve Dolmabahçe'den stada doğru yürürken sarıp sarmalanan insanların simalarını seçmekte zorlandık epey. Senenin son maçının bazı inanışlara göre dünyanın son gününe denk gelmesi de manidar olmuştu. Şirince yerine tribünde olmayı yeğleyen binlerce renktaşımızla beraber haykırıyorduk karlı gökyüzüne; "Bekçisiyiz kopsa kıyamet, siyah-beyaz bize emanet!"

Emanetçi sayısı oldukça az olsa da esas sıkıntı üç tribünden farklı tezahüratların yükselmesi ve gelenlerin destek vermek yerine sanki ısınmak amacıyla bağırıp zıplamasıydı. Sahada da üşümek ve puan kaybetmek istemeyen bir Beşiktaş vardı. Öyle hızlı çıkıyor ki takım, tutabilene aşkolsun. Nitekim ilk gol de hızlı gelişen bir atak sonrasında  fedakar Holosko'nun ayağından geldi. Gecikmeyen ikinci gol devreye avantajlı girmemizi sağlasa da geçmişi bilen kimsenin içi rahat etmiyordu. Neredeyse her maç gol yediğimizi düşününce ikinci yarının neler getireceğini kestirmek de pek kolay değildi.

Takımın mücadelesi, hücumdaki yaratıcılığı tatminkar olsa da golü bulma becerisi yüksek yüzdelerde olan oyuncu sayısının azlığıydı bize sıkıntı yaşatan. Gününde olan veya şansı tutan varsa maçı kazanmamız işten bile değilken, ksımetimiz bağlandı mı olan oluyordu. İkinci yarıda golü aramaya devam ederken geride açıklar vererek önce golü yedik sonra da rakibe net pozisyonlar sunduk defalarca ama her maçta takıma daha çok uyum sağlayan İskoç kaleci McGregor buna müsade etmeyerek yaptığı kurtarışlarla içimizi ısıttı.

Günün sonunda ne kıyamet koptu ne de Beşiktaş zirveden. Bir aylık arada yerinde iki transfer yapılırsa ki bunlardan birinin yüzümüzü güldürecek bir forvet olması şart, bu takım şu haliyle şampiyonluğa oynadığı ligde hiç beklenmedik bir sezonda mutlu sona ulaşabilir. Yüzümüzü güldüren forvet demişken; maçın başında eski dost Bobo da es geçilmedi elbette. İsmini bağırmak bile güzeldi. Bir dönem ekranlarda gözümüzü okşayan forvet olarak tarihe geçen Prosinecki'yi de yakından görmek hoş oldu. Maçın tek nahoşluğu son dakikalarda (belki önce de vardı, benim dikkatimi çekmemişti) kapalı tribünün alt kısmında bir Beşiktaş taraftarının elinde salladığı Shalke amblemli bayraktı. Zaten maçın içinde zaman zaman kulakları çınlatılmıştı. Avrupa'da karşılaşacakları rakibin üzerinden gönderme yapmanın bence bir manası yok ve tribün kültürü açısından da bunun artık basit bir hareket olduğunu düşünüyorum. Hatta ve hatta eğer olaya sadece Beşiktaş milliyetçiliği gibi bir yaklaşımla bakacak olursak bile turu geçmelerini isterim. Maç trafiğinden dolayı ligde önümüz açılır ne güzel.

Halamın bıyıkları şeklinde hesap yapmayı hiç sevmem aslında ama gel de son dakilarda haybeden verilen penaltı, kaçan yüzde yüzlük gol ve yenilen saçma goller sebebiyle giden puanlara yanma.


15 Aralık 2012 Cumartesi

İstemek Yetmiyor Bazen

Maç sonu röportajlarında kaybeden tarafın ağzından sıkça duyduğumuz bir açıklamadır; "Onlar daha çok istediler ve kazandılar". Bu akşam da Beşiktaş için rakibinden daha çok kazanmayı istediği bir maç oldu. Geriden gelerek kazanabileceği bir maçtı ama bir bölümü rakibin üstünlüğüyle geçen bu doksan dakikanın sonucunda puan da alınamayabilirdi. Garip ama Beşiktaş'ın maçları bu sezon neredeyse birbirinin kopyası. Koşuyor, mücadele ediyor, gol buluyor, gol yiyor ve maçı tamamlıyor. Takım Fenerbahçe maçı hariç oynadığı bütün maçları kazanmış olabilirdi. Öyle ki son dakikada yediği veya kaçırdığı goller, puan sıralamasının tepesine konuşlanmasını engelledi. Mücadele ve galibiyeti kovalama isteği, yardımlaşma ve takımdaşlık bilinci Batuhan hariç hepsine işlemiş gibi. Bu da taraftarı memnun ediyor ve üç puan alınamayan maçların sonunda bile o terli formaların içlerindekiler bağırlara basılıyor.

Yarınki derbi maçında kaybedilecek puanların zirvedeki sıralamayı  etkileyeceği haftayı kayıpsız geçmek lazımdı ama olmadı. Çarşamba günü kaybedilen kupa maçının ne takım ne de tribün üzerinde olumsuz bir etki bıraktığı söylenebilir. Aksine senede bir gün izleme şansına sahip Ankaralılar ve armanın peşinden koşanların sahada koşanlara sonuna kadar destek olduğu bir tribün vardı. Takım gibi onlar da çok istediler galibiyet golünü. Soğuğa ve Almeida'nın peşi sıra kaçan gollerine rağmen hedef almadan gönül aldılar maçın sonunda; "Hep böyle oynayın, canımızı verelim!"

İki puan kaybına olan üzüntümüzü bir kenara bırakırsak günün yüzümüzü güldüren ayrıntıları; kaçan her golde tribündekiler kadar yedek kulübesindekilerin de hop oturup hop kalkması, Olcay'ın golünden sonra oynayan oynamayan oyuncuların kucaklaşması, yine Olcay'ın yürekleri ağızlara getiren sakatlık pozisyonundan ciddi bir şey olmadan sıyırmasıydı.

Şu takıma en kralından olmasa da sadrazamın sol tarafından olmayanından bir golcü alınsın, ikinci devre çok isteyip de kazanamadığımız maçları da alır yolumuza devam ederiz.

1 Nisan 2012 Pazar

Beşiktaş Off


Eskiden ligin normal şekilde, 34. hafta maçlarıyla bittiği sezonların son maçında skor beklentisi olmayan taraftarlar önünde oynardı Beşiktaş. Yine de "İstanbul'da bu son maç, sevindirin bizleri" tezahüratları ile takıma ricada bulunulurdu . Kaç kaç olduğuna bakmaksızın, bütün bir yazı Beşiktaş'sız nasıl geçireceğini düşünerek izlerdi tribündeki sevdalıları. Maç biter gönül dostlarıyla bir süreliğine vedalaşılır ve semtten hüzünle ayrılınırdı.

Bugünkü maç bu havada değildi. Play off denen icat sebebiyle son değildi çünkü. Hocamızın garantilediğimiz için mesut olduğu bu mini lige şansımızı da taşımak adına puanlar almalıydık ama nafile. Takım sadece adını yazdırmakla kalacak gibi. O altı maç sonunda herhalde  "Önemli olan katılmaktı" diyerek ayrılacak Carvalhal. Zaten son kaç maçtır eskisi gibi sevinç gösterilerinde bulunacağı bir gol de atamıyoruz.

Tribünler bugünün özelliği sebebiyle latife yaparak yönetimi daha ilk maçında istifaya davet edip hemen akabinde bunun şaka olduğunu belirten tezahüratta bulundu. Lakin bu işin şakası kalmadı. Beşiktaş'ın ağırlığını taşıyacak futbolcular görmek istiyoruz sahada. Tabi ki onların başında da hedefi katılımdan çok atılım olacak bir hoca.

Tribün de adam seçip ıslıklamaktan, iki hareketle baş tacı yapıp sonra bir hatada taca atma huyundan vazgeçmeli artık. "Ahmet Dursun, Seba gitsin" dendiğinde pişman olanlar bugün 'kim gitsin?' diye sorduğumuzda yine liste çıkarır. Kalan biziz, olan da bize oluyor. Beşiktaş takımdır. Yine takım olduğunda karşısında kimse duramaz.

Eskiden küme düşen takımlara 'on' tane atarken bugün onlar karşısında hep 'off' modundayız. Samsun'un yok olmaya yüz tutmuş ümitlerini yeşertip, Antalya'nın ahını aldık yok yere. Bazen yükselmek için dibe vurmak lazım. Geçen seneki Galatasaray gibi puan cetvelinde diplere demir atmadık diye şükredecek değiliz. Biz zaten son iki senedir dipteyiz, sondayız, depresyondayız. Play off''da başroller kapılmış bence biz figüranız. Kötü adam mı oluruz, sürpriz sonla mı bitiririz bilemiyorum. Önümüzdeki maçlar Avrupa'ya gidebilmek için önemli ama biz esas daha genişçe önümüzdeki yıllara bakalım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kamp Yerleri

Süper Lig takımlarının tamamı Antalya'da değişik otellerde kampa girmiş. Bir tek Beşiktaş ile Antep aynı yerde kalıyor. Kırmızı-Siyahlı yabancı oyunculardan biri karambole bizim otobüse kimse farketmeyebilir.

Trabzonspor: Gloria Golf (Belek)
Bursaspor: Topkapı Villa Otel (Kundu)
Fenerbahçe: Arcadia (Belek)
Kayserispor: Susesi (Belek)
Beşiktaş: Gloria Serenty (Belek)
Karabükspor: IC Santai (Belek)
Gaziantepspor: Gloria Serenty (Belek)
İstanbul Büyükşehir Belediyespor:Emirhan (Side)
Galatasaray: Rixos Lares (Kundu)
Antalyaspor: Kendi tesisleri
Eskişehirspor: Calista Luxory Resort (Belek)
Manisaspor: Titanic (Lara)
Ankaragücü: Ela Qualty Resort (Belek)
Gençlerbirliği: Susesi (Belek)
Sivasspor: Suena (Side)
Konyaspor: Adora Golf Resort (Belek)
Bucaspor: Sirene(Belek)
Kasımpaşa: Kremlin Palas (Kundu)