AcıbadeM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AcıbadeM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2017 Cuma

Gülüyoruz

"İnsanlar gülüyordu" de.
Trende, vapurda, otobüste.
Yalan da olsa hoşuma gidiyor,
Söyle.
Hep kahır, hep kahır, hep kahır.
Bıktım be...

Beşiktaş'ı düşünürken bazen Nazım Hikmet'in 'Bana İstanbul'u Anlat' şiirinin bu bölümü çınlar kulaklarımızda. Cem Karaca'nın sesinden elbette. Ama "bıktım be" kısmını yutarız. Diyemeyiz içimizden bile. Şairleri İstanbul'a aşık eden ne varsa dökülürken satırlara, çeşit çeşit biçimde, yıllar geçtikçe noktalama işaretleri, parantezler ve cümle düşüklükleriyle dolar bu anlatım biçimi. Azalan her şey gibi, bozulan her yer gibi. Yine de kuytularda ferah bir nefes veren güzelliğini ararız. İstanbul'un da, hayatın da, Beşiktaş'ın da...

En son İnönü'de yan yan izlediğimiz maçlarda birbirimize paslardık maç yazılarını. "Kazanırsak sen, kaybedersek ben yazarım" diye. Kahırını yazmak daha mı kolay yoksa biz mutsuzluğuna mı alışmışız bir süredir bilemiyorum. Yıkılan statla beraber buralara gömmüşüz ne var ne yoksa. Beşiktaş sahaya gömerken rakiplerini biz kalemlerimizin kapaklarını açmamışız. "Şampiyon Kartal yazdıracağız" diye bağırırken gecelerce, burayı es geçmişiz. İstanbul mudur, yaş mıdır, hayat koşturmacası mıdır, 140 karakter midir bizi alıkoyan? Yoksa insanların düşen suratlarını sayfalara dökebilirken gülen gözlere bakmaktan mı çekiniyoruz? Üstelik yalan da değilken.

Bir önceki yazıda yeni sttaki ilk güne dair düşünceler mevcut. Üzerine nice maçlar sonrasında kazanılan iki şampiyonluğun sığdığı aylar geçmiş. Motorları boğazın maviliklerine sürmüşüz beraber. Gökyüzüne mermiler atılmasa da (tercihen), şarkılarımızla çınlatmışız dört bir yanı, bayraklarla donatmışız evi, sokağı, hanı.


Sonsuz bir mutluluk yok elbette. Yine düşeceğiz, yine kahrolacağız ama bıkmayacağız. Adım adım yürüyüp, satır satır yazacağız seni. Kah gözyaşlarıyla, kah kahkahalarla...

21 Şubat 2016 Pazar

Bir Elde Biramız, Bir Elde Rakımız

Sezonun son Beşiktaş maçından eve dönmüştüm. Ligin sona ermesiyle Ağustos ayına kadar hafta sonları evde olacak olmam onu sevindirdiği için yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. O gün maçın kaç kaç bittiğini bile sormamıştı ama şampiyon olmadığımızı biliyordu. Daha Pazartesi gününden Cumartesi-Pazar için planlar yapılmaya başlamışken telefonum çaldı; "Abi maçlar İstanbul'da..."


1997'de üniversite için Eskişehir'e giderken yanımda götürdüklerimden biri de Akmar Pasajı'nın yanındaki Kadıköy Çarşısı'nın en alt katındaki spor mağazalarından birinden aldığım Milan formasıydı. O zamanlar kulüp ürünlerinin satışlarının yapıldığı mağazalar yok. Tuttuğun takımın formasını almak kolay değil. Onun yerine renkleri tutan bir yabancı takımın formasının çakması ile idare ediliyor. Beşiktaş'tan ayrı kalmak koyarken, futbolu ekranlara sığdırmakla kalamayacağım için  yıllarımı geçireceğim şehrin takımının tribünlerine karışacağımı hissederek ben de kırmızı-siyahlı formayı bavula koymuştum.

Yine azınlıktaydık kampüste. Eskişehir'in ayazında boyunlara dolanan siyah-beyazlı atkılardan tanınan Beşiktaşlılara kafamla selam verirken ilk Beşiktaş maçını tesadüfen girdiğim bir kahvede yanyana dizilmiş sandalyeler üzerinde bir elimde çay, diğeriyle sigara dumanından sebep gözlerimden süzülen yaşları sile sile izlemiştim. Çömezdim ve öğrenci mekanını bulamadığım için yerel bir kahvede nüfus kağıdında Eskişehir yazanlarla izliyordum maçı. Yediğimiz bir gol sonrası ağladığımı düşünerek bana dönüp "Üzülme delikanlı, futbol bu. Bak biz nerelere düştük ama yine fırtına gibi eseceğiz ve bir gün döneceğiz bu lige" demişti biri.

Daha sonraları az da olsa Beşiktaşlılarla izleyebileceğim yerleri keşfettim. Daha çok Beşiktaşlı ile tanıştım. Hatta üçüncü sınıfta grup kurarak İstanbul'a ve diğer illere otobüs bile kaldırmaya başlamıştık. Bir yandan Beşiktaş'ı kovalarken, öğrencilik ve maddiyat sebebiyle sürekli gidemediğimden , yeşil çimler ve tribünlere olan  hasretimi dindirmek için de Eskişehir Atatürk Stadı'nda alıyordum soluğu. Kabak çekirdeğimi kendim getirerek, gazete kağıdından şapka yapan amcaların, kıçının altına koyacağı minderi kolunun altında taşıyanların, maç başlayana kadar yanında çocuğunu uyutanların arasında, açık tribünde maçları izlerken gözlerim hep karşı kapalı tribünlerde yer alan bir avuç güruhtaydı. Tüm tezahürat oradan çıkıyor ve kendine özgü besteleriyle fark yaratıyorlardı.

Gel zaman git zaman o güruha ben de dahil oldum. Bir çok arkadaşlık kurdum ve ne sezon açılışlarında pankart bağlamışlığım, ne Kızılcıklı Caddesi'ne bayrak asmalarım kaldı. Beşiktaşlıydım onların arasında ama tribünü seviyorduk hepimiz. Siyahın yanına beyazı koyarken ben, kırmızıydı onların kalplerine giden yollar. Takım çok kötüydü. Maça gelen yoktu. 'Çay parasına bilet' başlığıyla tribüne çağrıda bulunuyordu yerel basın. Belki de işte tam bu zamanda katılıdığım için aralarına en sevdalıları, en delikanlılarıyla tanılmıştım hep. "Arkanızda biz varız, biz taraftarlar. Bitsin artık bu hasret, gelsin başarılar" derken neredeyse Süper Lig'den, bir alt lige, oradan da ikinci lige düşen takım bulunduğu gruptan da aşağılara gidecekti. Gitmedi. Petrolofisi'ni güçlükle yenerek kümede kaldı. Yaşı yeten hangi EsEsli'ye sorsanız Haydar'ın son dakikalarda attığı o günkü golü unutamaz.

Okul biraz geç bittiği için dönem arkadaşlarımı ben uğurlamışken, beni de Eskişehirli bir kardeşim uğurladı terminalden. O şehri, takımını ve tribününü çok sevmiştim. İstanbul'a döndükten sonra da Güngören, Beylerbeyi, Kartal, Maltepe semtlerindeki tribünlerde buluştuk hep onlarla. O dönemki adıyla Bank Asya Ligi'ne çıkışlarıyla da hayaller ümide dönüştü Süper Lig için. İşte o telefon da bu ümidi taşıyanlardan birinin sesiydi. Play-Off maçlarının İstanbul'da olacağını müjdelemek için aramıştı. Yarı final maçı Cuma akşamı Diyarbakır'laydı ve İnönü'deydi.

İşten eve gelip yemeğe oturduk. "Cuma akşamı maça gideceğim" dedim. Anlamsız bir bakışın ardından anlamlı bir soru geldi; "Hani sezon bitmişti?!". Eskişehir'in maçı olduğunu söyleyip detay vermedim. Çünkü her kupa maçına gidişimde şakayla karışık "İnşallah elenirsiniz de bir de hafta içi maçları devam etmez" derdi. Şimdi bunun yarı final olduğunu söylesem koca şehre yazık. Gittik, yedik içtik, hasret giderdik, maçı da aldık döndük eve gecenin bir yarısı. Hanım uyumuştu. Sabah kahvaltısında günü ve yarını planlamaya başlarken ben yine o sihirli cümleyle kesmek zorunda kaldım; "Yarın maça gideceğim"... Anlamsız bakışlara kısa bir sessizlik eşlik ettikten sonra soru da gelmedi peşine. Ben durumu açıklamaya çalıştım; "O yarı finaldi, EsEs kazandı. Yarınki final. Bu sefer gerçekten son" dedikten sonra o sadece "Ne diyeyim ki?" diyebilmişti. Bir kaç dakika sonra farkındalık arttı ve can alıcı soru deldi böğrümü; "Bir dakka, bir dakka... Şimdi bu finalse, bunu kazanınca seneye Fener'le, Galatasaray'la olan maçlarına da mı gideceksin???".

 Gittim. Hayatımda ilk kez İnönü Stadı'nda üç günde iki kere maça gittim. Final maçında yılların pekiştirdiği dostluklar arasında kucaklaşmalarla sevinçlerine ortak oldum. Ertesi senlerdeki Kadıköy ve Samiyen deplasmanlarına gittim. Mezuniyetten altı sene sonra Beşiktaş maçı için Eskişehir'e gittim. Bu Pasolig belası çıkana kadar hep bir vesile ile yer aldım Eskişehirli dostlarımın yanında. Şimdilerde uzaktan bakar olduk. Futbolu masa başından, dev ekranlardan değil, gönülden ve tribünden seven şehirlerin takımlarını Süper Lig'e beklerken, lig sonunda belki de Eskişehir'i tekrar ait olmadığı yere uğurlayacak olmak hiç de kabul edilebilir bir durum değil.


'Eskişehir'de oruç dışında sadece Eskişehirspor tutulur' yazıyordu bir yerde. Ülke genelinde Trabzon ve Eskişehir dışında yaşadığı şehrin takımının taraftar sayısı İstanbul takımlarından çok olan başka bir şehir çıkmamış. Alt liglerde hep Göztepe-Karşıyaka seyirci rekoru konuşulur da EsEs'in Afyon'a çıkartması bilinmez herkes tarafından. Uzak geçmişi başarılar yakın geçmişi sıkıntılarla dolu bu şehrin takımı tekrardan o sıkıntılara düşerek sevenlerini alkole verdirecek mi göreceğiz ama temennimiz keyiften içip şarkılara eşlik etmek, yine onlarla birlikte tabi; "Bir elde biramız, bir elde rakımız, kıyak olacak o gece kafamız".


19 Aralık 2015 Cumartesi

Şampiyon Olsana Yine

Evet şampiyonluklara bağlı değil takıma olan sevgimiz. Bunu hemen hemen her bestenin kıyısında köşesinde dile getirerek tümevarımda 'sevinmek için sevmediğimiz' gerçeğini pekiştiriyoruz. Lafta da kalmıyor bu söylemimiz gerçekten seviyoruz iliklerimize kadar. Yenilince, kaybedince biraz duraksıyoruz ama sonra "Siyah ulan!" diye haykırıyoruz. Beyazı bulana kadar da sevdanın peşinden koşar adım yürüyoruz hep beraber.

Beşiktaş değişik bir takım. Renklerinden midir bilmem, aşkından göğe ulaştırırken, derdinden de yerin dibine sokuyor adamı. Üstünkörü bakıp geçemiyorsun. Ekranın sağ üst köşesinde yazan bir skordan öte alnımıza yazılan bir yazı gibi. Epeydir işler iyi gitmiyordu. Çocukluğumuza denk gelen şampiyonluklar sonrasında uzunca yıllar beklemek zorunda kaldık o kupanın bizimkilerin ellerinde yükselmesi için. Hep biz baktık, ellerin oldu o kupa. Biz de umursamadık; "Bana ne abi, en büyük Beşiktaş!" dedik,çıktık işin içinden. Kaybetmeye de alışmıştık, "Şampiyon olmasan bile, seveceğiz seni yine de", "Ne fark eder Kartal, sen her gün yenilsen", "Sen yenilmişsin umrumda değil ki", "Ömrümüz hep kış oldu, görmedik hiç bahar" besteleri ile sezonu geçirip "Bitmesin dertler" ile final yapıyorduk. Şampiyonluk türküleri bestelenemeden yeni sezona bir başka hasret türküsü ile merhaba diyorduk.

Eskilere çok takılan bir adamım. Yaş geçtikçe daha da takılı kalıyor insan. Dönüp duruyorum hatıralarımda. Ne kaydı var ne kuydu. O zamanlar tribün videoları yok ortalarda dolaşan. Zihnimin kuytu köşelerinde arıyorum her birini. Bir besteyi ezberlemek için radyoya yapışıyor, spikerin sessiz kalması için dua ediyordum. Tam çözemediğim kısmında "orta sahanın rakip yarı alanına bakan diliminde..." diye başlıyordu Ohan Ayhan. Maçlarda 'önce dinle' şeklinde yayılıyordu tezahüratlar ve tekrar izle butonu yok ortada. Kaptın kaptın. İşte o dönemlerde en bilindik ve klasikleşmiş şekliyle "Ne Fener, ne Cim Bom Bom, ne de Trabzon. Bu sene sensin şampiyon" tezahüratı alır götürürdü maçları. İş zora girdi mi "Haydi bastır şanlı Kara Kartal, taraftarın her zaman seninle" diye varlığını hissettirirdi tribün. "Oley! Oley! Haydi haydi gol.." ile coşku verilir, maç giderse anca hakemin bitiş düdüğüyle mağlubiyet kabullenilir ve takım bağırlara basılırdı; "Yenilsen de yensen de taraftarın senle!". Bak onda bile fifty fifty. Kaybetmek ve kazanmak aynı cümle içinde. Bardağın hangi tarafına bakacağını sen seç diyor.

Uzun lafın kısası şampiyonluk yolunda tribünlerin de pozitif enerjiyle sahaya yansıyan bestelere dönmesi gerektiğini düşünüyorum ben. İnanmak başarmanın yarısıdır. Geçen sene dokunacak kadar uzandığımız şampiyonluğu kendi ellerimizle verdik resmen. Bu sene takım daha iyi, daha oturaklı. Ligi koyalım diye diye, kulvarlardan birini de terk ettik. Çifte kupa ile sezonu kapatmamız hiç de sürpriz olmaz. Tıpkı şampiyonluktan koptuğumuz zamanlarda on puan geri düşmemiz gibi. Beşiktaş bu. Ben bu takımın hak ettiğine ve sezon sonunda hak ederek şampiyon olacağına inanıyorum. Varsın olsun bir kenarda beklesin keder. Biz biraz çalıp oynayacağız bu sene. O zaman haydı Beşiktaş; şampiyon olsana yine, seveceğiz seni yine de...

24 Kasım 2015 Salı

Söylesene Bize Hocam

Mustafa Denizli yeniden Galatasaray'ın teknik direktörü oldu. Türk futbolunda hem Milli Takım hem de klüpler bazında görev alarak herkesin hafızasında, kimilerinin de gönlünde yer etmiş bir isim. Beşiktaşlılığıyla bilinen ve Beşiktaş'ı son şampiyon yapan hoca. Üç kulüpte şampiyonluk yaşayan tek spor adamı. Bildiğim kadarıyla üç kez de nikah masasına oturan gönül adamı. Farklı kişiliği, İzmirliliği, tarihe geçen sözleriyle hep kendine ayrı bir yer edinmiş isim.

Galatasaray'ın 'Büyük Mustafa'sı, Fener'in "Mustafa Denizli, şampiyon yap bizi"si, Beşiktaş'ın "Söylesene bize hocam, takım niye oynamıyor"u... Fotospor'un 'Dürülülü Mustafa'sı, Milli Takım'ın 'İçimizdeki İrlandalılar'ı da yeneni. %51 şansı her daim cebinde taşıyan, oynattığı her takıma kazanma arzusunu aşılayan, takımdaşlığa önem veren bir teknik adam. Sarı-Kırmızılılar için doğru bir seçim mi tartışlılır? Zaman gösterecek. Mustafa Hoca'nın rakibimizin başında olmasına üzülen var mıdır bilemiyorum ama kimsede bir çekince yaşatmamıştır kanımca. 2009 senesinde elinin değdiği takıma seneler sonra şampiyonluk yaşatması ve bundaki katkısı elbette reddedilemez. O sene devre arası yapılan iki transfer ve sonrasındaki değişim şampiyonluğa taşımıştı Beşiktaş'ı. İnönü'deki Galatsasaray maçı öncesinde tribüne her çağrılan futbolcu diğerleriyle el ele tutuşarak geliyordu kapalının önüne. Kim çağırılırsa çağırılsın bütün takım geliyordu hep beraber. İşte o an şampiyonluk da geliyordu. İnanmak başarmanın %51'i oluyordu.

Kötü günler de yaşadı elbette. Bir milli maç sonrasında stat içinde, üstelik Beşiktaş'ın eski amigolarından Orhan'dan uçan kafa yiyerek merdivenlerden yuvarlanışının üzerinden on sekiz yıl geçse de olay dün gibi hazıfalarda. Yere yığılan Denizli, ayağa kalktıktan sonra hiç bir şey olmamış gibi gülümseyerek merdivenleri çıkmaya devam etmişti. Hayatta da hep öyle oldu onun için. Gülümseyerek devam etti yoluna. "Hocam, Ali Güneş'i çıkart, Balic'i al" diye işine karışanları elinin tersiyle iterek bildiğini okudu. Yalandan armayı öpenler gibi olmadı hiç. Tribünün önüne kadar gelip gözlerimizin içine bakarak eliyle armayı sevdi. Çalıştığı her takım için o elinden gelenin de en iyisini vermeye çalıştı hep.

14 Aralık Pazartesi akşamı Beşiktaş'ın karşısında ve Galatasaray'ın başında maça çıkacak Mustafa Denizli. Kendisine eski kulübünde açtığı bu yeni sayfada mutluluklar dileriz. Umarım maç öncesi tribünden hocaya bir vefa örneği gösterilerek alkış gelir. Maçı kopartıp da makaraya geçersek de kendisine sorarız; "Söylesene bize hocam, Burak niye hep atlıyor?"

26 Temmuz 2015 Pazar

Kim Yedi?

Akranlarımın da forma numaralarıyla tereddütsüz ezbere sayacağı tek bir kadro vardır sanırım; 1-Engin 2-Recep 3-Kadir 4-Gökhan 5-Ulvi 6-Şenol 7-Feyyaz 8-Rıza 9-Mehmet 10-Ali 11-Metin... Kadronun tam ortasındaki numaranın sahibi zaman zaman değişse de diğerleri yıllarca aynı numaralarla yan yana oynadılar ve  sırtlarında yazmayan isimleri, milyonların hem hafızalarına hem de gönüllerine kazıdılar. O zamanlar sezon başı TFF'ye forma numaraları ve karşılığındaki isimleri bildirme işleri yoktu. Maçtan önce kesinleşerek
telefona gelen kadrolar da. Sahaya konfetiler
arasında çıkan takımın kimlerden oluştuğu ancak santraya dizilerek tribünleri selamladıklarında belli oluyordu. Gözler belirli isimleri anında tanırken, bazıları sağdaki soldakilerden alınan teyitlerle oluşturuluyordu; "Yedi kim yedi?"

Forma numaraları da mevkilere göre belirlendiği için saha içindeki dizilim ve özdeşleşme de kendiliğinden
gelişiyordu haliyle. Yıllar sonra modernleşen ve endüstriyelleşen futbolda formalar da armanın  dışında daha çok reklam ve isimler barındırmaya başladı üstünde. Eskiden 'Metin'in giydiği Beşiktaş forması' diye dillendirilirken artık 'Quaresma forması geldi mi?' diye sorulduğunu dahi duyduk . Halbuki sadece tribünlerde değil, her yerde söylemişizdir aşkımızın renklere olduğunu.

İlk gelişinde ona eşi benzeri görülmemiş bir karşılama töreni düzenlenmişti. Yazın İstanbul'da kalan çoluk, çocuk, teyze, amca değil bütün Beşiktaş tribünü oradaydı resmen ve uzun zamandır bu formayla görmek istediği adama hoş geldin diyordu. Çok mutluydu tribündekiler ve beklentiyi güzel bir sezon geçirmesinden ziyade Fener'e geçirmesini dileyen tezahüratlarla iletiyordu. Herkes kadar mutlu olmayan bir kişi vardı belki de; Beşiktaş'a büyük umutlarla transfer edilen ama yaşadığı talihsiz sakatlık sebebiyle yeni sezona başlayamayacak olan Rıdvan Şimşek. Ya onayı alınarak ya da ikna edilerek giydiği yedi numaralı forma yeni transfere verilmişti. Hatta statta yapılan imza töreninde temsili bir devir teslim de yaşanmıştı. Tribünler bu forma takası esnasında çılgınca alkışlarken, yardımcı oyuncu konumundaki Rıdvan da saha içinde koltuk değnekleriyle ayakta durmaya çalışıyor, elleriyle verdiği yedi numaralı formanın karşılığında aldığı formaya bakıyordu. Yetmiş yedi yazıyordu sırtında ama renkler de göğüsteki arma da aynıydı...

Şimdi bizim deli oğlan geri döndü. Yedi numara bu sefer bir başka deli oğlanda. Karşılama töreni yok ama devir teslim töreni olacak mı bilemiyoruz. Bir sene sonra kimin Beşiktaş'ta kalacağı, kimin gideceği de belli değilken ve hatta eninde sonunda herkes bu takımın formasını terlettikten sonra gidecekken böyle numara çekişmeleri bence çok gereksiz. Kimi zaman yapılan bazı numaralı formaları emekliye ayırmanın gereksizliği gibi. Kalıcı olan armadır, ve süslediği formadır. İsimler de numaralar da onlarla anlam bulur. Şimdi Quaresma gelince kim yedi olacak sorusu cevap arıyor ama maziye dönüp baktıkça Feyyaz'dan sonra kaç tane yedi kalmış akıllarda, sayarken zorlanıyoruz. Kimsenin de hakkını yemek istemem ama yaşım icabı Feyyaz'dan sonra Ahmet Dursun'u çağrıştırır bana yedi numara. Öte yandan Dentinho da yedi idi desem kim hatırlar mesela? Ya da Amokachi izleyen izlemeyen hemen herkes tarafından bilinir ama numarası? On bir mi, on dört müydü diye sorsam?
 
Ben yıllardır aldığım formaların arkasına kendi ismimi bile yazdırmadım. Dolapta yedi numaralı bir 'Quaresma formam' yok yani. O yüzden kimin hangi numarayı giyeceğine değil, ne yiyeceğine bakarım. Numaradan ziyade formanın hakkını verip kazandıklarıyla helal mi yiyorlar yoksa Beşiktaş'ını hakkını yiyip, bizlere tırnak kendilerine de bazen küfür mü yediriyorlar. Beklentimiz siyah beyazlı formamızla yediden yetmişe güzel günler görmek elbette. Yoksa rakamların önemi yok.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Kaleden Kaleye - Şenol Güneş


01.08.1987... Yazın ortası ve futbolsuz geçen günler. Yaşım henüz on. Futbolu yeni yeni sevmeye başlıyorum çocuk akıllı. Babam Trabzonlu, ben Zeynep Kamil doğumlu Trabzonsporlu. Sevdiğim futbolu radyolardan dinliyor, gazetelerden biriktiriyor, televizyonlardan dakikalara sığdırırak izliyorum ancak. Tribünlere adım atmışlığım, yeşili görmüşlüğüm yok. Komşumuzun oğlundan ödünç aldığım bordo-mavi bir bayrak, pazardan alınma 11 numara bir forma ve anneme yalvar yakar diktirdiğim aynı renklerdeki bir süveterle yaşıyorum renklere olan aşkımı. Doğduğum yılın şampiyonu Trabzonspor, son iki yılın Galatasaray, stat Fenerbahçe.  Şenol Güneş futbola veda ediyor...

Babam elimden tutup malum köfte kokularının arasından geçirerek numaralı tribününe doğru ilerliyordu. Ben o zamanlar maraton, numaralı vs farkından çok televizyonun çektiği kısım olarak biliyorum tribünleri. Tabiatıyla Trabzon tarafına geçmek üzere muhtemelen bir bilet alarak içeriye atıyoruz adımlarımızı. Merdivenleri çıkarken artan kalp atışlarım ve zeminin yeşilini görmeye yakın artan tezahürat sesleri sanırım hayatım boyunca kulaklarımda yankılanmaya devam edecek. Santra çizgisini ortalayarak bir yere konuşlanmıştık. Sahada ısınan futbolcuları tanımam güç olsa da jübilesi olan Şenol Güneş tek seçebildiğim isimdi. Tek tek tribünleri dolaşırken, rakip siyah-beyazlılar da onu alkışlıyordu.
Rakip dediğim de Şenol Güneş'in, adına jübile denilen bu dostluk maçına çıkan Beşiktaş'tan başkası değildi. Tribün hayatımın ilk tezahüratı "Hamdi buraya, yumruk havaya" olurken, yaratıcılıktan uzak Trabzonspor taraftarı karşısında hemen yan tarafımızda ve karşı çaprazımızda bulunan adamlar (o zamanlar tribündeki yaş ortalaması şimdilerin çok üstünde) oldukça renkliydi. İlk on dakika oynanan futbolu izledikten sonra 90 dakikadan saha içine ait aklımda kalan sadece iki şey olmuştu. İlki ve en etkileyicisi maçın onuncu dakikasında hakemin düdüğüyle beraber fileleri öpen Şenol Güneş'in omuzlara alınması ve sahanın ortasına inen helikopterle maçtan ayrılması idi. İkincisi de nedense benim aklımda hep Sinan Engin olarak kalan ama yıllar sonra internetteki araştımalarımda Zoran İvsic olduğunu öğrendiğim futbolcunun gördüğü kırmızı kartla oyundan atılmasıydı. Tribünlerden yükselen "Ayı Sinan!" sesleri yanlış hatırlamama sebep olsa gerek.

Maçı Beşiktaş Feyyaz'ın üç, Saffet Sancaklı'nın bir golüyle 4-1 kazanırken, Hami'nin golünü de görmek nasip olmuştu ilk maçımda. Ben alınan mağlubiyetten çok Şenol Güneş'in duygusal vedasına hüzünlenirken, maçtan çok seyrettiğim yan tribündeki coşku ve yaşadığım duygu karışıklığı ile stattan ayrılmıştık...

Babamla bir iki Trabzon maçına daha gittikten sonra ısrarlarım sonucu yine aynı statta ve yine yanlış (!) tarafta Fenerbahçe-Beşiktaş maçı daha izlemiştim. Bu defa maraton tribünden izliyordum Beşiktaş'ı ve Beşiktaşlıları yandan yandan. Ferdinand'ın golüyle sevince boğulan binlerce renktaşıma son kez uzaktan bakışımdı bu maç. Trabzon sevgisini ayrı bir yere koyarak sevdamın adını koymanın vakti gelmişti adam akıllı. Bu yüzdendir ki tek yapamadığım tezahürattır "Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur!"...

Seneler içinde örgü ipler, bayraklar, atkılar, şapkalar, formalar, kombineler, üyelikler vs derken hayatımızın orta yerine, gönlümüzün baş köşesine oturdu Beşiktaş. Çok sevdiğimiz futbolu oynarken de izlerken de üzerimizde, dilimizde defalarca döndü durdu. Sevindirdi, üzdü, yordu ama hiç sönmedi sevdasının ateşi.

Son iki senedir sistemin dayatmasını kabullenemeyişimizden ötürü uzak kaldık tribünlerden. Özledik deli gibi ama o eski günlerin tadı da kaybolmuştu gitgide. Tek tük gittiğimizde içlerinde ama kenarda köşede izledik maçı da olan biteni de.  Yaşımız mı geçiyor yoksa her şey gibi bu da değişiyor ve biz mi alışamıyoruz bilmiyorum.

Ben Beşiktaş tarihinin en başarılı teknik adamlarından birini Rasim Kara sayarım. Malesef ülkemizde de prim yapan başarının tek bir ölçüyle değerlendirilmesi futbol içinde geçerli. 1996'da Milli Takım düzeyinde yakalanan başarı sonrası Fatih Terim Galatasaray'ın , Rasim Kara da bizim takımın başına geçti. Beşiktaş lig tarihindeki en golcü sezonunu onunla yaşarken, Avrupa Kupalarında da turları bir bir atlamıştı. Oynattığı futbol hem göze hoş geliyordu hem de sonuca gidiyordu. Başarı şampiyonluk ise sabredilmeliydi ama olmadı. Kendisi kalecilik, teknik adamlık kariyerlerinden sonra son mali kurul da divan üyesi olarak kürsünün arkasındaki masada yer alarak Beşiktaş'ımıza hizmet etmeye devam ediyor sessiz sedasız. Sessiz sedasız adamların başarısı da konuşulmuyor maalesef. Sesi çıkanların başarısı göz önünde oluyor. Şenol Güneş de bunun en dikkat çekici örneklerinden. Final kazanamayan hoca olarak anılıyor kimilerince ama kimse kimlere final oynattığından bahsetmiyor. Karizması yok denilerek eleştiriliyor ama egosu dağları aşanlar karşısında düğmeler ilikleniyor. Konuşması, lehçesi belki eleştiriliyor ama kelimelerinin yan yana gelerek oluşturduklarını irdeleyenler yok. Yaptırdığı transferler beğenilmiyor ama yoktan var ettiği isimler göz ardı ediliyor. Kendisinin en güzel sözlerinden biri de "Bizim zamanımızda açlar oynar, toklar seyrederdi, şimdi toklar oynuyor açlar seyrediyor". Tok adama top oynatmak zor iş. Bunu becerebilen adamdır Şenol Güneş. Maddiyata önem vermediğine inanırım. Futbolu sevdiğini hissederim. Dürüstlüğüne gönlümce kefilim. Gelgelelim efsane başkanımız, rahmetli Süleyman Seba'nın söylediği "iyi insan olmadan iyi Beşiktaşlı olunamayacağı gibi, iyi insan olmanın da iyi teknik direktör olmaya yetmeyeceğinin aşikar olduğunu gördük geçen sezon. Severek ayrıldık Bilic'le. Şimdi adamlığıyla Beşiktaşlılığa yakışacak olan bir hocamız var. Trabzonlu doğdu Beşiktaşlı oldu. Başarılı olacak mı bekleyip göreceğiz. Ben futbolun kaleden kaleye taktiksel olarak daha iyi çözüleceğini düşünenlerdenim. Oynarken oyunun izlenebildiği tek mevkidir kale. Şenol Güneş hem kendi şanssızlığını kıracak hem de Beşiktaş'ın son yıllarda alışılagelmiş üçüncülük sendromunu sonlandıracak kişi olacaktır. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sansasyonel transferleri karşısında sessiz kalan Beşiktaş'a eminim ki kimse bu şansı vermiyor şu anda.

Kaleden kaleye topu sürmek zordur. Tek vuruşla kaleye ulaştırmak da o kadar kolay değildir. Her ne olursa olsun iş, topun o kaleye girmesiyle sonuçlanır. Kaleyi bilen kaleyi fetheder.



25 Ağustos 2013 Pazar

"Abi Daha Çok Var Mı?"

 

Katakulli bir sözleşme sonucunda Tıkandı Baba'nın deyimiyle bir bilinmeze kombine alarak (hatta 2+1) yeni sezona merhaba demek üzere alışkanlıktan dolayı semtte buluştuk. Lig bitimiyle verilen aranın biriktirdiği muhabbetlerin yine büyük paydası elbette Beşiktaş'tı. Hepimizin yüzünde tebessüm, dilinde umut ama aklında endişeler vardı. Endişelerin bir kısmı da statlardan ötürü malum. Daha neredeyse on sene önce ilk kez gittiğimde bile 'Bir daha bu stada gelinmez' demiş olmama rağmen Cem Karaca'nın şarkısındaki gibi yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz modundaydık sevdamız yüzünden. Şarap yoktu elimizde ama tribüne girmeden üfletirler mi sorusuna "şüphelendiklerini üfletiyorlarmış abi" cevabı alınca şüphe uyandırmayacak miktarda yuvarladık biraları.

Arabayla düşeceğimiz Olimpiyat yollarının bizi ne kadar sürede stada ulaştıracağı hakkında kısa bir fikir ayrılığı yaşadıktan sonra makul bir zaman diliminde anlaşarak ayrıldık semtten. Uzun lafın kısası İzmit İsmet Paşa Stadı'nda oynasak kat kat daha iyi bu rezilliği çekmekten. Bir ara nereye gittiğimizi bile bilmediğim yollarda etrafımızdaki onlarca şuursuz, akıntıya kapılan araçlardan sürekli çevre esnafına "Abi daha çok var mı?" sorusu yöneltiliyordu. Sıkıntılı bir yolculuk sonrasında arabayı epey bir uzağa bırakıp dağ bayır aşa aşa vardık stada. Kombine ve biletli kapılarının ayrı olduğunu bilmeyerek önce yanlış sırada beklemeye başladık ama neyse ki bu kısa sürdü ve diğer taraftan kum saati sıra şekliyle sıcaktan ve basınçtan eriyerek girdik içeri. Maçın başlamasına az bir süre kaldığı için alt katta ve (Aziz Başkan duymasın) merdiven boşluklarında konuşlanarak izlemeye başladık maçı.

İlk maçlardan şu iyi, bu kötü vesaire gibi takıma ve oyuna dair yorum yapmak bana doğru gelmiyor ama hemfikir olunan şey Beşiktaş'ın kontrollü oyunu ve yeni Kanadalı'nın Aurelio'nun eski ve iyi zamanlarını anımsattığıydı. Bir ara 0-0'a bağlanan maçta gol olmazsa erken mi çıksak acaba düşüncelerine "75. dakkaya kadar olmazsa bakarız" demem ve 74'te golün gelmesiyle nokta konuldu ve hakemin bitiş düdüğüne kadar kaldık. Zaten benimki de blöftü.

Nihayetinde Beşiktaş 2-0 kazanarak oraya kadar gelen on binlerce taraftarının çektiği çileden dolayı düşen yüzlerini güldürdü. Her ne kadar evlere ulaşmamız Pazartesi'yi bulsa ve yorgunluğu Çarşamba günü anca çıkmış olsa da kazanınca insan her şeyi unutabiliyor. Bir hafta önce hazırlık maçında yükselen Taksim protestosuna destek sloganları bu maçta da devam etti. Pek de kolay sonlanacağa benzemiyor. İlk resmi maç sonunda yolumuzun (!) ne kadar uzun olduğunu hem biz hem  Bilic hem de takım görmüş oldu. Yani bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

Beşiktaş : 2
Trabzonspor : 0

75' Olcay Şahan
81' Gökhan Töre

24 Haziran 2013 Pazartesi

Yazamadan Geçip Gidenler


Son kez hakemin düdüğü çaldı İnönü Stadı'nda ve perde kapandı. Gözler buğulandı, sesler çatallandı ama yumruklar hala sımsıkı havadaydı. Aynı metrekareler içinde olacaktık aylar sonra ama aynı olmayacaktı işte. Bu başkalaşma da buruyordu içimizi. Alkışlara boğduğumuz takım ligi üçüncü bitiriyordu. Aynı sıralarda şampiyon olduklarında bu kadar alkışı anca almışlardı ve bu kadar gözyaşı herhalde 92-93 sezonunda kaçırılan şampiyonluk sonrasında dökülmüştü anca. Resmisi anca böyle olurdu ama bambaşka bir veda hayal etmişti bu gönül, olmadı. Koltuklar, çimenler ellerde dolaştı ama ben hiç bir anımı söküp alamadan ayrıldım son kez. Günler sonra stada ilk darbeyi vuran kepçenin de aynı günün sonunda bir halk kahramanı simgesine dönmesi işin trajikomik bir yönü oldu.

Sezonun ortasıydı yazıyı kaleme almaya niyetlendiğimde, başlığı da belliydi; 'Samet iyi mi, kötü mü?'. Beğenip, beğenmemek ayrı ama bu soru farklıydı. Menemenin kıvamına ekmek banmadan karar verilmezmiş. Bizim ekmek de bayattı, elimizde dağıldı gitti.  Menemeni de döktüler, olan bizim paramıza oldu. Fikret Orman'a en kızdığım nokta da bu. Biz bir şeylerden arttırarak FEDA derken, yapılan kontrat sonrasında hesapta 'Beşiktaş'ın çocuğu' olan adama hak etmediği paraları ödemek durumunda kalmak kabul edilir bir şey değil.

Düşenin dostu olmaz gerçeğini Beşiktaş'ımızın Yıldırım Demirören sayesinde girdiği sıkıntılar içinde başkan ararken gördük. Paşa'lar kaçtı Fikret Orman elini taşın altına soktu. Sekiz sene önce girdiği yarışta başkan olabilecekken hiç beklenmedik anda kulübün başında buldu kendini. Aslında onun için de bir 'iyi mi, kötü mü?' yazısı yazılabilir. Artılarını da sıralarız, eksilerini de. Biri birinden uzun olur belki ama şimdi üç sene kulübümüzün başkanıdır ve bizi daha iyiye götürmesini bekliyoruz kendisinden.

'Bu alemde kral Çarşı' derken bizim krallığımızın yaşadığımız Cumhuriyet'in içindeki tribün aleminden öte geçmediği sanılırdı. Biz Kızılay'a kanlarımızı, Van'a atkılarımızı gönderirken, nükleer santrallere, ırkçılığa karşı çıkarken uzaktan alkış tutanlar haksızlığın her türlüsüne karşı durduğumuzu gördü geçtiğimiz ay içerisinde.

Başkanımız belli değildi, oldu ama hala ne stadımız ne de hocamız belli değil. Yarına kadar da kulvarımız belli değil. Üç kupada mı yoksa ülke sınırları içerisinde mi aşık atacağımızı öğrenmeyi bekliyoruz. Hissiyatımız ve beklentimiz Kartal'ımızın Avrupa semalarında uçacağı yönünde.

Söylemesi de güzel, yazması da güzel Beşiktaş'ı. Nerede oynarsa oynasın...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Hani Dolmabahçe'de Yürürken



Beşiktaş iki sene üst üste şampiyon olmuş, 1991-1992 sezonuna yine şampiyonluk parolası ile başlamıştı. Ben de iki kere Fenerbahçe Stadı'nda izlediğim takımımı ilk kez kendi evinde ve Beşiktaşlıların arasında izlemek istiyordum. Şenol Güneş'in jübilesinde Trabzon tarafında, Ferdinand'ın müthiş golüyle 1-0 kazandığımız maçı ise Fenerlilerin içinde izlemiştim. Babam işte, mahalledeki çocukları götürünce çoğunluk Fenerli diye o tarafa sokmuştu bizi. O dönemler "Abi, amca beni de sokar mısın?" diye yanaşan ufaklıklar çok olurdu. Hatta  babamın velimiz olarak bizi götürdüğü o maçta yanımıza yanaşarak giren veletlerden biri  turnikeyi geçer geçmez Beşiktaş tarafına doğru bir koşu kopartmıştı. Hala bizim tribünlerde midir acaba?

Maç Gençlerbirliği'yleydi ve İstanbul'da o gün inanılmaz bir yağmur vardı. Ne yaptıysam annemi ikna edememiştim. "Kapalı tribüne gideceğim" dediysem de kadıncağızın içi elvermedi ve beni iki hafta sonra oynanacak olan maça göndereceği sözüyle ikna ederek ekran başına yollayıverdi. 1-1 biten maça mı üzüleyim, gidemediğime mi yanayım bilememiştim. O iki hafta hayatımda geçen en uzun iki haftaydı. Rakip bu sefer Samsunspor'du. Erkenden Beşiktaş'a geçmiş tek başıma semtte dolanmış ve köfte kokularını içime çekerek devre arasında evde hazırlanmış emek arası kaşarımı yemek üzere stadın yolunu tutmuştum. O iki haftanın uzunluğu kadardı ağaçlı yol, bitmek bilmedi.

Biletimi alıp kapıya geldiğimde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki Alis Harikalar Diyarı masalındaki kahramandım ve o kapıdan girdikten sonra bir daha hiç çıkmak istemeyeceğimi daha o günden biliyordum. Polis amcalar on dört yaşında bir çocuk olmama rağmen (o zamanlar tribünlerde yaş ortalaması şimdiki gibi değil) aramadan bırakmıyorlar tabi. Elimde tuttuğum poşetten yarıma yakın bir ekmek arasının yanı sıra irice bir elma ve muz çıkmıştı. Utanmadım değil. Muza takılmayan polis elma için yorumda bulunarak "Bu ne lan? Sahaya atsan hakemin kafası yarılır" deyince hart diye ısırmıştım elmayı. "Neden atayım mis gibi elmayı, yerime geçene kadar bitiririm ben bunu" deyip merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Yirmi yılı aşkın çıktım o merdivenleri ve sahanın yeşilliğini her gördüğümde içim içime sığmadı. Kapalının üst katında en önlerde duruyordum tek başıma. Maça daha vakit vardı ve gelenler tokalaşıp öpüşürken geçen diyaloglara kulak kabartıyordum. Sanki ben ilk kez gelmiştim de herkes ev sahibiydi. "Ooo Ahmet Abi nasılsın? Yoktun geçen maç?", "Yazlıktan dönmemiştik be oğlum, gelmez miyim yoksa"... "Dolmayacak herhalde bugün?", "Yedi, sekiz bin anca olur...Eee televizyon veriyor ya."... Derken maça dakikalar kala bir kalabalık girdi tribüne. "Herkes iki sıra yukarı kaysın" diyerek sete ve civarına konuşlandı. Çarşı dedikleri onlar olsa gerek diye düşünmüştüm orta sıralara ilerlerken. 


İlk golü Beşiktaş yedi. Daha ilk maçımda dakka bir gol bir acıyı tattırmıştı Beşiktaş ama peşine beş attık. O zamanlar sıklıkla atabiliyorduk. Metin var, Şifo var, Feyyaz var. Recep bile uzaktan bir gol attı ki TRT arşivinden zor çıkar, benim bellekten çıkmaz. "Gooooollll" diye haykırıp, ilk kez gördüğüm adamlarla bu sevinci paylaşıp, yüzlerce kere bestelerde 'Beşiktaş'ı dilime dolayıp, siyah-beyaz örgü boynumda güle oynaya stattan çıkmıştım.


Yıllar geçtikçe yine o tribünden bazen güle oynaya, bazense yana yakıla çıkıp gittik hepimiz. Hatta bazı Avrupa maçlarından sonra yeminler edip yüz bin kere o yeminleri bozanları da gördük. Büyüdük o tribünde.Sevinçlerimizle, dertlerimizle yürüdük hep ağaçlı yoldan. Semtte içtik, tribünde söyledik. Oturduk, kalktık, oturanlara kızdık. Meksika yaptık, atkı açtık, soyunduk, dövündük, övündük... Şimdi hepsini bir maça sığdırmak elbette mümkün değil ama sıradan bir lig maçıymışcasına da bakamıyor insan. Gidemediğim bir Gençler maçıyla merhaba diyemediğim stada, tribünlere yine bir Gençler maçıyla güle güle demek koyuyor. 

Gönül gelin gibi süslensin istiyor kapalı. Beşiktaş sahaya çıkmadan önce biri çıkıp eliyle 'geliyorlar' işareti versin tribünlere. Rıza olmasa da başlarında, peşi sıra Kara Kartallar çıkarken sahaya konfetilerle göz gözü görmez olsun. Bir bakalım sahanın ortasında olsun ilk on bir. Alen abi sahaya inmiş olsun maç öncesinde, üçlüyle yıkılsın İnönü. Gol olunca sesi Üsküdar'dan duyulsun. 'Beşiktaş'ım benim' söylensin altlı üstlü, "Övünmekte" diye haykıralım Yeni Açık tribüne. Şıngır mıngır sosyeteyi ayağa kaldırıp eşlik ettirelim "Efsane yazdı tarihe Beşiktaş' bestesine. Beleştepe'yle siyah-beyaz çekelim karşılıklı. Süleyman Seba'nın Kapalı'ya girdiği maçtaki gibi küfür etmeden iğneleyelim Fener'i, Cim Bom'u, 'anlayan anlar' diyelim ardından. Tek tek analım eski topçularımızı. Bir tek "Metin, Ali, Feyyaz koysun" ile kalmasın... ve hatta bu İnönü'deki son resmi maç olsun sadece. Esas özel bir maçla veda edilsin İnönü Stadı'na. Siyah Takım-Beyaz Takım oynasın onu da. Yerli yabancı hayatta olup da bir davette koşarak gelecek olan Kartal yürekliler gelip ıslatsın o formaları. Goller oldukça coşalım yine. Hakem uzatma dakikalarını kaldırıp da yaramıza tuz basmasın ama doksanıncı dakikada O girsin bir başkasının yerine. Kollarına girip de getirisinler kalenin önüne. Sağdan gelen tıngır mıngır ortaya dokunup atsın golünü. İnönü'deki ilk gol gibi son gol de O'nun olsun.


          Siyah kaybetsin, Beyaz kazansın, Beşiktaş sen hep kalbimizdeki hazansın...
.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şimdi Bana Kaybolan Puanlarımı Verseler

 

Dondurucu soğukta yine (!) bir Cuma akşamı semtte ve Dolmabahçe'den stada doğru yürürken sarıp sarmalanan insanların simalarını seçmekte zorlandık epey. Senenin son maçının bazı inanışlara göre dünyanın son gününe denk gelmesi de manidar olmuştu. Şirince yerine tribünde olmayı yeğleyen binlerce renktaşımızla beraber haykırıyorduk karlı gökyüzüne; "Bekçisiyiz kopsa kıyamet, siyah-beyaz bize emanet!"

Emanetçi sayısı oldukça az olsa da esas sıkıntı üç tribünden farklı tezahüratların yükselmesi ve gelenlerin destek vermek yerine sanki ısınmak amacıyla bağırıp zıplamasıydı. Sahada da üşümek ve puan kaybetmek istemeyen bir Beşiktaş vardı. Öyle hızlı çıkıyor ki takım, tutabilene aşkolsun. Nitekim ilk gol de hızlı gelişen bir atak sonrasında  fedakar Holosko'nun ayağından geldi. Gecikmeyen ikinci gol devreye avantajlı girmemizi sağlasa da geçmişi bilen kimsenin içi rahat etmiyordu. Neredeyse her maç gol yediğimizi düşününce ikinci yarının neler getireceğini kestirmek de pek kolay değildi.

Takımın mücadelesi, hücumdaki yaratıcılığı tatminkar olsa da golü bulma becerisi yüksek yüzdelerde olan oyuncu sayısının azlığıydı bize sıkıntı yaşatan. Gününde olan veya şansı tutan varsa maçı kazanmamız işten bile değilken, ksımetimiz bağlandı mı olan oluyordu. İkinci yarıda golü aramaya devam ederken geride açıklar vererek önce golü yedik sonra da rakibe net pozisyonlar sunduk defalarca ama her maçta takıma daha çok uyum sağlayan İskoç kaleci McGregor buna müsade etmeyerek yaptığı kurtarışlarla içimizi ısıttı.

Günün sonunda ne kıyamet koptu ne de Beşiktaş zirveden. Bir aylık arada yerinde iki transfer yapılırsa ki bunlardan birinin yüzümüzü güldürecek bir forvet olması şart, bu takım şu haliyle şampiyonluğa oynadığı ligde hiç beklenmedik bir sezonda mutlu sona ulaşabilir. Yüzümüzü güldüren forvet demişken; maçın başında eski dost Bobo da es geçilmedi elbette. İsmini bağırmak bile güzeldi. Bir dönem ekranlarda gözümüzü okşayan forvet olarak tarihe geçen Prosinecki'yi de yakından görmek hoş oldu. Maçın tek nahoşluğu son dakikalarda (belki önce de vardı, benim dikkatimi çekmemişti) kapalı tribünün alt kısmında bir Beşiktaş taraftarının elinde salladığı Shalke amblemli bayraktı. Zaten maçın içinde zaman zaman kulakları çınlatılmıştı. Avrupa'da karşılaşacakları rakibin üzerinden gönderme yapmanın bence bir manası yok ve tribün kültürü açısından da bunun artık basit bir hareket olduğunu düşünüyorum. Hatta ve hatta eğer olaya sadece Beşiktaş milliyetçiliği gibi bir yaklaşımla bakacak olursak bile turu geçmelerini isterim. Maç trafiğinden dolayı ligde önümüz açılır ne güzel.

Halamın bıyıkları şeklinde hesap yapmayı hiç sevmem aslında ama gel de son dakilarda haybeden verilen penaltı, kaçan yüzde yüzlük gol ve yenilen saçma goller sebebiyle giden puanlara yanma.


15 Aralık 2012 Cumartesi

İstemek Yetmiyor Bazen

Maç sonu röportajlarında kaybeden tarafın ağzından sıkça duyduğumuz bir açıklamadır; "Onlar daha çok istediler ve kazandılar". Bu akşam da Beşiktaş için rakibinden daha çok kazanmayı istediği bir maç oldu. Geriden gelerek kazanabileceği bir maçtı ama bir bölümü rakibin üstünlüğüyle geçen bu doksan dakikanın sonucunda puan da alınamayabilirdi. Garip ama Beşiktaş'ın maçları bu sezon neredeyse birbirinin kopyası. Koşuyor, mücadele ediyor, gol buluyor, gol yiyor ve maçı tamamlıyor. Takım Fenerbahçe maçı hariç oynadığı bütün maçları kazanmış olabilirdi. Öyle ki son dakikada yediği veya kaçırdığı goller, puan sıralamasının tepesine konuşlanmasını engelledi. Mücadele ve galibiyeti kovalama isteği, yardımlaşma ve takımdaşlık bilinci Batuhan hariç hepsine işlemiş gibi. Bu da taraftarı memnun ediyor ve üç puan alınamayan maçların sonunda bile o terli formaların içlerindekiler bağırlara basılıyor.

Yarınki derbi maçında kaybedilecek puanların zirvedeki sıralamayı  etkileyeceği haftayı kayıpsız geçmek lazımdı ama olmadı. Çarşamba günü kaybedilen kupa maçının ne takım ne de tribün üzerinde olumsuz bir etki bıraktığı söylenebilir. Aksine senede bir gün izleme şansına sahip Ankaralılar ve armanın peşinden koşanların sahada koşanlara sonuna kadar destek olduğu bir tribün vardı. Takım gibi onlar da çok istediler galibiyet golünü. Soğuğa ve Almeida'nın peşi sıra kaçan gollerine rağmen hedef almadan gönül aldılar maçın sonunda; "Hep böyle oynayın, canımızı verelim!"

İki puan kaybına olan üzüntümüzü bir kenara bırakırsak günün yüzümüzü güldüren ayrıntıları; kaçan her golde tribündekiler kadar yedek kulübesindekilerin de hop oturup hop kalkması, Olcay'ın golünden sonra oynayan oynamayan oyuncuların kucaklaşması, yine Olcay'ın yürekleri ağızlara getiren sakatlık pozisyonundan ciddi bir şey olmadan sıyırmasıydı.

Şu takıma en kralından olmasa da sadrazamın sol tarafından olmayanından bir golcü alınsın, ikinci devre çok isteyip de kazanamadığımız maçları da alır yolumuza devam ederiz.

27 Eylül 2012 Perşembe

Mantar Pano


Yıllardır şikayetçi olduğumuz Kartal Yuvası'nda olumlu gelişmeler gözlemleniyordu son zamanlarda. FEDA tişörtleriyle başlayan kampanyanın peşine günlük hayatta rahatlıka giyilebilecek yeni ürünlerin satışa sunulacağı müjdesi verilmişti. Dün 2012-2013 sezonunda giyeceğimiz formalarla birlikte Kartal Yuvalarının yeni tasarımları olan bu ürünler de tanıtıldı.

Eleştirmek kolay, yermek daha da kolay ama şu fotoğraftaki tişörtü kim beğenerek alır çok merak ediyorum. Mantar panoya post-it yapıştırılmış gibi. Düşünce çok güzel ve manalı olsa da uygulama 'paint terk' dedikleri cinsten.

Diğer ürünler için ayrıntılı inceleme yapma fırsatı bulduktan sonra onlar için de iki kelam yazarım. İlk göz atışta direk gidip almaya karar verdiğim ürün Baba Hakkı'nın Süleyman Seba'yı alnından öptüğü fotoğraflı olan tişörttür.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Bayan (!) Yönetim


Bayan Basketbol Takımı diyorduk eskiden nedendir bilinmez değişti bu ve Kadın Basketbol Takımı oldu. Değişim bununla da kalmadı yapılan yatırımlar ve biraz ilgi alakayla Türkiye'de kadın basketbolcular bu sporda başarıdan başarıya koşmaya başladılar. En son, geçtiğimiz ay milli takımımız Londra Olimpiyatları'nda madalya kovalıyordu. Beşiktaş ise önce erkek basketbolcuları parasını ödemeyerek kovaladı, sonra da kadınları. Sponsor arayışları, yarı sahanın gerisinden atılan üçlükler gibi sonuçsuz, transfer bütçesi asgari ücretle geçinen bir ailenin mutfak masrafı gibi. Hal böyle olunca bizim isimleri yeni, kafa yapıları eskisinden farksız yönetim kurulu 'ellerinin hamuru ile topa dokunmasınlar', masraf olmasın diye kadın basketbol takımını da ligden çekme kararı aldı dün.

'Hoppala!' dedik ama şaşırmadık. Tombala misali torbadan çıkan kararlar gibiydi çünkü yönetimin kararları. Tutarsız, dengesiz ve isabetsiz. Koskoca Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün bütçesi bir yabancı futbolcunun maliyetinden fazla tutmayan kadın basketbol şubesine yetmemişti. 'Kime sordunuz, ne zaman toplandınız da bu karara vardınız?' gibi boşlukta kaybolan sorular sanal alemin sosyal paylaşım sitelerinde ancak hüznümüzü pekiştirir diye düşünüyorduk. Nitekim bu karardan yirmi dört saat geçmeden yeni proje (!) haberi gündeme geldi. Ligden çekilme kararından vazgeçildiğini ve gençlerle beraber yapılacak üç yabancı transferiyle yola devam edileceğini öğrendik. Her kimse sponsor olan Allah razı olsun. Onun tuttuğu altın, bizim kadınların attığı basket olsun.

21 Haziran 2012 Perşembe

Çek Cumhuriyeti - Portekiz: 0 - 1


2008'de son on beş dakikada çeyrek final hayallerini çaldığımız Çek Cumhuriyeti dört sene sonra bu hayallerine kavuşmuş ve karşısında rakip olarak Portekizi bulmuştu.İlk maçında Rusya'ya karşı farklı mağlup olan Çekler sonraki iki karşılaşmasında kağıt üzerinde kendilerinden daha zayıf görünen Yunanistan ve Polonya'yı yenerek grubunu lider tamamlama başarısını gösterdi. Portekiz de ilk maçını Almanlara karşı tek farkla kaybettikten sonra Danimarka ve Hollanda'yı yenip bu zor grubu ikinci bitirerek bu maça çıkıyordu.

Gerek  Ronaldo faktörü gerekse takımdaki diğer yıldız isimler ibreyi Portekize kaydırmıştı maç öncesi.  Çekler'in direnişinin doksan dakikayı aşamayacağı bekleniyordu. Portekiz maça beklendiği gibi başlayamadı. İlk yarıda bütün gol pozisyonlarını onlar bulmuş olsalar da ya defansa ya da direğe takılarak bir türlü öne geçemediler. Maçın daha ilk dakikalarında bile istediği topları alamayan Ronaldo'nun yüzüne yansıyan isyan, turu ne kadar istediklerinin göstergesiydi. 

Geneli sıkıcı geçen ilk yarıdan sonra maçın ikinci yarısı daha hareketliydi. Maça hareket getiren takım Portekiz, oyunu soğutmaya çalışan ve daha çok gol yememeyi amaçlayan takım ise Çek Cumhuriyeti'ydi. İlk yarıda bir topu direkten dönen Ronaldo uzaktan ve altı pastan defalarca yokladığı kaleyi sonunda kafasıyla bulunca maçın bitimine on dakika kala bu sefer Çeklerin yarın final hayallerini çalan o oldu. Kaleye atılan bazı şutların farklı şekilde auta gittiğini görünce de başka türlü olamayacaktı diye düşünüyor insan. Portekiz'in efsane ismi Eusebio dünyanın en iyi futbolcusu olarak Messi'nin ismini telafuz ettiği için Ronaldo kendisine kırgınmış. Aynı Eusebio onun attığı golde Figo ile kucaklaşıyordu. İki kere daha bu kucaklaşmayı yaşatırsa kendisinden özür bile diletebilir.

Portekiz beklenildiği gibi ama beklenildiği şekilde kolay olmadan turu doksan dakikanın sonunda geçti. Klasik Türk basını başlığıyla 'PORTEKİZ OH ÇEKTİ' de diyebiliriz. Bizimkilerden Almeida maça ikinci yarıda dahil olurken şık kafa golü ofsayte takıldı. Yoksa günün kahramanı Ronaldo yerine o olacaktı. Quaresma ise bizim gibi turnuvayı yancı şeklinde izlemeye devam ediyor. Gecenin güzel anlarından biri de eğer yanlış görmediysem maçın sonunda Sivok ile forma değişmesiydi.

Futbol ve Gözyaşı


Euro 2012'den güzel ve bir o kadar da dokunaklı bir fotoğraf karesi. Kadınların ağlaması daha kolay bu hayatta ama sahada ve tribünde çocuk gibi ağlayan erkekler de gördük defalarca. Biz de onlardan biri olduk zaman zaman ve gocunmadık bundan. Çöküp kaldık olduğumuz yere. Stat boşalırken, bir köşede kaldık tek başımıza. Uzanan bir el önce omzumuzu sıvazladı, sonra tutup kaldırdı bizi yerimizden. Ağır adımlarla terk ettik bulunduğumuz tribünü. Bir sonraki maçta sönen gözlerimizin ferinden yeniden umut saçarak koltuğumuzda ayakta dikilmek üzere...

19 Haziran 2012 Salı

İngiltere-Ukrayna: 1-0

Ev sahiplerinden Polonya turnuvaya erkenden veda ederken Ukrayna son maçını kazanarak çeyrek finali görmek istiyordu. İngiltere'ye ise beraberlik kafiydi. Gruptan çıkmak ilk amaç elbette ama bir de diğer grubun birincisi İspanya ile eşleşmemek için galibiyeti kovalamak şarttı. Ada ekibi bunun bilincinde olsa da öncelikle gol yemeden maçı tamamlamanın hesaplarıyla maça başladı. Öyle ki ilk yirmi beş dakikada Ukrayna yedi sekiz kez uzaktan da olsa kaleyi yoklarken, İngiltere'nin tek bir şutu dahi yoktu. İlk iki maçı cezası nedeniyle tribünden izlemek zorunda kalan Rooney'nin ilk on birde başlaması ile skor gücü daha da artan İngilizlerin golü bulması için ikinci yarıyı beklemesi gerekti. Koskoca kırkbeş dakikada adam akıllı bir pozisyona giremediler ama rakibe de kale önünden pozisyon vermediler. Sadece ilk yarının son anlarında Yarmalenko'nun çalımlarla ceza sahasına girdiği ve Parker'ı yere kapaklandırıp secde ettirdiği pozisyonda gole çok yaklaştılar.

İngiltere ikinci yarıya golle başladı. Sağ kanattan  Gerrard'ın ön direğe açtığı ortada top kaleci Pyatov'un büyük hatasıyla  arka direğe sekince Rooney çok rahat bir kafa vuruşuyla ilk maçında golünü atmış oldu. Bu golün şoku Ukrayna'nın yaklaşık on on beş dakika kadar oyundan kopmasına sebep oldu. Aynı süre içerisinde İsveç'in golü geldi ama bu onları için bir anlam taşımıyordu. Bu maçı kazanmaları halinde diğer maçın sonucuna bakmadan çeyrek finale isimlerini yazdıracaklardı.

Son yarım saate girilirken dirilen Ukrayna maça tempo kazandırdı ve üst üste pozisyonlar bulmaya başladı. Önce Milevskiy yakın mesafeden kafa vuruşunu auta gönderdi, bir dakika sonra onun pasında Devic'in şutu kaleye giderken Terry topu çizgi içerisinden çevirmiş gibi görünmesine rağmen hakem oyunu devam ettirdi. Bu pozisyon maçın da kırılma anıydı. Kalan dakikalarda oyuna Shevchenko'yu da alarak sağlı sollu ortalar ve uzaktan çektiği şutlarla beraberliği yakalamaya çalışan Ukrayna'nın çabaları sonuç vermedi ve onlar da Polonya gibi turnuvaya grup maçları sonunda veda eden taraf oldular.

İngilizler'in Rooney'nin takıma katılmasıyla bundan sonraki maçta hücumda daha etkili olacakları kesin. İtalya ile eşleştiler. Almanların finale ulaşacaklarından şüphe duymuyorum. Diğer taraftaki eşlemeler sonrasında da bir İspanya-İngiltere ya da İtalya yarı finali bizi bekliyor bence. Gönlümde yatan final ise İngiltere-Almanya. Bu takım finale kadar gelir mi emin değilim ama turnuvalarda 1-0'lık skorlarla tabiri caizse g.tün g.tün ilerleyen bir Yunanistan örneğini görünce insanın her şeye inanası geliyor.

İtalya-İrlanda: 2-0


Gözleri Poznan'da kulakları Gdansk'ta idi İtalyanların. Maçı galip bitirseler bile İspanya-Hırvatistan maçı  2-2 sona erdiği takdirde gruptan çıkamamaları gibi bir durum oluşmuştu. Yine de onların bu maça konsantre olduklarının en güzel kanıtı kaleci Buffon'un gözleri kapalı ve inançlı bir şekilde milli marşlarını söylemesiydi. İrlanda ise kaybettiği iki maçın ardından her zamanki gibi büyük çoğunluğunu doldurdukları tribünler önünde bu turnuvadaki son maçına çıkarken coşkuluydu. Sadece bir kez gol sevinci yaşayan İrlandalılara "Yeah!" dedirtecek tehlike daha maçın ilk saniyelerinde geldi ama İtalyan defansı buna şans tanımadı. 

Maçın mutlak favorisi İtalya'ydı. Rakibin stresten uzak, hesapsız ama galibiyeti arzulayan oyunu onların düzenini bozmadı. Topa daha çok onlar sahip olurken, ilk yarıda Cassano'nun kafa vuruşuyla skora da yansıttıkları bu üstünlüğü maçın sonuna kadar korumasını bildiler. 1-0 olsun bizim olsun mantığının cuk oturduğu bir maçta son dakikada Balotelli'nin attığı estetik golle çeyrek final onların, çeyrek hüzün İrlandalıların oldu. Çeyrek diyorum çünkü bu turnuvada şimdiye kadar takdiri hak eden, renk katan bir numaralı  tribün oldular. Hırvatlar gibi meşale yakmadılar belki ama içlerindeki ateş bütün stadı sardı. Hollandalılar gibi büyük bir şok ve hüzünle ülkelerine dönmeyecekleri kesin.

Kağıt üstünde favori görülen ülkelerin ilk iki sırayı aldığı bu grupta sürpriz yapması beklenen İrlanda eleme maçlarındaki başarısını turnuvaya taşıyamadı. İspanya'nın İstanbul'dan beter ve akılları karıştıran pas trafiğinin aksine İrlanda uzun toplarla oynuyordu. İtalya'nın nam salmış defans hattını aşmaya yeterli olmayan bu sistem onlara yine galibiyeti getiremedi ve İtalya zorlanmasına rağmen, üç maçtır kazanamadığı Trapattoni'nin takmına karşı ilk kez galip gelerek çeyrek finali gördü. 

Maçın hakemi Cüneyt Çakır olunca bir kaç kelam da onun için etmek icap ediyor. Açıkçası gittikçe yükselen bir form grafiği sergileyen hakemimiz yine bir maçı alnının akıyla tamamladı. Mimiksiz suratı, yerinde kullandığı kartı ve pozisyonlara hakimiyetiyle maçın gözlemcisinde yüksek bir puan alacağını düşünüyorum.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Portekiz-Hollanda: 2-1

Genelde böyle durumlarda Ronaldo:2  Hollanda:1 şeklinde yazılır skor. Bu akşamki maçı böyle değerlendirmek Portekiz takımında ter döken diğer oyunculara haksızlık olur. Her ne kadar Ronaldo'ya ayrı bir parantez açmak gerekse de Portekiz bir bütün olarak verdiği mücadele ve 0-1'den çevirdiği maç ile gruptan çıkmayı hak eden taraftı. Ronaldo'ya da öyle kullandığı frikiklerden önce açtığı bacak arası kadar değil kocaman bir parantez açmak gerekir. Bire birdeki etkisi, maçın sonlarında bile uzun toplara attığı deparlar, mesafe fark etmeden yaptığı son vuruşlardaki soğukkanlılığı ve kalitesiyle ne kadar ayrıcalıklı bir oyuncu olduğunu her maç gösteriyor. Bu akşam attığı gollerle de dört farklı turnuvada gol atmış oldu.

Hollanda forma tercihiyle karalar bağlamıştı bile. Uzaktan attıkları golle maçta öne geçen taraf olsalar da bu skoru koruyamayarak grupta sıfır çekip bir çok kişiyi şaşırttılar. Sene içinde iki önemli penaltı kaçırarak oynadığı kulübün kazanması muhtemel kupalara uzanamamasına neden olan Roben, olası eleme maçlarında atmak zorunda kalacağı penaltının stresinden kurtulmuş oldu bu sefer. İlk iki maçını kaybetmesine rağmen şansını bu maça taşıyan Hollanda maça hızlı ve hırslı başlamıştı. 'İşte bildiğimiz Hollanda' diyecektik ki gazı kaçmış Fanta gibi kaldılar sahada. Üstelik bu sefer renkleri de tutmuyordu. Ömer Üründül'ün iki üç kelimeyle kısıtlı yorumları hemen herkes gibi beni de bayar ama ikinci yarıda kendisine katıldığım şekilde Hollanda'nın hocasını eleştirdi defalarca. Hızlı forvetlere ve Ronaldo'ya sahip bir rakip karşısında kurduğu defans hattı bu sonuca davetiye çıkarmış oldu. 2-1'den sonra Portekiz iki üç kez çok ciddi pozisyonları gole çeviremeyince  acaba İngiltere'nin yaptığını bu kez Hollanda yapar mı diye geçirdik içimizden. Nitekim Hollanda'nın içi geçmişti sahada. 82. dakikada da yine 'Van Der Vaart' ile uzaktan attıkları bir şut direkten dönünce de iş işten  geçmiş, Hollanda turnuvanın  'Vart!' dediği yere gelmişti.

İki kez çerçeveyi bir kez de direği bulan kaptan Ronaldo dönüş biletini Hollanda'nın cebine sıkıştırmış oldu. Portekiz içinse bilet tarihi açığa alındı. Çeyrek finalde Çeklerle girecekleri mücadelenin bence favorisi onlar. Sonrası belli olmaz. Mendes şimdi ne yapıyordur acaba?

16 Haziran 2012 Cumartesi

İsveç-İngiltere: 2-3


A Milli Takımımızın olmadığı bir turnuvaya 'Come on England' diyerek bakıyoruz. Futbolun beşiği, bence en kaliteli lige sahip olan İngiltere'nin uzun yıllardır milli takım bazında bir başarı elde edememesinin ayrı bir yazı hatta tez konusu olması gerekir. Tek tek bakıldığında çok kaliteli isimlere sahip bir kadroya sahip olsalar da bir türlü beklenen patlamayı yapamadılar. Bu turnuvanın ilk maçı da gerek oyun gerekse tribün açısından hayal kırıklığıydı. 1988'den sonra tarihinde ikinci kez bu turnuvaya katılan İrlandalılar bir gün önce ağlaya ağlaya değil haykıra haykıra veda ederken, İngilizlerin onlar kadar etkili bir tribün yapamamaları şaşırtıcı.

Bir önceki turnuva geri dönüşlerle akıllarda kalmıştı. Bu turnuvanda geri dönüşlerin olduğu ilk maçı da bu akşam izlemiş olduk. Yağmur sebebiyle daha hemen başında bir saat ara verilen Ukrayna-Fransa maçı sebebiyle İsveç-İngiltere maçı da bir saatlik gecikme ile başladı. Rakibin sarı-lacili forması karşısında klasikleşmiş düz beyazı yerine lacivert ağırlıklı, yakaları açık mavi forması ile Adana Demirspor'u andırarak çıktı İngiltere. Gruptan çıkmak için emek vermeleri gerekiyordu. 'Haydi İngiltere' söylemi 'Haydi artık İngiltere'ye doğru kaymıştı artık. İsveç ise takımın demirbaşı ve gelinbaşı saç modelli İbrahimoviç'in önderliğinde bu zor gruptaki mücadelesini sürdürüyordu.

İlk yarının ortalarına doğru ilk maçtaki gibi yine Gerard'ın ortasına vurulan kafa (Andrew Carroll) ile gelen gol İngilizlerin devreyi 1-0 önde kapatmasını sağladı. İkinci yarıya hücumda daha etkili başlayan İsveç önce Glen Johnson'ın kendi kalesine atmasıyla beraberliği yakaladı, on dakika sonra ise Larsson'un ceza sahasının içerisine kestiği topta, Mellberg kafa vuruşuyla öne geçti. Bu golden hemen sonra James Milner'ın yerine Walcott oyuna dahil oldu ve belki de İngiltere'nin kaderini değiştirdi. Walcott oyuna gireli sadece üç dakika olmuştu ki ceza sahası dışından attığı şut ile beraberlik golünü attı.Skordaki eşitlik iki takımın da işine gelmeyince maçta peş peşe karşılıklı pozisyonlar yaşanmaya başladı. İsveç bu pozisyonlarda gole daha yaklaşan takım olmasına karşın futboldaki  'atamayan atararlar' altın kuralı kendini gösterdi. Walcott'un sağdan yaptığı ortaya kaleye sırtı dönük olmasına rağmen enteresan bir vuruşla golü bulan Welbeck 78. dakikada İngiltereyi yeniden öne geçiren isim oldu. Karşılaşmanın son dakikalarında defans güvenliğini iyice elden bırakan İsveç kalesinde yaşanan tehlikeleri karşı kalede yaşatamayınca, son maçlar oynanmadan turnuvaya veda eden bir diğer takım oldu. İngiltere ise son maça beraberlik için çıkacak.

Bu grubun ilk ikisi C grubunun ilk ikisi ile çapraz eşleşeceği için gruptaki liderlik çekişmesi de ayrı önem taşıyor. C grubunun muhtemel birincisi İspanya ile eşleşmeyi turnuvadaki hiç bir takımın isteyeceğini sanmıyorum. İngiltere yüksek toplar ve kanattan gelen ortalarla golleri bulurken tam aksine İspanya'nın halı saha sıkışıklığındaki alanlarda yaptığı pas tarfiğiyle rakibini bunaltıp goller atıyor. Yine de finale kadar böyle bir eşleşmenin olmasını istemem. 'Come on England' derken, bir yandan da 'Go away Spain' diyoruz yani.

Ukrayna-Fransa: 0-2


Shaktar'ın stadyumunu dolduran on binlerin hep bir ağızdan geri sayması ile gök gürledi ve zaten bir süredir yağan yağmur şiddetini daha da arttırdı. Tribünlerdekiler Bursalılar gibi merdivenden yukarıya doğru kaçışırken başlama düdüğü de gök gürültüsünün karambolüne gitti. Maç fiili olarak başladı başlamasına ama sadece dört dakika oynandıktan sonra Hollandalı hakem eşliğinde iki takım koşar adım soyunma odasının yolunu tuttu. Verilen bir saatlik ara sonrasında yeniden başlayan maç bu özelliğiyle de turnuva tarihinde bir ilk oldu. Esas kafaları kurcalayan da eğer erteleme durumu olsaydı maçın tekrar hangi ara oynanacağıydı. Sıkışık maç takviminde bir yer bulmak epey zor olacaktı.

İlk maçını kazanan Ukrayna ev sahibi olmanın da avantajıyla Fransa engelini aşıp son maça nispeten rahat çıkma hesapları içindeydi. Son iki turnuvada grubunda son sırayı alarak turnuvaya erkenden veda eden Fransa ise aynı sürprizi üçüncü kez yaşamak istemiyordu.Karşılaşma yeniden başladığında muhtemelen oyuncuların konsantrasyonları da bir nebze olsun düşmüştü. İlk yarıya yansıyan bu durum buldukları pozisyonları gole çevirmelerine engel oldu ve devre golsüz eşitlikle sonuçlandı. 

İkinci kırk beş dakikada gole ilk yaklaşan ekip Fransızlar oldu. Kaleciyi geçemeyen Menez, 53. dakikada Benzema'nın pasıyla rakibini geçip ceza alanına girdi ve düzgün bir vuruşla takımını 1-0 öne geçirdi. Bu golden beş dakika sonra ise yine Benzema Yohan Cabaye'yi topla buluşturdu ve fark ikiye çıktı. İkinci gol turnuvanın ev sahibinin oyundan iyice düşmesine neden oldu. Kalan dakikalarda Fransa üçü bulma fırsatlarını teperken Ukrayna'nın ümitleri yağmurla birlikte akıp gitti.

Euro 2008 ve WC 2010'a Fransız kalan takım bu sefer bir üst turu son maça kalmadan garantilemenin rahatlığı içinde. Oynanan futbol onları nereye kadar taşır bilinmez ama şimdilik mutlu mesut bir şekilde "Singing in the rain" şarkısını söyleyen onlar, "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar" diye ağlayan Ukraynalılar.