14 Aralık 2008 Pazar

Ayakta Alkışlarım Vol. 1

” Orospu çocuğu olmak için ille de anasının orospuluk yapması gerekmiyor. Memlekette bu yüzden bu kadar çok orospu çocuğu var. Ama neden hepsi beni buluyor arkadaş ?!!! “

Kral Hüseyin

http://www.fasulyeden.com/mecmua/hayat/orospu-cocugu#more-1104

Spor Şehidi Mühendis Oktay

Kahpece öldürülmüş bir Beşiktaşlı Oktay Akdemir. Galatasaray-Beşiktaş maçı sonrasında stadın arkasındaki otoparkın yanıbaşında boynunda kaşkoluyla otobüs beklerken hatrı sayılır bir kalabalık tarafından linç edilerek öldürülmüş. Üzerinden tam 17 sene geçmiş. O gün doğan çocuk şimdi 17 yaşında. Ama forzabesiktas unutmamış. Mezarı ziyaret ediliyor an itibariyle. O maçtan sonra Beşiktaş ile Galatasaray basketbolda Spor Sergi Sarayı'nda karşılaşıyor. Çarşı'nın kurucularından Cem o ölümlü olaydan sonraki Galatasaray taraftarlarıyla ilk karşılaşmalarında o ufak Spor Sergi Sarayı'nda yaşananları anlatıyor: "Unutamadığımız olaylardan biri. Bizim Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir arkadaşımız vefat etmişti. Spor Sergi Sarayı’nda karşı karşıya geldi takımlar. Bizde genciz o zamanlar 18-20 yaşındayız. Galatasaray tribününe saldırdık. Galatasaray tribünü çöktü sahaya düştüler."

Beşiktaş: 1 - 0 :Ankaragücü

Galatasaray derbisi öncesinde Beşiktaş'ın rakibi güçsüz Ankaragücü olunca galibiyetin zor olmayacağını, iki maçtır puansız lige devam eden Beşiktaş'ın maçı farklı kazanacağını düşünüyorduk ama yanıldık. Üstelik bu kez diğer maçlarda izlediğimiz istekli Beşiktaş da sahada yoktu. Yine çok gol pozisyonuna girdik ilk yarı ama bunları biraz da şanssızlığımızla rakip ağlara gönderemedik. O kadar çok top direklerin hemen yanıbaşından gitti ki belki beklediğimiz fark bu yüzden gelmedi. Ama şurası da bir gerçek ki Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı Denizli geldiğinden bu yana hiç bu kadar sistemsiz oynamamıştı. İlk kez Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'ını hatırlattı Denizli geldiğinden bu yana. Mustafa Denizli her ne kadar bu ligin altından daha çok sular akar dese de kaybedilen puanların onun da canını sıktığı aşikar. Mutlak üç puan için olmadık bir boşluk vardı sahada. Beşiktaş'ı ortadan ikiye bölen bir sistemden bahsediyorum. 6-0-4 gibi. Orta sahada iş yapan ayağında top tutan kimseler yok. Delgado bir önceki maç yuhalandığı için pek suya sabuna dokunmadı. Onun dışında da dikine oynayan yok. Sahadaki Beşiktaş'ı gözünüzde daha rahat canlansın diye Fenerbahçe'nin önde götürdüğü herhangi bir maçtaki dizilimle özetleyebiliriz. Bu takımında Gökhan Gönül'ü Ekrem Dağ olur. Mükemmel oynadı yine ve kapalının gönlünü kazandı bu maçla. Dakika 76 Ekrem Dağ durmak nedir bilmiyor. Sezon başı beklemediğimiz bir isimden bu performansı görmek ayrıca sevindirici tabii. Beşiktaş maçlarında hayatım boyunca sıkılmazdım sahadaki Beşiktaş kötü olsa da. Ama artık tribündeki taraftarda sıkıcılaşmaya oyuna müdahale edememeye ve takımı yeterince desteklememeye başladı. Devre arası koridorlarda yine söylentiler almış başını yürüyordu. Kapalı bu kez sivil doluydu. Olay çıkaranlar paket ediliyor, stattan dışarı çıkarılıyor söylentileri yürüyünce, devre arası stattan dışarı çıkmak için polislerle konuşan taraftarlar vardı. Yani tribün kendi maçında sahadaki Beşiktaş kendi maçında. Ama ilk 45 dakika öyle bir "Övünmekte çok haklıyız" tezahüratı yapıldı ki bu tezahüratı Ankaragüçlüler çok sever. Tüyler diken diken oldu yine. O an o ilahi ses yine kapalının duvarlarında yankılandı. Ankaragüçlülerde İnönü'deydi. Yalan yok gerçekten onlar da güzel bağırdılar. Kocaeli, Eskişehir ve Ankaragücü bu sezon İnönü'de en iyi performansı sergileyen taraftarlar oldular. Bunun dışında Beşiktaş saha içinde maçı kopartamadı bir türlü. Eğer direkler siyah beyazdan yana olmasa bu maç berabere de bitebilirdi. Bundan sonra Galatasaray maçı var. Gençlerbirliği karşısında Galatasaray şov yaparken Beşiktaş döküldü. Bakalım Sami Yen'de ne olacak. Favori Galatasaray. Bizim de taraftarımız var diyeceğim ama söylentilere göre tribüncüler Sami Yen'de olmayacakmış. Neden olmayacağını anlamak çok zor değil tabii.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Senmisin Entelektüel?

Dünya'nın her yerinde, taraftarın maç sırasında verdiği tepkiler farklıdır. Mesela; İngiltere'de bir gol kaçtığında, " uuhh.." diye bir ses duyulur. Gol atıldığında ise; " yeaah.." diye bir ses duyulur. Bu, Dünya'nın her yerinde farklılık gösterir. Türkiye'de ise, " lay lay " kelimesi anonim olarak girmiştir tribünlere. Şimdi gelelim Sayın Hıncal Uluç'a; Sayın Uluç; hangi mevkii, hangi makam, tüm Türkiye'de harçlıklarını biriktirip, kar, kış, yağmur, çamur dinlemeden, otobüslerle deplasmanlara giden, iyi günde, kötü günde, takımının yanında olan ve tek derdi 90 dakika boyunca sesinin son noktasına kadar takımını desteklemek olan bu taraftara "gerizekalı" deme gücünü size veriyor?
Aynı taraftar, sahaya yabancı madde atsa, küfür etse, takımını sabote edecek bir davranışa veya saha içi ya da saha dışı olaylara sebebiyet verse, o zaman, bu taraftarı hakaret etmeden, ağır bir dille eleştirip, yorumlarınızı yapabilirsiniz ki; zaten sizin işiniz de bununla sınırlıdır. Fakat, siz tribünlerdeki herkesi "gerizekalı" zannedip, önyargılı yaklaşımınızla, ülkemizdeki taraftarların, bu dilden anlayacağını sanıp, konuşmalarınızı ve ithamlarınızı talihsiz bir biçimde gerçekleştiriyorsunuz.
Ancak unutmayınız ki, bu ülkedeki tek akil, tek entellektüel ve yegane ulema siz değilsiniz. Hiç bir güç size Büyük Galatasaray Taraftarı'na, hatta ülkemizdeki takımlarını destekleyen diğer takım taraftarlarına "gerizekalı" deme hakkını vermez.(alıntı:ultraslan com)

İyiki Varsın John Houlding Amca...

Kim bu adam acaba, neden bu kadar önemli olabilir? Gelin hep birlikte İngiliz futbol tarihinin tozlu sayfalarını biraz olsun aralamaya çalısalım. Tarih: 8 Eylül 1888... Yer: Liverpool... Şimdilerde pek çok sporsever tarafından futbolun mabedi olarak kabul edilen stadlardan birisi Anfield Road, o gün gözlerini açar bu mabed futbola ama o Liverpool'a ait olan kırmızıyla değil Everton'un mavisiyle yapar bunu.Ve yaklasık 3 yıl hizmet eder Everton TAKIMI'na (alıntı:Sergen Yalçın). Everton 1891'de burada birde şampiyonluk kazanır. Everton takımı 118 pound olan stad kirasını ödemekte zorluk çekince Anfield'ı terkeder. Birazda rastlantı sonucu John Houlding amca tamamen ticari bir içgüdü ile yani tamamen para kazanmak amacı ile günümüzde Asya'dan Avrupa'ya, Uzak doğudan Amerika'ya uzanan yolda, milyonlarca insanın kalbine taht kuran futbol efsanesini kurmaya karar verir. O zamanlar İngiltere'de futboldan günümüzdeki kadar büyük boyutlarda olmasa da baş döndüren miktarlar kazanıldıgını gören Houlding sonunda bu amacı dogrultusunda Liverpool'u kurmuştur. Ve bu takım zaman içerisinde önce küçük balıkçı şehrini, daha sonra ada sınırlarını aşarak ününü dünyaya yayma becerisini göstermiştir. Şimdilerde ise dönüp arkaya baktıgımızda, 18 kez İngiltere lig şampiyonluğu, 7 kez FA CUP şampiyonluğu, 7 kez lig kupası şampiyonluğu, 3 kez Uefa şampiyonluğu ve 5 kez de eski adı Şampiyon Kulüpler Kupası yeni adı ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ile önüne geçilemeyen bir efsane halini almıştır bu kulüp.(bu arada şampiyonlar ligi demişken alakasız biraz ama Houlding Amcanın Liverpool'u tarihi boyunca şampiyonlar ligindeki en farklı galibiyetini Beşiktaşımıza karşı almıştır). Belki sevgili Beşiktaşlı kardeşlerimiz kızacaklar, darılacaklar, içleri cız edicek ama bu efsaneyi yaratığın için teşekkürler, iyiki varsın John Houlding Amca...

Hukukumuz Eskiye Dayanır

Yaşlı dünyanın yaşadığı savaş sayısını bilebilmek mümkün değil zaten bu da bizim işimiz değil ancak futbolun fena halde hayata benzediğinin birçok kanıtı bulunuyor. Ülkelerin siyasi ilişkilerinin yeşil sahalara yansıdığını ve karşılaşacak ülke sporcularının sadece bir futbol maçı oynamadığına inananların yarattığı bu düşünce bazen amacına ulaşamazken bazen de ne yazık ki futbol dışında her türlü çirkinliğin konuşulduğu tarihler olarak hatırlanıyor.

Fransa 1830 yılında Büyük Fransız İmparatorluğu’nun bir parçası olarak hayal ettiği Cezayir’i işgal etti. Tam 132 yıl boyunca Cezayir’de hüküm süren Fransız etkisi birçok kez Cezayirlilerin ayaklanmalarıyla zor dönemler geçirse de 5 Temmuz 1962 yılına kadar bu topraklarda kalmayı başardı. Tarihte yaşanan bu olaylar etkisini futbolda da gösterdi. 2002 Dünya Kupası öncesi hazırlık maçında Paris’in Stade de France Stadyumu’nda 6 Ekim 2001 tarihinde karşılaşan Fransa ve Cezayir adı dostluk maçı konulan bu karşılaşmanın istenmeyen sonuçlara yol açacağını hesap edememişti. Maç başlamadan önce bu gerginliğin işaretleri de yavaş yavaş kendini gösteriyordu zira Fransızların Ulusal Marşı esnasında Cezayir asıllı Fransızların ıslıkları stat da yankılanıyordu.

Cezayir asıllı Fransızlar, Zinedine Zidane ile yükselen ve 1998 Dünya Şampiyonası’nda ortaya atılan “Black-Blanc-Beur: Siyah-Beyaz-Melez” (Beur, Fransa'daki Cezayirlilere takılan ad) sloganının bir yanılgı olduğunu düşünüyorlardı. Fransızların sadece Zinedine Zidane’ı kabul ettiklerine inanan Cezayirliler maçın 78. dakikasında Fransa 4-1 öndeyken sahaya atladılar ve maç yarıda kaldı. Fransız futbolcular saha içerisinde oldukça zor anlar yaşarken çareyi soyunma odalarına kaçmakta buldular.
Fransa-Cezayir karşılaşmasındaki bir başka enteresan tepki de Zinedine Zidane’a geliyordu. Cezayir tribünlerinde dikkati çeken pankartlardan biri de “Zidane-Harki”ydi. Harki kelimesini Zinedine Zidane ile ilk kez yan yana getirenin ise “Fransız olmayanlar milli takıma alınmasın” düşüncesini savunan Le Pen’in yakın isimlerinden birisi olduğu iddia ediliyor. Zinedine Zidane için böyle bir yakıştırmanın yapılamayacağını çünkü kendisinin bir Harki olduğunu bu nedenle de Fransa Ulusal Takımı’nda yer alacağını savundu Le Pen yanlıları.
Cezayir’de savaş döneminde Fransızlar için çalışanlara yakıştırılan bir kelime olmasından duyduğu rahatsızlığı Zidane şöyle açıklar: “Babam Harki değil. Cezayirli ve ben babamla gurur duyuyorum. Babam da benimle gurur duyuyor. Babam hiç bir zaman gurur duyduğu ülkesine karşı savaşmadı.”

ABD ile İran ilişkileri 1979 yılındaki devrimden bu yana birçok dönem gerginlik içinde geçti bazen ilişkiler tıkanıp savaşın kaçınılmaz olacağı durumlar ortaya çıktı. Siyasi sorunların yanı sıra iki takım ilk defa bir Dünya Kupası’nda en büyük sportif mücadeleyi verecekti. İşte bu iki ülkenin futbol takımları Fransa Dünya Kupası’nda 21 Haziran 1998 tarihinde karşı karşıya geldiler.
İki takımın tarih boyunca iyi bir futbol geçmişi olmamasına rağmen iki ülke arasındaki siyasi mücadele yeşil sahalarda zevkli bir karşılaşmayı yarattı diyebiliriz. Fransa 98’in kuraları çekildiğinden maç gününe kadar birçok futbolsever bu maçı bekledi. Maç öncesi iki taraftan da tansiyonu yükseltecek açıklamalar gelse de korkulan olmadı. İran tarafında maç öncesi Muhammed Khatami’ye futbolcuların maç sonrası forma değişimine gitmemesini isteyecek kadar ileri giden kesimler de oldu ancak bu istekler kabul edilmedi. İran Teknik Direktörü Talebi, “Ben politikacı değil, bir sportmenim. İran halkı ile ABD halkı arasında bir sorun olmadığını göstermek istiyoruz. ABD hükümetine karşı değil, bir ulusa karşı oynuyoruz” diyerek maç öncesi tansiyonu oldukça düşürmüştü. Talebi’nin ailesinin de o dönem Amerika’da yaşadığını bir not olarak düşelim. Lyon’da karşı karşıya gelen iki takımın mücadelesinden galip ayrılan İran oldu. 2-1’lik galibiyetle ABD’yi yenen İran’da halk sokaklara döküldü, sahada her şey futbol içerisinde kalsa da İran’ı kutlayan ülkeler listesine bakıldığında mücadelenin saha dışındaki hali daha manidar duruyor. İran’ı kutlayan ülkeler arasında Mısır, Irak ve Filistin bulunuyor.

1998 yılında Fransa ile Senegal eşleşmesinin bir benzeri de bu kez 2006 Dünya Kupası’nda karşımıza çıktı. Angola'nın ilk Dünya Kupası tecrübesi olacak bu turnuva Afrika temsilcisi için 400 yıldır sömürgesi olduğu ve 1975 yılında bağımsızlığını ilan ettiği Portekiz karşısına çıkacak olması açısından ayrı bir önem taşıyordu. Portekiz’in Batı Afrikası olarak adlandırılan Angola için futbol sahasındaki bir mücadeleden çok daha fazlasıydı aslında. Angola takımında yer alan 8 futbolcu Portekiz liglerinde top koştururken birçok sömürge ülkesinde yaşanan dil ve din değişimi de bu maç öncesinde dikkati çeken bir başka konuydu. Dünyanın en düşük gayri safi milli hasılasına sahip Angola’yı bu maç öncesinde destekleyen futbolsever sayısı hiç de az değildi. Dünyada birçok insan bu maç öncesi bir mucize bekliyordu. Almanya’nın Köln kentinde oynanacak maç öncesi Angolalı defans oyuncusu Delgado yaptığı açıklamada “"Dünya Kupası'ndaki her maç bizim için çok duygusal çünkü ülkemizi ilk defa kıta dışında temsil edeceğiz. Portekiz karşısında oldukça hırslı olacağız çünkü çok uzun yıllar onların sömürgesi olduk. Galibiyet bizim için ve Angola halkı için çok şey ifade ededecek. Bu karşılaşma 3 puandan daha fazla anlam ifade ediyor” diyerek maçın Angola açısından en güzel yorumunu da yapıyordu bizlere. Maçın 4. dakikasında Deco’nun ayağında gelen golle 1-0 geriye düşen Angola maçı bu skorla kaybederken oynadığı futbol ve gösterdiği dirençle stadı alkışlar arasında terk etti. “Dünya da herkese yenilebiliriz ancak Portekiz’e asla” diyen Angolalılar ülkelerine verebilecekleri en büyük hediyeyi de geçtiğimiz Dünya Kupası’nda ellerinde kaçırıyorlardı.

1982 yılında iki ülke arasında çıkan Falkland Adaları savaşı Arjantin ve İngiltere’nin her yan yana anılışında karşımıza çıkmaya devam ediyor. Arjantin’in Falkland adalarını işgaliyle başlayan bu savaşta kesin bir sonuca ulaşılabildiği söylenemez. Ancak Arjantinli komutanının teslim oluşuyla son bulan bu savaşta 649 Arjantinli, 258’de İngiliz asker hayatını kaybeder. Adalar halen İngiltere egemenliğinde olsa da Arjantin haklarından vazgeçmiş bulunmuyor. Bu savaştan 4 yıl sonra futbol dünyasında söz sahibi olan bu iki ülke 1986 Meksika Dünya Kupası’nda karşı karşıya geldi. Arjantinliler 4 yıl önce yaşadıkları bu bozgunun telafisini yeşil sahalarda arayacaklardı. Diego Armando Maradona’nın damgasını vurduğu maç yeşil sahalarda atılmış en güzel ve en çirkin gole de tanıklık ediyordu.
Maçın 51. dakikasında İngiltere savunmasının geri pasında yükselen topa eliyle müdahale eden Maradona Arjantin’i 1-0 öne geçirmişti. Attığı gol ise “Tanrı’nın eli” olarak adlandırılmıştı. Olaya böylesine bir maneviyat katılmasının tek nedeni ise henüz dinmiş olan savaşın bir yansımasıydı elbette. İlerleyen dakikalarda Arjantin hanesine 2 rakamını yazdıran Maradona’nın şahane golü için söylenecek bir şey yok zira bu gol uzun seneler hafızalardan silinmedi. Arjantin ve İngiltere tam 12 sene sonra bu kez Fransa’da karşı karşıya geldi. Bu karşılaşmanın ise normal süresi 2-2 biterken penaltılarda gülen taraf yine Arjantin olmuştu.
1 Eylül 1939 tarihinde İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcını Polonya’yı işgal ederek gerçekleştiren Almanya komşusunun bu savaş sırasında 30 milyonluk nüfusunun 5’te 1’ini kaybetmesine de yol açmıştı. Almanya ve Polonya arasındaki siyasi rekabet 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana bir yükselip bir azalırken iki ülkenin uluslararası spor arenasında da karşılaştığı organizasyonlar olmadı değil. Hafızamızın en taze yerinde duran Almanya-Polonya mücadelesi 2006 Almanya Dünya Kupası A Grubu’ndaki karşılaşmadır şüphesiz. Turnuvanın güvenlik açısında en riskli maçları arasında gösterilen bu karşılaşma, öncesi ve sonrası yaşananlarıyla dikkati çekti. 1996 yılında Almanya ile Polonya arasında oynanan maç öncesi Almanların “Schindlerin Yahudileri Size Selam Getirdik” pankartı da düşünülürse maçın tansiyonunun ne derece yüksek olacağı tahmin ediliyordu.
İki komşu ülke taraftarlarının maç öncesi ilk karşılaşmalarında Almanların Neo Nazi grubunun “Heil Hitler!” selamı arbedenin yaşanması için yetmişti kuşkusuz. Bu kavga aynı zamanda kupanın da en büyük kavgası olarak yerini alırken 278 Alman ve 119 Polonyalının da tutuklanmasını sağlamıştı. Bu karşılaşma öncesi Lukas Podolski ve Miroslav Klose’nin Polonya asıllı olmaları da sıkça telaffuz edilmişti. Bu konuşmalar futbolcular üzerinde etkili oldu mu bilinmez ancak maç boyunca kaçan pozisyonları görünce forvetler üzerinde olumsuz bir etki yarattığı düşünülebilir. Maçı Neuville’in son dakika golüyle kazanan Almanya gruplarda bir üst tura çıkarken Polonya’yı da Dünya Kupası dışına itmeyi başarmıştı.
Soğuk Savaş döneminin bitmesi ile birlikte oluşan yeni dünya düzeninden en olumsuz etkilenen ülkelerden biri de Yugoslavya oldu. 90’lar öncesi Demirperde ülkesi olarak adlandırılan Yugoslavya her geçen yıl parçalanmış ve son olarak 2005 yılında Sırbistan ismini almıştı. Yaşanan bu ayrılıklar esnasında birçok Sırp, Hırvat ve Boşnak hayatını kaybetti. Futbolun fena halde hayata benzediğini bu kez Bosna Hersek ve Sırbistan maçlarında gördük. Bosna Hersek'in Zrinjski ve Sırbistan'ın Partizan Belgrad takımları arasında oynanan UEFA Kupası 1. ön eleme turu karşılaşması maç sonrası yaşanan olaylarla unutulmadı. Bosna Hersek’in Mostar kentinde yapılan maçı Zrinjski takımının 6-1 kazanmasından sonra iki takım taraftarları stat çıkışında adeta savaştılar. Olaylar sonrasında ise Bosna Savaşı’nda kanlı eylemlerden sorumlu tutulan “Kaplanlar” adlı milis grubun Partizan Belgrad kulübünün taraftarı oldukları iddia ediliyordu. Haberlerde, olayların ardından 5 Sırp ve 1 Bosnalı taraftarın tutuklandığı 1 taraftarın ise ciddi şekilde yaralandığı ifade ediliyordu.
Bosna-Hersek ile daha sonraları Yugoslavya adını alan Sırbistan arasındaki dostluk maçının ardından kıyasıya çatışan taraftarlar şişe ve taşlarla birbirine girmişti. 25'ten fazla kişinin yaralandığı olayları ateşleyen bu futbol müsabakası aslında gerilen ilişkileri yumuşatmak adına organizatörlerce tertip edilse de çıkan olaylardan amacına ulaşamadığı da ortaya çıkıyordu. İki takım taraftarları tribünlerden yerlerini alırken Bosna içerisinde yaşayan Sırplarında Yugoslavya tarafına geçtiği görülüyordu. Maç boyunca ayrı ayrı yerlerde bulunan taraftarlar birbirlerine ağır hakaretlerde bulunurken Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi’nce aranan eski lider Ratko Mladiç lehine de sloganlar attılar. Maçı 2-0 Yugoslavya kazanırken yaşanan olaylar skorun önüne geçmeyi başarmıştı bile. Güvenlik güçlerinin de araya girdiği olaylarda 19 polis yaralanmış bunlardan da ikisinin durumu ağır olarak kaydedilmişti.
Yanı başında çıkan Dünya Savaşı’ndan en az etkilenen ülkelerden birisi de Hollanda’ydı. Almanya’nın komşusu Hollanda II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın gazabından kurtulamadı fakat en az zararı da onlar gördü diyebiliriz. Hollandalıların Almanca bilmelerine rağmen bu dili kullanmamaları da ilişkilerinin boyutlarını ortaya koymak için bir başka gösterge diyebiliriz. İşgal yıllarından sonra iki ülke insanının en çok yarıştığı konu ise hiç şüphesiz futbol maçları oldu. Avrupa’nın bu iki futbol ekolüne sahip ülkesinin ise ilk karşılaşması 1974 yılında olmuştu. Dünya Kupası finalinde Gerd Müller’in attığı ve Almanya’ya kupayı getirdiği gol uzun süre televizyonlarda defalarca gösterildi. Bu nedenle rekabetin miladı 1974 yılı diyebiliriz. Daha sonraları da pek çok kez karşı karşıya gelen iki ülkenin taraftarları arasında da bu maçlar oldukça önemli. 2002 Dünya Kupası’nda ise Hollanda’nın kupa da yer almamasını fırsat bilen Almanlar http://www.ihrseidnichtdabei.de/ (siz yoksunuz) adresli bir site bile kurmuşlardı. Bu iki ülke arasındaki en dikkati çeken ve gerginliğin doruk noktaya ulaştığı maç ise 1990 yılında İtalya’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’ndaki karşılaşmaydı. Almanya’nın 2-1 kazandığı karşılaşma tarihe “Tükürük Savaşı” olarak kazınmıştı. İki takım futbolcuları arasındaki tartışmalarda futbol literatürüne tükürüğü Rijkaard soktu demek yanlış olmaz herhalde. Rudi Völler'in nasibini aldığı bu tükürükle birlikte bu maçta “Tükürük Savaşı” olarak anıldı aynı zamanda. Hollandalılar için kupa kazanmak neyse Almanya’yı yenmek de odur demek yanlış olmayacak zira 1988 ve 1992 yıllarında kazanılan zaferler sonrası Hollandalıların zafer çığlıklarıyla sokaklar döküldükleri biliniyor. Bu güne dek 36 kez karşılaşan bu iki ülkede üstünlük sağlayan taraf ise Almanya (13) olmuş. Kıran kırana geçen mücadelelerin 10’unda Hollanda gülerken 13’ünde ise eşitlik sağlanmış.

12 Aralık 2008 Cuma

Welcome Premier

Yorumlarına çok güvendiğim arkadaşlarımdan premier de artık bu sayfalarda olacak. Şimdiden başarılar kendisine. 8 yıldır İngilizlerle futbol üzerine söyleşmiş, maç izlemiş, forma koleksiyonculuğunun yanında koyu Galatasaraylılığıyla bu sayfaların eksikliğine ilaç olacağını düşünüyorum. Rastgele...

Kim Demiş Ne Demiş (14)

İslam Çupi:
"İnsanla topun sadece kendi uyum ve ritimlerini kullanarak meydana getirdiği bir oyun olan futbol, şimdilerde alabildiğine teknolojik bir baskının cenderelerine sokularak, insanla topun oyunu olmaktan çıkarılmış, statlar insan hümanizmasından arındırılıp, yeni makinelerin yarıştırıldığı bir pist haline dönüştürülmüştür." (1990)

Sus Konuşma

Ankaraspor maçında ceza alması gereken 3 futbolcudan Tello unutulmuş. İbrahim Üzülmez'in cezasına en ufak bir üzüntüm yok zaten. Sivok ise haketti bu cezayı. Alınan kararların örnek teşkil edip etmediğine bakmadan, önceki örneklerine göre kaç maç ceza almaları gerektiği ile ilgilenmeden söylüyorum bunu. Biz yıllardır inandırdık kendimizi Beşiktaş'ı hakemler yakıyor diye. Olmadı mı oldu ama bu kadar büüyk bir etken değildi bu. Mesela yönetim hatalarından, teknik direktörlerin yanlış seçimlerinden, yanlış transferlerden sonra geldi hep hakem hataları. Bu yüzden hakkımızı yiyorlar diye serzenişte bulunmanın anlamı yok. Halı saha maçından sonra kantinde oturup muhabbet ederken altyazı geçti Ntvspor'da. İbrahim Üzülmez şöyle demiş: "Bunca senelik futbolculuk hayatımda bir benzeri olmayan olay nedeniyle aldığım bu ağır cezayı yadırgadım."
Şu İbrahim Üzülmez için ne desek boş. 8 senedir Beşiktaş forması giyiyor hala profesyonel olamadı. Aldığı cezayı ağır buluyormuş. Özür dileyeceğine, yakınıyor bir de utanmadan. Bu adamın sicili temiz daha önce suçu yok, 1 maç yazalım gitsin demelilerdi ona göre. Nasıl bir kafa anlamak mümkün değil.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Tek Umudu Sekerse

Kiev'de galibiyetten başka bir sonuç işine yaramıyor. Maçın başında öyle bir gol yiyorsun ki evlere şenlik. Hadi Volkan kaleci değil ama o defansın haline ne demeli. Tek ters topta kalecinle karşı karşıya kalıyor Kievliler. Böyle olunca kalende görüyorsun golü. Bu golden sonra galibiyet için gittiğin deplasmanda risk alman lazım ama onu da beceremiyorsun. Oyuncularında yürek kalmamış ürkek, rakibin üstüne gidemeyen koca 90 dakika rakip kaleyi yoklayamayan ve tehlike yaratamayan bir 11 var sahada. Bu takımın forveti Güiza. İspanya gol kralı ama belli ki ona da "Topu şişireceğiz sana sende kovala" demişler. Adam ya sekerse diye bekliyor koca 90 dakika. Tv başındaki Fenerbahçeliler de öyle. Sekerse tehlike, seker de yetişirse vuracak Güiza... Koca Fenerbahçe tamam devam maçında başka bir strateji geliştirememiş. Fenerbahçe'nin orta sahasına artık Maldonado alınmamalı. Amatör kümeden bir adam ekle, mevkisi orta sahanın arkası olsun Maldonado'dan kötü oynamaz heralde. Ali Bilgin'i antrenmanlada izlemek isterim. Acaba kendisi gerçekten formayı hakediyor mu? Yoksa yokluktan mı tercih ediliyor. Velhasıl Zico'nun Fenerbahçe'sinden bugüne gelmek büyük marifet. Tebrikler Aziz Yıldırım suç piramidinin tepesinde oturuyorsun.

9 Aralık 2008 Salı

İlginç Statlar (7)

Gümüşhane

O Ne Lan

Ara ara göz attığım yazarlardan biri olan Yalçın Bayer yine yakalamış detayı. Bu detay futbol üzerine olunca bende buraya not düşeyim istedim. Olay Konya ve Kayseri'de yaşanmış. Konya Atatürk Stadyumunun adı Konya Büyükşehir Belediyesi Atatürk olarak, Kayseri Atatürk Stadyumu'nun adıysa Kayseri Büyükşehir Belediyesi Atatürk olarak yer almış TFF'nin resmi sitesinde. Şehirler Konya ve Kayseri olunca Yalçın Bayer de giydirmiş tabii. "Atatürk'ü unutturmak için mi yapıyorsunuz" diyor. Neler neler var konuşulacak buna mı takılıyorsunuz Yalçın Bey diyecek tonla adam varken bunları yazmak anlamsız tabii. Bu memlekette Atatürk Orman Çiftliği'ni Atatürk O.Ç diye tabelacıya sipariş verdirip Ankara'nın birçok yerine diktiren adam varken Atatürk ismi stadyumların sonuna gelmiş çok da önemli değil.

7 Aralık 2008 Pazar

Beşiktaş: 1 - 3 :Ankaraspor

Sahada Beşiktaş diye bir takım yoktu. Mücadele yoktu. Hırs yoktu. Birkaç isim dışında herkes sezon bitmiş gibi davrandı. Takımın ateşi sönmüş. Öyle bir vurdumduymazlık vardı ki kahrolduk tribünde. Tribünlerde rezaletti. Bu maç bırakın destek olmayı köstek olmak için gelmiş bir taraftar profili vardı. Maçın sonunda Ankaraspor'u alkışlayan Delgado'yu yuhalayan. Beşiktaş taraftarına yakışmayan müşteri rolündeydi İnönü'nün sakinleri. Galiba herşey değişmeye başlıyor. Tribünlerde bundan fazlasıyla nasibini alıyor. Maçın 15 ile 25. dakikasında yine olaylar çıkmış, set boşaldı tribünde ses yok. Meğerse koridorda yine olaylar çıkmış. Sabote edildik yine sezon ortası hem tribünde hem sahada. Unutmadan o kumu dökende .ike sürülecek akıl yokmuş. Son dakikalarda kutunun solunda ikamet eden yaratıcı gruptan nefis bir beste çıktı. Duruma uygun, hislere tercüman. Yukarıdaki video herşeyi anlatıyor zaten.

5 Aralık 2008 Cuma

Gel de Buralar Bayram Olsun

Yordan Letchkov, Daniel Amokachi, Jose Kleberson, John Carew, Gonçalves Da Silva Ailton birazcık Delgado dışında tribünleri heyecanlandıran transferleri olmadı Beşiktaş'ın. Zaten hep mütevazı transferlerle geçmişti Seba dönemi ve nispeten ondan sonrası da. Hiç "Ulan önümüzde oynayacak düşünsene" diyeceğimiz bir ismi göremedik siyah beyaz forma içerisinde. Hiç yaşamadığım bir duyguyu yaşadım bugün. Ronaldo Beşiktaş'a gelebilirmiş. Eskiden Ronaldo denilince Cristiano olanı gelmezdi akıllara. Bugün ikinci sıraya düştü Ronaldolar arasında. Varsın olsun böyleyken gelsin. Ntv Spor yazınca daha da heyecanlanıyoruz. Yararlı olur mu olmaz mı onu sonra yazarız. Ama bu heyecan bile güzel birşey.

Yeni Sayfa

Türkiye'nin Palermosu olmuş Giresunspor. Olgun Aydın Peker ve Sinan Engin... Giresunspor şu an Bank Asya 1. Ligi'nde 10 puanla 17. sırada. Sezon sonunda nerede olacağını merakla bekliyorum. Sinan Engin'in Giresun'da başarılı olacağını düşünüyorum. 2 Milyar YTL borcu varmış Giresunspor'un ve kimse de başkanlığa bu yüzden yakın durmuyormuş. Bu açıdan bakıldığında büyük bir risk Giresunspor başkanlığı. Kulübün anahtarı belediyeye gideceğine Olgun Peker'e gitmiş. Belediyespor sevmeyenler için hiç yoktan iyidir. Bu sene olmasa da önümüzdeki sene Giresunspor bu isimlerle büyük işler yapar Bank Asya Ligi'nde. Olgun Peker gerçekten Giresunsporluymuş. Hatta cep telefonunun son 4 rakamı yeşilgiresun gazetesine göre 2828 imiş. Bu yüzdendir ki 47 oyun hepsini seçimlerde kendine çekmeyi başarmış. Sinan Engin ise muhtemelen futboldan anlayan bir isim olması ve yakın ahbaplık durumlarıyla getirildi takımın başına. Sinan Engin'in futbolcu listesi geniştir. Yeni sezonda ya da devre arasında bakalım Giresunspor'a kimler kimler gidecek. Oğulcan Engin'de Beşiktaş PAF'ından Giresunspor'a giderse şaşırmam.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Mandalina Meyvesi

Beşiktaş takımı, Galatasaray takımı, Fenerbahçe takımı, İnter takımı... Yahu biri de çıksın desin bu "takımı" nedir arkadaş. Kim çıkardı bunların kıçına takımı sıfatını katmayı. Ben Sergen çıkardı diyorum çünkü ben ilk kez ondan duydum.O zamanlar Hollanda takımı, İtalya takımı diye konuşuyordu. Şimdilerde de uyaran olmamış ki Fenerbahçe bugün iyi oynamadı demek yerine "Fenerbahçe takımı" diyor. Virüs gibi bütün yorumcuların ağzında bu sakız. Hatta Sergen takımı demeye NTVSpor'da EURO 2008'i yorumlarken başladı. Bayağıdır beni rahatsız ediyordu. Yazmak bir türlü nasip olmamıştı ki Vedat'ın da dikkatini çekmiş. Dalga geçtik kendi çapımızda da bize mi ters geliyor sadece bunu anlayamadım. Yok biz halt ediyorsak hemen mandalina meyvesi yiyeceğim de.

Kim Demiş Ne Demiş (13)

"Türkiye’de bu işi uzun yıllar yapmak çok zor. Her gördüğümde ellerini sıktığım teknik direktörler var. Onların bozulmadan kalmalarına şaşırıyorum. Bir maçın sonucuna göre insanları değerlendiriyorlar. Devamlı iyi olmak lazımda iyi olmanın kıstası nedir? Bunu bana biri anlatsın. Bende ona göre bir karar vereyim.
Mesela yöneticilerle iyi olacaksında bunun kıstası ne? Nasıl iyi olunur bunu biri anlatsın.Öyle bir noktadayım ki halimden de memnun değilim. Futbol benim yaşamımın bir parçası değil. Yaşam futbolun bir parçası olmuş bende. Çok adapte oluyorum. Zaman zaman rahatsızlık duyuyorum. Bir aileniz var çocuklarınız var zaman ayırmanız gereken insanlar var. Futbol ancak bunların içinde bir parça olmalı gibi düşünüyorum. Ancak uygulamada kesinlikle bunu başaramıyorum."

Sevinçleri Yarım Kalan Adam

İlk yarı öne geçtiler. Şenol Güneş ikinci yarıda yine takımını geriye yasladı. 1996-97 sezonu gibi. Brezilyalı forveti de sakatlanınca oyunu iyice kabul ettiler yarı sahalarında... ve golü gördüler kendi kalelerinde. Hem de 79. dakikada. Golden sonra kameralar hemen Şenol Güneş'e döndü o da kalemine kağıdına sarılmış not alıyordu. Umutlar 2. maça kaldı. 1-1'in rövanşında Şenol Güneş kupa özlemini giderebilecek mi bakalım. Rövanş maçı 7 Aralık Pazar günü saat 07:00'de TSİ. Ayrıntılar için http://www.golatankaleye.blogspot.com/.

Yürü Be

Fulya Furyası!!!

Şu günlerde Beşiktaş'ın gündeminde Fulya Projesi var. Oldum olası ilgilenemedim. Nerede görsem okuma gereği dahi hissetmedim. Kulüp şu kadar kazanacak, bu kadar kazanacak haberleri beni hiçbir zaman cezbetmedi. Konu nedir ne değildir, Yıldırım Demirören yılda ne kadar bekliyor, muhalefet ne diyor. İhale süreci, mahkemeler, kaç kat Beşiktaş'ın kaç kat kimin hiç umrumda olmadı. Sadece Beşiktaş içinde değil bu ilgisizlik. Galatasaray'ın şu şirketle ortaklığı Futbol A.Ş'nin yatırımları, Seyrantepe'de TOKİ ile ilişkiler, Fenerbahçe'nin Ataşehir'deki salonu, ayrıntıları hep bana boş geliyor nedense. Kulüplerin bu işlere bulaşmasına bir türlü anlam veremiyorum. İnşaat şirketi miyiz biz ne işimiz var plazalarla, katlarla, AVM'lerle. Ama ileride başarılı olacağız şu kadar para gelecek, o zaman kimleri kimleri alacağız diyeceksiniz. Beni para yüzünden oynayacak, Beşiktaş'ı bu yüzden tercih edecek futbolcu da cezbetmiyor ki. Bu tribünler geçen sene en çok Baki'yi sevdi.
Kulüplerin başarılarını pazarlamasına eyvallah, forma satışına eyvallah, altyapıdan futbolcu yetiştirip yüksek fiyata satmasına eyvallah, İnönü Stadı'nı müze gibi kullan gezdir milleti eyvallah, ama plaza yapıp hem insanların midesini bulandırma, hem de inşaatçılık oynama.

2 Aralık 2008 Salı

Ben Ölmedim Daha

Sabah Kadıköy Süreyya Sineması'nın daha doğrusu Süreyya Operası'nın yolunu tuttum. Malum Uefa Finali'nin logosu ve biletlerinin tanıtımı vardı. Salon beklediğimden boş, gelmesi beklenen bazı isimler yoktu. Aziz Yıldırım dayısının vefatı, Can Bartu ise ateşli hastalığı nedeniyle toplantıya katılamadılar. Başkanlar, yöneticiler çıkıp şöyle güzel bir organizasyon, böyle güzel organizasyon, emeği geçenlere teşekkür ederim diye özetlediler durumu. Sonrasında Bülent Korkmaz davet edildi ve UEFA kupasını kaldırdığında neler hissettin diye bir soruyla muhatap oldu ki ben bu sorunun cevabını belki binlerce kez duymuştum. Sadece zaman geçsin, soru sormuş olmak için soru sorayım diye yöneltilmişti. Soruyu soran ablanın güzelliği bu ızdıraba katlanmamıza fazlasıyla yeterliydi tabii. Neyse asıl takıldığım konu Roberto Carlos'un ikide bir sahneye davet edilmesiydi. O da sıkılmış olacak ki salonda hadi Carlos gel sahneye fotoğraf çektirelim diyenlere cevabını yapıştırmayı uygun gördü. Bülent Korkmaz Uefa Kupası'nın temsili ilk biletini alırken foto muhabirleri R. Carlos'unda sahnede yer almasını istediklerinde R. Carlos "Ben fotoğraf çektirmek istemiyorum. Bu finalde oynamak istiyorum" diye cevapladı. Önce salonda bir sessizlik sonrasında da alkış tufanı koptu. Bunun altında "Ben futbolcuyum lan! Yetti artık reklam ürünü gibi kullandığınız. Ben daha ölmedim. Reklam yıldızı olmaya gelmedim. Hatırlatırım ben hala Roberto Carlos'um" düşüncesi vardı. Toplantının kıssadan hissesi budur. He bir de Can Bartu aynı gün Beşiktaş'a 2 gol atıp Galatasaray'a da 32 sayı atmış. Bunu da öğrenmiş olduk. Evet bilmiyordum.

1982-1983 Sezonu

24 sene önce Avrupa’ya seyirci ortalamasında fark atan Türkiye’nin bugün kalitesi ile ters orantılı olarak seyirci sayısındaki azalması dikkati çekiyor. Bugün 14 bin seyirci ortalaması ile oynanan Türkiye Ligi’nin seyirci rekoru kırdığı 1982-83 sezonunu inceledik.

1982-1983 sezonu Türk futbolunun Milli takımlar ve kulüpler düzeyinde başarısız olduğu yıllar. İspanya, İngiltere, Batı Almanya ve İtalya Ligleri ise futbol tarihinde unutulmayacak futbolcuların top koşturduğu dönemler…
Diego Armando Maradona Barcelona forması ile İspanya Ligi’nde top koştururken, Dino Zoff İtalya Ligi’nde, John Barnes İngiltere Ligi’nde, Michael Platini ise Fransa Ligi’nde oynuyordu. İşte bu ligleri seyirci ortalamasında geride bırakmak büyük bir başarıydı Türk Futbolu için. 1982 senesinde araştırmayı yapan Cumhuriyet Gazetesi, haberi “Futbolda sonuncu seyircide Avrupa rekortmeniyiz” başlığı altında duyurmuştu futbolseverlere. Günümüzde ise futbol maçlarına olan ilgi gitgide azalmakta. 4 büyüklerin lig maçlarında dahi boş tribünlere oynanan karşılaşmaların 80’lerde oynanan futboldan daha üst düzey olduğundan şüphe yok. Bugün 14 bin 58 seyirci ortalamasıyla oynanan Türkiye Süper Ligi maçlarının Avrupa’daki lig maçlarıyla karşılaştırıldığında oldukça gerilerde olduğunu görüyoruz. Üstelik bilet fiyatları Anadolu takımları da göz önüne alındığında oldukça rakamlarda. Birde bu açıdan karşılaştırıldığında aslında farkın görünenden daha çok olduğu ortaya çıkıyor. 1982-83 sezonunda tribünlerin koltuksuz olması ve takımların kombine kart uygulamasına geçmemiş olması da büyük bir etken elbette. Fakat aynı şartlarda Almanya Ligi’nin seyirci ortalaması Türkiye’yi fersah fersah geçmiş durumda. 2006-2007 sezonunda Türkiye Ligi ortalaması 14 bin 58 seyirci ortalamasında kalırken, Bundesliga’daki ortalama seyirci sayısı 39 bin 975’e ulaşmış.
1982-83 sezonundaki en kalabalık maçlar ise tabii ki 3 büyüklerin maçları. Beşiktaş-Fenerbahçe maçında 39 bin 887 kişi biletli olarak kayıtlara geçmiş. Galatasaray-Trabzonspor 35 bin 146 biletli seyirciye oynanırken Fenerbahçe-Antalya maçı 34 bin 717 biletli seyirci tarafından seyredilmiş. Bu rakamlara yakın 15 maçı listeleyen Cumhuriyet Gazetesi 1982-1983 sezonunda yaşanan bu seyirci rekoru haberini “UEFA’da 27’nci yani son sırada yer alan Türk Futbolu’nu gönülden destekleyen taraftarımız yılların şampiyondur” diyerek bitiriyor. Bugün ise stat içerisinde üstü kapalı tribünler ve maç biletlerini önceden temin etme gibi kolaylıklara sahip taraftarın ilgi göstermemesi oldukça enteresan. Son zamanlarda futbolda yaşanan kirlenmenin de bunda etkisinin olduğunu düşünebiliriz. Aradan geçen 24 sene sonunda ise Fenerbahçe tribünlerine en çok seyirci çeken takım oldu. 39 bin seyirciyi tribünlere çeken Fenerbahçe 1982-1983 yılındaki en kalabalık taraftar topluluğunu yakalayabilmiş ancak. Rekorun kırıldığı 1982-83 sezonunda Beşiktaş ve Galatasaray maçlarını 30 bin bilet seyirciye oynarken bugünlerde ise bu rakamın 20 binli rakamlarla telaffuz edildiğini görüyoruz. Bugün stadyumlarını pek de boş görmeye alışmadığımız İngiltere Liglerinin de 1982-1983 yıllarında boş tribünlere oynadıklarını öğreniyoruz. İngiltere Ligi’nde yaşanan taraftarsız maçların maliyeti 1.lig ve alt liglerde mücadele eden 92 takım için büyük bir hayal kırıklığı olmuş. 1982-1983 yıllarında 20 bin ortalamaya sahip olduğunu tahmin ettiğimiz Türkiye Ligi bugün bu rakamların çok çok altında. 80’li yıllarında başında listelerin alt sıralarında kalan ligler ise bugün ligimizi 2’ye katlamış durumda. 2006-2007 sezonunda Almanya Ligi 39 bin 975 seyirci ortalamasına oynarken, İngiltere Ligi ise 34 bin 363 rakamına ulaşmayı başarmıştı.1982-83 sezonunda zirvede yer alan Türk futbolseverleri 2006-2007 senesinde geçen diğer ligler ise 28 bin 838 ortalama ile İspanya, 21 bin 947 ortalama ile Fransa, 18 bin 473 ortalama ile İtalya ve 16 bin 194 ortalama ile İskoçya oluyor. 1982-1983 sezonundaki bu başarıyı günümüzle karşılaştırdığımızda gözümüze çarpan bir başka şey ise Türkiye Ligi’ndeki takımların profilleri oluyor. 5 İstanbul, 4 Ankara takımından oluşan yarı Ankara ve İstanbul liginin 1982-83 sezonundaki dağılımı daha fazla çeşitlilik gösteriyor. İstanbul, Trabzon, Bolu, Ankara, Adana, Bursa, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, Antalya, Mersin, Samsun, Gaziantep ve İzmir. Rekora imza atılan o sene maçların oynandığı şehir sayısı 14 olarak gözüküyor. Fenerbahçe’nin şampiyon olarak bitirdiği sezonu Mersin İdman Yurdu Türkiye Kupası’nı kazanarak kapatmış ve uzun yıllar Türkiye Ligleri o seneki kalabalığı bir daha yakalayamadı.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Beşiktaş'ın 30 Senelik Yol Arkadaşları

Taraftarın bir kulübe olan bağlılığı birçok nedene bağlı olarak anlatılabilir mutlaka. Örneğin; gördüğü bir kulüp arması ya da kulübün renkleri, belki de yaşadığı, nefes alıp verdiği her yerde kulüple iç içe olabilmesi gibi. Bu örnekler arasında insanları en çok etkileyen ise yeşil sahaya çıktıkları forma olsa gerek. Dünyanın birçok yerinde kulüp ile taraftar arasındaki bu önemli etkileşim futbolun bir ticari olguya dönmesi ile şeklini de değiştirmeye başladı. Bugün hangi taraftara sorulursa sorulsun takımının salt renkleriyle oluşmuş bir formadan yana olması da konumuzun önemli noktalarından biri. Dünya da forma reklamlarının ne kadarlık bir serüveni var bilinmez ama Türkiye’de 70’li yılların sonlarına doğru formalarda nasibini aldı reklamlardan. Önceleri formanın üstüne uyumlu olsun olmasın, renkleri birbirini tutsun tutmasın, forma reklamları hem boyut hem de görüntü olarak rahatsızlık verici bir haldeydi. İlk reklam “Pereja Kolonyaları”
Beşiktaş’ın forma reklamlarıyla ilişkisi ne zaman başladı diye yaptığımız araştırmada 1977- 1978 sezonuna geri dönmek gerekiyor. Türkiye 1. Ligin’de 1977-78 sezonu bu konuda karşımıza çıkan ilk sezon oluyor. Fenerbahçe’nin Telefunken, Galatasaray’ın Volvo Beşiktaş’ın ise birkaç hafta sonra bir kolonya markası olan Pereja ismini formalarına taşıdıklarını görüyoruz. 1976-1977 sezonuna kadar formaların sadeliği bu sezondan sonra aldıkları reklamlarla dolduruluyor. Pereja reklamının alındığı sezon Beşiktaş’ta Rasim Kara, Paunoviç, Niko ve Zekeriya forma giyerken Beşiktaş sezonu 5. sırada tamamlıyordu. Sonraki sezonlarda Beşiktaş’ın forma reklamlarına ara verdiği görülüyor. 1980-1981 sezonuna kadar Beşiktaş sadece Pereja reklamı giyiyor. Beşiktaş’ın 1980- 1981 sezonundan sonra forma reklamlarının 1991- 1992 sezonuna kadar sürekli olarak değiştiğini görüyoruz. Dorde Miliç’in teknik direktörlüğünü yaptığı Beşiktaş’ın 1980-1981 sezonunda forma reklamı ise “KİP” oluyor. Bu dönemlerde formalardan üretici firmanın hangisi olduğunu anlamakta pek mümkün görünmüyor.Forma Umbro Şort Adidas
1981- 1982 sezonunda ise şampiyonluğa ulaşmıştı Beşiktaş. 1981-1982 sezonunda forma reklamı ise “Bako” markasıydı. Ulvi, Samet, Kadir, Mehmet Ekşi, Ziya, Rıza ve Ali Kemal’li kadro Beşiktaş’ta şampiyonluğa imza atmıştı. Bu sezon forma üzerinde bir başka dikkatimizi çeken konu ise forma markası oldu. Formayı Umbro üretirken, şortu ise Adidas’ın ürettiğini görüyoruz. Bu da o dönemlerde firmaların ve kulüplerin çok da acımasız olmadığını rekabetin ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bu senenin bir başka özelliği de 14 sene sonra gelen şampiyonluk olması.
1982-1983 yıllarındaki kadronun forma reklamı ise “Anka” omuzlardan kollara inen siyah ve kalın bantın dışında Umbro’nun ürettiği bu beyaz formanın göğüs kısmında yer alan forma reklamıyla mücadele eden Beşiktaş’ın ligdeki performansı ancak 5.’lik olmuş. Formayı yine Umbro üretmiş. 1983-1984 sezonunda ise Beşiktaş’ın forma reklamı Doysan. Rasim, Şekerbegoviç, Feyyaz ve Sinanlı kadro ile ligi 4. sırada bitiren Beşiktaş’ın bu sezonki tek başarısı ise Rasim Kara’nın elinde havalanan TSYD Kupası. Siyah şort, siyah çorap ve siyah yakalı beyaz formayı Beşiktaş için yine Umbro üretmiş. 1984-1985 sezonunda ise Beşiktaş’ın forma reklamı Bağbank olmuş. 1917 yılında Türkiye Bağcılar Bankası olarak kurulan Bağbank 1982 yılında adını Bağbank olarak değiştirmiş ve aradan geçen birkaç sene sonra ise batık bankalar arasında anılmaya başlamıştı. Peki Beşiktaş Bağbank forma reklamlı forması ile ne yaptı? Türkiye Ligi Şampiyonluğu’nu averajla ezeli rakibi Fenerbahçe’ye kaptırdı. Rıza, Metin ve Arnavutoviçli kadro yine TSYD ile sezonu kapatmayı başarmıştı. Beşiktaş sezon sezon tercih ettiği çubuklu formasını bu sezonda Umbro ile üzerinde taşımıştı. İlk Yabancı Sony
1985-1986 yılında ise ilk kez bir yabancı sermayeyi forma reklamı olarak kendisine seçen Beşiktaş’ın göğsünde “Sony” reklamı bulunuyordu. Türkiye Ligi’ni 5. kez kazanan bu kadroda Metin, Ali, Feyyaz ilk kez kendilerini gösterirken efsane Kovaçeviç ve Kaptan Samet’te bulunuyordu. Forma kollarından aşağıya yıldızlar içerisinde inen siyah bantla dizayn edilmişti. Bu formanın üreticisi ise sonraki yıllarda pek de rastlamadığımız Sport markasıydı.
1986-1987 sezonunda ise şampiyonluk dramatik bir şekilde Galatasaray’a kaptırılmıştı. Stankoviç’in Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye geçtiği bu sezon kadrosunda Metin, Ali, Feyyaz, Gökhan, Ziya, Kadir, Rıza ve Kaptan Samet bulunuyordu. 90’ların fırtınasını oluşturacak takımın göğüs reklamı ise “Beslen Makarna”. Üretici firma ise bu kez sadece Adidas oldu.
Ve 1987 -1988 sezonu… Kapalı kutu olarak adlandırılan Gordon Milne’in Beşiktaş’a geldiği sezonda, Beşiktaş forması, uzun yıllar Adidas’ın üreteceği kollardan 3 bant omuzlara uzanan bembeyaz forması ile hafızalarda yer edecekti. Bu formanın üzerinde ise Toshiba reklamı vardı. Sony’den sonra bir başka yabancı markanın reklamını göğsünde taşıyan Beşiktaş Türkiye Ligi’ni 2. sırada bitiriyordu. Kadroda hayli enteresan Sinan Engin, Saffet Sancaklı, Metin, Ali, Feyyaz…
Beşiktaş’ın önce Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 4-0, sonra İnönü’de Bursaspor’u 4-0 yendiği maçlarda ise göğsünde Titibank reklamı gözüküyordu. Asil Nadir’in daha sonraları satın aldığı bu banka 1994 krizinde gürültülü bir şekilde tarihteki yerini almıştı.
1988-1989 sezonunda ise Beşiktaş “Bozkurt Mensucat” reklamını göğsünde taşıdı. Fenerbahçe’nin ardından ikincilik elde bu kadronun formalarını da Adidas üretmekteydi. Kadro ise yıllar geçse de mevki mevki ezbere sayılacak efsane kadro tabii ki.
1989-1990 sezonuyla birlikte Beşiktaş’ın forma reklamı “Demirdöküm” olmuştu. Koç Grubu’nun Beşiktaş’taki ilk göğüs reklamı “Demirdöküm” efsane kadronun ilk şampiyonluğunun da tanığı oldu. Çok sık olmasa da “Aygaz Fırın” bu sezon Beşiktaş’ın göğüs reklamı olarak görülüyor bazı maçlarda. “Demirdöküm” göğüs reklamlı kadroda ise Şifo Mehmet, Zalad, Kadir, Turan, Ulvi ve Metin, Ali, Feyyaz üçlüsü bulunuyordu. Beko’lu yıllar
1990-1991 sezonu ise Koç Grubu’nun “Arçelik” ve “Beko” markaları ile Beşiktaş’ın forma reklamlarını uzun yıllar kapattığı dönem olarak kalacak. Simsiyah şort bembeyaz forma olarak adlandırılan yılların istikrarlı futbolu hem göğüs reklamlarına hem de forma üreticilerine yansımış olsa gerek zira uzun yıllar Beşiktaş aynı markalarla çalışmaya devam etti. 1994- 1995 sezonunda ise Beşiktaş’ın başına Alman Christoph Daum getirilmişti. Geçen 6 senede yaşanan üst üste zaferler sonrası Beşiktaş’ta ilk kez forma reklamını değiştirmişti. Alman Hoca Christoph Daum’un yakasında görmeye alıştığımız “Gazi” markası artık Beşiktaş’ın göğsünde de kıpkırmızı logosu ile yer almaya başlamıştı. 1994 yılının en pahalı transferini gerçekleştiren Beşiktaş Feyyaz’ı satıp şimdiki Teknik direktörü Ertuğrul Sağlam’ı kadrosuna katmıştı. Aumann, Madida, Sertan ve Sverisson’lu kadro 1994- 1995 sezonunda 10. kez şampiyonluğa ulaştı. Beşiktaş bu tarihten 2004 yılına kadar Beko ile anlaşmasını devam ettirdi. Beşiktaş ile özdeşleşen bir marka yaratmayı başarabilen Süleyman Seba döneminden sonra göreve gelen Serdar Bilgili’de Beko ile anlaşmayı devam ettirmiş ve Beşiktaş’ın son şampiyonluğunda da Beko göğüs reklamlı Beşiktaş formaları hafızalarımızda son mutlu kareler olarak kalmıştı. Beko markasının bugün hangi Beşiktaşlı olursa olsun eski başarılı günleri hatırlatan bir nostalji parçası olması da bir markanın formayla ne kadar özdeşleşebileceğini gösteriyor bizlere.
2004-2005 sezonunda Yıldırım Demirören yönetimi ile birlikte Beşiktaş’ta ilk kez Beko’dan vazgeçiyor ve Türkiye’nin yükselen değeri Turkcell ile forma sponsorluğunda anlaşma imzalanıyordu. Vicente Del Bosque ile anlaşan yönetimin hem teknik direktör hem de forma sponsorluğu konusunda istikrarı uzun sürmedi. Başarısız da bir sezon geçiren kadrodan hatırlanan isimler John Carew, Juan Fran gibi yabancılar oldu. 2005-2006 yılına ise Beşiktaş Cola Turka ile anlaşarak başladı ve Cola Turka göğüs reklamı ile anlaşma hazırlandı. Bu anlaşma sonrasında da Beşiktaş bir ilke imza atarak ilk kez sponsorunun oyuncu hediye ettiği (Mattias Delgado)bir takım oldu.