16 Haziran 2012 Cumartesi
İsveç-İngiltere: 2-3
A Milli Takımımızın olmadığı bir turnuvaya 'Come on England' diyerek bakıyoruz. Futbolun beşiği, bence en kaliteli lige sahip olan İngiltere'nin uzun yıllardır milli takım bazında bir başarı elde edememesinin ayrı bir yazı hatta tez konusu olması gerekir. Tek tek bakıldığında çok kaliteli isimlere sahip bir kadroya sahip olsalar da bir türlü beklenen patlamayı yapamadılar. Bu turnuvanın ilk maçı da gerek oyun gerekse tribün açısından hayal kırıklığıydı. 1988'den sonra tarihinde ikinci kez bu turnuvaya katılan İrlandalılar bir gün önce ağlaya ağlaya değil haykıra haykıra veda ederken, İngilizlerin onlar kadar etkili bir tribün yapamamaları şaşırtıcı.
Bir önceki turnuva geri dönüşlerle akıllarda kalmıştı. Bu turnuvanda geri dönüşlerin olduğu ilk maçı da bu akşam izlemiş olduk. Yağmur sebebiyle daha hemen başında bir saat ara verilen Ukrayna-Fransa maçı sebebiyle İsveç-İngiltere maçı da bir saatlik gecikme ile başladı. Rakibin sarı-lacili forması karşısında klasikleşmiş düz beyazı yerine lacivert ağırlıklı, yakaları açık mavi forması ile Adana Demirspor'u andırarak çıktı İngiltere. Gruptan çıkmak için emek vermeleri gerekiyordu. 'Haydi İngiltere' söylemi 'Haydi artık İngiltere'ye doğru kaymıştı artık. İsveç ise takımın demirbaşı ve gelinbaşı saç modelli İbrahimoviç'in önderliğinde bu zor gruptaki mücadelesini sürdürüyordu.
İlk yarının ortalarına doğru ilk maçtaki gibi yine Gerard'ın ortasına vurulan kafa (Andrew Carroll) ile gelen gol İngilizlerin devreyi 1-0 önde kapatmasını sağladı. İkinci yarıya hücumda daha etkili başlayan İsveç önce Glen Johnson'ın kendi kalesine atmasıyla beraberliği yakaladı, on dakika sonra ise Larsson'un ceza sahasının içerisine kestiği topta, Mellberg kafa vuruşuyla öne geçti. Bu golden hemen sonra James Milner'ın yerine Walcott oyuna dahil oldu ve belki de İngiltere'nin kaderini değiştirdi. Walcott oyuna gireli sadece üç dakika olmuştu ki ceza sahası dışından attığı şut ile beraberlik golünü attı.Skordaki eşitlik iki takımın da işine gelmeyince maçta peş peşe karşılıklı pozisyonlar yaşanmaya başladı. İsveç bu pozisyonlarda gole daha yaklaşan takım olmasına karşın futboldaki 'atamayan atararlar' altın kuralı kendini gösterdi. Walcott'un sağdan yaptığı ortaya kaleye sırtı dönük olmasına rağmen enteresan bir vuruşla golü bulan Welbeck 78. dakikada İngiltereyi yeniden öne geçiren isim oldu. Karşılaşmanın son dakikalarında defans güvenliğini iyice elden bırakan İsveç kalesinde yaşanan tehlikeleri karşı kalede yaşatamayınca, son maçlar oynanmadan turnuvaya veda eden bir diğer takım oldu. İngiltere ise son maça beraberlik için çıkacak.
Bu grubun ilk ikisi C grubunun ilk ikisi ile çapraz eşleşeceği için gruptaki liderlik çekişmesi de ayrı önem taşıyor. C grubunun muhtemel birincisi İspanya ile eşleşmeyi turnuvadaki hiç bir takımın isteyeceğini sanmıyorum. İngiltere yüksek toplar ve kanattan gelen ortalarla golleri bulurken tam aksine İspanya'nın halı saha sıkışıklığındaki alanlarda yaptığı pas tarfiğiyle rakibini bunaltıp goller atıyor. Yine de finale kadar böyle bir eşleşmenin olmasını istemem. 'Come on England' derken, bir yandan da 'Go away Spain' diyoruz yani.
Ukrayna-Fransa: 0-2
Shaktar'ın stadyumunu dolduran on binlerin hep bir ağızdan geri sayması ile gök gürledi ve zaten bir süredir yağan yağmur şiddetini daha da arttırdı. Tribünlerdekiler Bursalılar gibi merdivenden yukarıya doğru kaçışırken başlama düdüğü de gök gürültüsünün karambolüne gitti. Maç fiili olarak başladı başlamasına ama sadece dört dakika oynandıktan sonra Hollandalı hakem eşliğinde iki takım koşar adım soyunma odasının yolunu tuttu. Verilen bir saatlik ara sonrasında yeniden başlayan maç bu özelliğiyle de turnuva tarihinde bir ilk oldu. Esas kafaları kurcalayan da eğer erteleme durumu olsaydı maçın tekrar hangi ara oynanacağıydı. Sıkışık maç takviminde bir yer bulmak epey zor olacaktı.
İlk maçını kazanan Ukrayna ev sahibi olmanın da avantajıyla Fransa engelini aşıp son maça nispeten rahat çıkma hesapları içindeydi. Son iki turnuvada grubunda son sırayı alarak turnuvaya erkenden veda eden Fransa ise aynı sürprizi üçüncü kez yaşamak istemiyordu.Karşılaşma yeniden başladığında muhtemelen oyuncuların konsantrasyonları da bir nebze olsun düşmüştü. İlk yarıya yansıyan bu durum buldukları pozisyonları gole çevirmelerine engel oldu ve devre golsüz eşitlikle sonuçlandı.
İkinci kırk beş dakikada gole ilk yaklaşan ekip Fransızlar oldu. Kaleciyi geçemeyen Menez, 53. dakikada Benzema'nın pasıyla rakibini geçip ceza alanına girdi ve düzgün bir vuruşla takımını 1-0 öne geçirdi. Bu golden beş dakika sonra ise yine Benzema Yohan Cabaye'yi topla buluşturdu ve fark ikiye çıktı. İkinci gol turnuvanın ev sahibinin oyundan iyice düşmesine neden oldu. Kalan dakikalarda Fransa üçü bulma fırsatlarını teperken Ukrayna'nın ümitleri yağmurla birlikte akıp gitti.
Euro 2008 ve WC 2010'a Fransız kalan takım bu sefer bir üst turu son maça kalmadan garantilemenin rahatlığı içinde. Oynanan futbol onları nereye kadar taşır bilinmez ama şimdilik mutlu mesut bir şekilde "Singing in the rain" şarkısını söyleyen onlar, "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar" diye ağlayan Ukraynalılar.
15 Haziran 2012 Cuma
Bu Sıcakta Hiç Çekilmiyorsunuz

Hava sıcaklığı İstanbul için şu saatlerde hissedilen 30 derece. Öğlen bu 33 - 34'e doğru tırmanır. Bana sorsan 50 derece! Bunalmaktan, gerilmekten bıktım usandım. Beşiktaşlı olmak demek sanırım zaten gergin olmak demek. Fakat öyle anlar geliyor ki "kardeşim yeter bu da can" diyesi geliyor insanın.
Geçtiğimiz sezon futbol takımımız oldukça başarısızdı. Elde avuçta hiçbir şey yok. Görmemek için kör olmak gerek. Çünkü Sayın Demirören iş değişikliği yapacağı için var olan işini sallamaz vaziyetteydi. Özel sektör çalışanı arkadaşlarımız bu durumu gayet iyi anlarlar. İş bulmadan iş bırakılmaz hesabı, Demirören'de kariyerinde yeni bir sayfa açmaya çalışıp gerekli kulisleri yaptı. Mülakatları bir bir aştı. Diğer taraftaki işi netleşince de "benden sonrası tufan bana ne amk" zihniyetiyle zaten içine s.çtığı kulübü bir de çözümsüzlük yumağına itmiş oldu.
Şikeydi, mahkemeydi, ibraydı derken lig bitti. Arkasından basketbol takımımızın büyük başarıları ile gazlanarak çok çok kısa süren bir mutluluk bulutu içine girdik. Fakat bu bulut şampiyonluğun ertesi günü itibariyle hızla dağılmaya başladı. Şapkamızı önümüze aldık kara kara düşünmeye başladık.
En büyük soru; "Şimdi ne olacak?"
Bu soruyu kendime ilk kez ilkokul sonlarında 'Süper Baba' dizisi bitince sordum. 'E ne izleyeceğim ben şimdi ne olacak?' diye. Arkasından üniversite bitti, sonra da askerlik. Hep o avare haller: Şimdi ne olacak?
Taraftar olarak şu an durumumuz bu. Basketbolda şampiyon olduk. Alınan iki kupa üstüne oynanan muhteşem bir final serisi ve üçüncü kupa. 37 yıl sonra şampiyon olan bir takım. Bu olay Fenerbahçe'nin Türkiye Kupası'na benzemiyor önemle altını çizmek gerek. Çünkü Beşiktaş'ta basketbol, tüm Türkiye'de olduğu gibi, unutulan bir branştı. Şu an bu seri ve şampiyonluklarla bilmeyenler bu heyecanı tattı, unutanlar tekrar hatırladı. Taraftar basketbola çok daha sıkı sarılacak bir hava yakaladı. Ancak sponsorluk olmazsa, para sıkıntısı olursa takım dağılacak. Millet oyuncuları kapmak için kapımızda yatıp kalkıyor. Bu vahim tabloyu gördükçe insanın içi acıyor.
Futbolda ise ne antrenör var ne başka bir şey. Şimdi de Egemen sorunsalı çıktı. "Gerekirse kulübede oturur" tehditleri savruluyor basındaki haberlere göre. Biz yönetimimizden sorumsuz ve havai tavırlarıyla takımı zedeleyen, katkı sağlamayan başta yabancılara ve yerli oyunculara gerekli dersleri vermesini hatta satarak yolları ayırmasını beklerken, canını dişine takmış insanlara posta koyuyorlar. Devletin vergi kaçıran, milletin paralarını yutanların peşine düşmeyip vatandaşa çullanmasına benziyor.
Ayrıca hala kombine satışları başlamadı. Millet yarıladı satışları kapatacak neredeyse bizim basketbol maçlarını nerede oynayacağımız belli değil. Stat yıkılacak diyorlardı ses yok. Çıldırmamak elde değil.
İşin en acı tarafı da, taraftar gerçekten birlik olmaya hazır. Kulüp için, arması için elini taşın altına koymaya hazır. Ama bu topluluk güzel bir propaganda ile doğru yönetilmedikten sonra neye yarar. Bu hava dağılıp herkes yoluna bakmadan önce bir an evvel silkelenmek gerek.
Derin bir of çekiyorum, akşamına semtte bir duble içsem mi diye hayallere dalıyorum.
Yıllara meydan okuyan tezahüratı tüm camianın affına sığınarak değiştiriyorum;
BİR AKŞAM YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜR BEŞİKTAŞ!
14 Haziran 2012 Perşembe
İrlanda - İspanya: 0-4
İnsan hep mucizeler bekliyor. İrlanda-İspanya maçı da öyleydi. Futbol romantikleri için İrlanda galibiyeti, her yılbaşı alınan piyango biletine vurması beklenen ikramiye gibi... Ya çıkarsa.
Hırvatistan'a mağlup olduktan sonra grupta yapacağı pek birşey de kalmamıştı. Geleneksel ada futbolu oynayan İrlanda maçın genelinde ezildi. Uzun toplarla kanatlara inip orta yapmak için çabalayan bir takım bir kere bile olsa ceza sahasına dolduramaz mı? Dolduramadı.
İspanya güle oynaya turnuvanın şüphesiz en güçsüz -bence en sempatik- takımını kolayca geçti. İrlanda öyle bir takım ki ekran başından dahi 2 forvet 4 orta saha çizgi halinde görülebiliyor. 2-0'dan sonra 3-5-2'ye döndüler bir de gol pozisyonuna girdiler ama sonuç alınamadı. Öyle bir takım ki İrlanda, gol atsalar İspanyollar da alkışlayacak. Oyunun belirli bölümlerinde İspanya rakip kabul etmedi İrlanda'yı. Maçın son 25 dakikasını yedek oyuncuları sürerek değerlendirdi Bosque. Oyunun sonlarına doğru futbol aşkıyla dolu İrlanda taraftarı takımının rakibinin üzerine gitmesine bile sevindiğini gördük. Bu da keyif için futbol oynayan ve izleyen bir ülke için fazlasıyla yeterli aslında.
Sanırım her şampiyonada tarafsız herkesin sempati beslediği bir takım var. İtalya 90-Kamerun, İsveç 92-Danimarka, ABD 94-İsveç ve Nijerya, İngiltere 96-Çek Cum., Fransa 98'de yoktu sanırım, Belçika-Hollanda 00-Türkiye, Japonya-Güney Kore 02-Türkiye, Portekiz 04-Yunanistan, Almanya 06- Gana, Avusturya-Belçika-08 Türkiye, Güney Afrika 10-Kuzey Kore.
Maçın özeti İrlanda'nın yarattığı atmosfer, tribün güzellikleri ve maçın sonunda tüyler ürpertici bağra basma tezahüratı. Bağra basmanın dili olmaz, hissedersin... God save Ireland.
İtalya - Hırvatistan: 1 - 1
Hırvatistan ile İtalya bu grubun ikincisi olmak için yarışacak iki takımdı turnuva başlamadan önce. İtalya-İspanya maçıyla gördük ki mücadele etmek, akıllı oynamak grupta biçilen rolleri değiştirebiliyor. Tüm bunların yanında İtalya'nın motive olması İspanya'dan 1 puan almalarını sağlamıştı. Aynı motivasyonla başlayabilirse Hırvatistan'a da yenilmeyeceklerini düşünmüştüm. Prandelli İspanya maçında Balotelli'nin şımarıklığını bu maça da taşımasına izin vermiş. Ben aynı 11 ile başlamaz diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Balotelli 11'de başladı.
Balotelli akıllanmış. Ayağına aldığı ilk topta kaleye vurmak için çok aceleci davrandı. İtalyanlar için en kolay seçim defans yapmak. Turnuvada en iyi savunmayı yapacak takımlardan biri İtalya. İspanya karşısında kontrollü gördüğümüz İtalya, Hırvatistan karşısında ise bu kez daha baskındı. Böyle olması turnuvada finalleri getirecektir onlara. Bir başka deyişle finaller gelirse oyunun ofansif tarafını da düzgün yapmalarıyla olacak.
Hırvatistan ise İrlanda karşısında gördüğümüz gibi rahat pas yapamadı. İspanyolları bozan İtalya daha önde basınca organize gelemedi Hırvatistan. Sonraki dakikalarda Hırvatistan oyunu dengeledi. Denge yerini Hırvatistan baskısına çevirdi. Bunda İtalya'nın oyunu iki yönüyle oynayamamasının büyük etkisi var. İspanyollara karşı kendi yarı sahasında oyunu taktik gereği kabul eden İtalya, Hırvatistan'ın çok adamlı hücumlarında dengesiz yakalanıyor.
Hırvatistan cephesi ise daha sıkıntılı. Takım halinde savunma yapmakta rakiplerinden daha zayıf olduklarını yedikleri golde gösterdiler. Çok adamla ceza sahasının önüne dizilerek araya atılan toplara çare olamadılar. İtalya rakip sahaya yerleştiğinde Hırvatistan bu baskıyı kaldıramıyor. Kazandıkları topları da Modric'in gününde olmayan ayaklarına teslim edince ortaya ağır bir hücum görüntüsü ortaya çıkıyor.
İkinci yarı Hırvatistan tribünleri damalı bir bayrak açtı. Bayrağın her karesine ufak ufak fotoğraflar sıkıştırılmış. Bir spor pazarlaması hareketi sanırım. Fotoğrafınızı gönderin, EURO 2012'de Hırvatistan maçında takımınıza moral verin gibi bir uygulama olabilir. Hemen kurdum ilişkiyi:)
İkinci yarı Hırvatistan'ın daha çok saldıracağını, İtalya'nın daha kontraya dayalı oynayacağını takımlar sahaya çıkmadan da söyleyebilirdik. Fakat şurası da bir gerçek; önde olan İtalya'ya karşı oynamak dünyanın en zor işlerinden biridir heralde. Buna rağmen -ki gol gelene kadar imkan vermiyordum golü bulacaklarına- golü buldular. İtalya bir kez daha maç içinde girdiği kalıbı değiştirme başarısını gösterecek mi diye merak ettik ki bu maç içi değişimleri başarırlarsa daha ileriye gitmek için hem rakiplerine korku hem de kendilerine güvenleri artacak.
Fakat az zamanda çok ve büyük işler yapmak iyi olsanız bile bazen imkansız olabilir. İtalya için de öyle oldu. Pozisyonlar da yakaladılar ama olmadı. Bu sonuç Hırvatistan için iyi değil. İtalya bu akşam kayebden bir İrlanda ile karşılaşırsa puanını 5 yapacak. Bu akşam İspanya kazansa dahi son maç için tedirgin çıkacak. Bu da Hırvatistan'ın yenilmesi durumunda çıkamaması anlamına gelecek.
Son hafta bu grup için -İrlanda bu gece yenilirse- çok şeylere gebe olacak. İrlanda olur da galip gelirse -inşallah- bu grup tadından yenmez. God save Ireland.
13 Haziran 2012 Çarşamba
Hollanda-Almanya: 1-2
Sağ kale arkasında yer alan Almanların bulundukları tribünlere astıkları pankartlar bile ne denli sistemli ve disiplinli bir ülke olduklarının göstergesiydi belki de. Arial ve çoğunluğu bold karakterlerden oluşan pankartlar yanyana ve dip dibe sıralanmıştı. Bir İngiliz tribünlerindeki cümbüşten uzak ama ülkelerine duydukları sadakati gösteren varoluş simgeleriydi bu pankartlar. İkisi bize karşı olmak üzere grubunda onda on yaparak turnuvaya katılan Almanya ilk maçında gol yemeden kazanmasını bilmiş ve sürpriz şekilde Danimarka'ya kaybeden Hollanda'nın aksine bu maça rahat çıkmıştı. Bu maçtan önce Portekiz'in de üç puanla tanışmasıyla grubun tek puansız ekibi olarak kalan Hollanda için doksan dakika sıkıntılı başladı.
Almanların savunmadan itibaren pres yapması Hollanda'ya pek oyun kurma şansı vermedi ilk yarı boyunca. Almanya ise az ama öz pozisyon bulup bunların ikisini Gomez ile gole çevirip oyundaki üstünlüğünü skora da taşıyarak Hollanda'yı iyice ateşe attı. Devre sonlanmadan önce sol kanattan kazandıkları serbest vuruşta iki golün asistini yapan Schweinsteiger'in kestiği topu son anda çelen Skelenburg maça konabilecek noktayı virgüle çevirmiş oldu.
Portakallar ikinci yarıda da beklenen pozisyonları bulamadı. Pas yüzdesi en yüksek takım denince herkesin aklına önce İspanyollar gelirdi ama bu maçta Almanların yaptığı pas onların pabucunu dama atabilecek kadar çoktu. Hollanda yetmişlere kadar pek bir varlık gösteremedi ve inceden turnuvaya veda sinyalleri vermeye başlamıştı ki yetmiş üçüncü dakikada ceza sahası dışında topla buluşan Van Persie, rakibinden güzel bir vücut çalımıyla sıyrıldıktan sonra yaptığı sert vuruşla kaleci Neuer'i avlayınca yeniden ümitlendi.
Levent Özçelik ve Hikmet Karaman'ın gerek futbolcu isim telafuzları, gerekse gereksiz yorumları ile seyir zevkini kısırlaştırdığı maçta Almanlar yine istedikleri sonucu sahadan almasını bildi ve son on beş dakikada skoru koruyarak üç puanı hanesine yazdırdı. Spiker Almanya'nın turnuvada ikinci turu garantileyen ilk takım olduğunu iddia etse de sanki öyle değil gibi. Bu turnuvada gol averajına mı bakılıyor yoksa üçlü averaja mı bilmiyorum ama Hollanda son maçında Portekiz'i yenip, Almanların da 13. maçını kazanmasını bekleyecek. Yoksa Amsterdam'da üçlüler patlayacak, turnuvanın geri kalan maçları dumanaltı kafelerde izlenmeye devam edilecek onlar için.
Danimarka - Portekiz: 2-3

C.Ronaldo ve Pepe'ye beslediğim güzel (!) duygular, ekranda yüzlerini görür görmez yeniden canlandı. Maç öncesinde yaptığımız tahminlerde Portekiz'in kazanacağına kesin gözüyle bakıyordum fakat o yüzler gözümün önüne geldiğinde gönlüm Danimarka'ya kaymadı dersem yalan olur.
Danimarka, Hollanda galibiyetinin arkasından yeni bir sürprizin peşine düşecekti veya alacağı bir beraberlikle avantajlı duruma geçecekti. Fakat ilk yarı Portekiz'in 1-2 üstünlüğü ile kapandı. Klasik bir anlatım olacak ama iki takım maç başında birbirlerini tarttı. Sonrasında kademeli olarak Portekiz ataklarını ve oyun dağılımını Danimarka yarı sahasına taşıdı. Ara toplar ve kanat ortaları ile gol arayan Portekiz ilk golünü Pepe ile 24. dakikada sol kanattan kullanılan bir korner vuruşu ile buldu. Bu golü 36. dakikada Postiga'nın golü izledi.
Dönem dönem Portekizli oyuncular ufak darbelerle yerlerde yuvarlanmaya, yatarak oynamaya gayret ettiyse de maçta oynanacak uzun dakikalar olduğundan bu zaman geçirme çabaları fazla sonuç vermedi.
Danimarka 0-2 şokunu üstünden çabuk attı. İlk yarının sonlarına doğru ortak olma çabaları sonuç verdi Bendter'in golü ile soyunma odasına umutla girdiler. İlk yarıda oynanacak daha fazla zaman olsa beraberlik golünü yarı bitmeden de bulabilirlerdi.
İkinci yarı ortada başladı. Portekiz, özellikle C.Ronaldo (benim de beddualarımın bunda etkisi vardır) yakaladığı net pozisyonları gole çeviremedi. Atamayana Bendter atınca 80. dakikada Portekiz taraftarları ile birlikte iddiacıların da yüzü soldu.
Varela'nın 87. dakikadaki golü ile oyunu Portekiz'den yana kullananlar bu gece doğru ata oynamış olarak gecenin ilk maçını kapatmış oldular.
Portekizli oyuncuların çoğu buna Beşiktaşımız da oynayan Q7 ve çetesi de dahil oldukça itici. Bir Fernandes'i ayırıyorum herkesin bildiği gibi. Maçı beraber izlediğimiz arkadaşım "dünyaya apaçi kültürü Portekiz'den yayılmış olabilir mi?" şeklinde bir söylemde bulundu ki, tipleri kesince ne kadar doğru olduğu konusunda aksi bir fikir belirtilemiyor.
Danimarka'ya kanım daha çok kaynıyordu ama malesef futbolun genel kuralları ibreyi Portekize kaydırıyordu. Bana kalırsa bu akşamı ve üç puanı talihleriyle zorlayarak aldılar.
Bundan sonraki maçlarda bu kadar şanslı olmayabilirler. Yine de ilk maçların arkasından toparlanarak yarı finale kadar ilerleyeceklerini düşünüyorum.
El Salla, El Salla
Yerli, yabancı, o, bu, şu, öteki, beriki, önceki derken açıklama yapılacak gün geldi. Sürpriz şekilde evvelsi akşam gündeme gelen Eriksson isminden cayan yönetim, apar topar Mustafa Denizli ile toplantıya girdi. O toplantıdan muhtemelen el sıkışılarak ayrılınacak ve yarısından çoğunu tanıdığı takımın başına yeniden Denizli geçecek gibi.
Tayfur Havutçu ile devam edilmemesi hemen hemen herkesin ortak görüşüyken, yeni teknik direktör seçiminin uzaması da hem camiada hem de basında bir çok ismin ortaya atılmasına ve polemiklere sebep oldu. Yönetimden biri çıktı kendi adına 'Ben söz verdim' dedi, diğeri ille yerli olması konusunda ısrar etti. Bizler de taraftar olarak çılgın adam Bilic mi olsun, Beşiktaş'ın yetiştirdiklerinden biri mi olsun bilemedik.
Açıkcası Eriksson mu Mustafa Denizli mi diye düşününce (ki hiç düşünmeye bile gerek duymam) direk ikinci ismi tercih ederim. Kaldı ki başkanımız küçülme konusunda görüş bildirip, gençleştirmeye gidileceğini ve teknik direktör ile uzun süreli bir anlaşma istediğini belirtmişti. Bütün bunları yapacak isim ikisinden ilki olamazdı. Bilic de böyle bir dönemde uygun düşmüyordu. Bazen gittiğiniz bir restoranda menüyü elinize alıp uzun uzun bakar ama karar veremezsiniz bir türlü. Ya yemek isimleri değişiktir, içeriğini anlamazsınız ya da çekici gözükür ama fiyatından dolayı vazgeçersiniz. Sonunda en bildik olan tavuk şinitzel ya da köfte tercihi ile geçersiniz siparişi. Beşiktaş'ın teknik direktör seçimi de biraz buna benzedi bence. Önümüze konanı yemeye alışık bir toplum olmamıza karşın geçmişten hesap sormaya başlayan bir camiayız aynı zamanda. Geçmiş yönetimin de en büyük hataları teknik direktör seçimleri ya da gönderişlerindeydi. Umarım bu sefer Mustafa Denizli veya kim ile anlaşılırsa daha uzun süreli çalışabiliriz. Ellerin erkenden havaya yazı yazar gibi soldan sağa sallanıp 'Hesap lütfen' demesini istemiyoruz. Ellere muhtaç etmeden, tribünlere alkışlatacak bir takım seyretmeyi amaçlayan yerli hoca başımızın tacıdır.
Kötü Günde Şeref Bey ise İyi Günde de Şeref Bey
Zeki Demirkubuz nefis bir konuşma yapmış. Feda için bir klip hazırlanıyor. Feridun Düzağaç sözlerini yazıyor, Multitab grubu söyleyecek, Zeki Demirkubuz da klibini çekecek. Hangi basın mensubu konuşmasını deşifre eder bilmiyorum ama ben üşenmedim hepsini satırlara döktüm. Okuyun abiler...
"Şimdi arkadaşlarımız, duygularımızı ve düşüncelerimizi güzel bir şekilde açıkladılar. Ben de biraz gerçeklerden bahsetmek istiyorum her zaman ki çıkıntılığımla. Türkiye'de hayat şöyle oluyor ne yazık ki. Varlıkta, iyi zamanlarda ne tarihimizi ne kahramanlarımızı ne geçmişimizi hatırlıyoruz. Ne zaman kötü günler yaklaşsa o zaman tarihine ve kahramanlarına sarılıyor. Yıllardır, en az 10-15 yıldır Şeref Bey'den, Feda'dan bahseden ne yazık ki çok az insan vardı. Stadın ismi Şeref Bey olsun diye uğraşan, didinen hiç kimsenin dinlemediği çok az taraftar grubu vardı. 10 yıl oyalandık, transferlerle şunlarla bunlarla. Sevindik şampiyonluğa ama ne denetledik, ne sorduk sonuçta bu hale geldik ve bu yönetim böyle bir durumla başbaşa kaldı.
İnsanlık tarihinde hep olduğu gibi böyle bir dönemde kahramanımızı hatırladık. Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan rakiplerin bile hakemliğe çağırdığı gencecik bir adam hasta olduğunu bile kimseye bahsetmeyen bir insandı Şeref Bey. İşte hayat böyle birşeydir. Buradan bir hisse çıkarmamız lazım. Geçen 10 yılda değil, Şeref Bey'in Beşiktaş'ına yakışır bir şekilde davranmamız lazım. Öyle başarının peşinde, şunun bunun peşinde koşan bir yapı olmaz, çünkü Beşiktaş öyle bir taraftar grubuna sahip değil. Bu Feda duygusunu yeni nesile yeni kuşağa gerçekten anlatabilmemiz gerekiyor. Öbür türlü bu basit bir hamaset olarak kalır. Bu yönetimden bir ricam var. Stadımızla ilgili gelişmeler var. Çok büyük paralar gelip gidiyor. Sponsorlardan alınacak 10-20 milyon değil mesele. Ne olursa olsun bir onur meselesi yapılıp stadın isminin ne olursa olsun Şeref Bey stadı olması gerekiyor. Bu yönetimden düz bir Beşiktaş taraftarı olarak tek ricam bu. Bir de şu 10 yılın gerçekten sorgulanması. Çünkü yok olan Beşiktaş'ındır. Sizin, benim, onun değil. Bu iki konu da bir gelişme görürsem sonuna kadar da minnet duyacağım. Ne başarı bekliyorum ne de başka bir şey. Başarılı olursa iyi olur ama gerçekten bu iki şey dışında herhangi beklentim yok."
Mustafa Denizli Halden Anlar
2010'da bu blogda kendisine aşağıdaki yazıyla veda etmiştik. Herkesi ağlatmıştı konuşmasında. Şimdi geri dönüş yolunda diyorlar. Hoşgelmiş. Çok ayıbımız var ilk gelişine dair. Çağırmadık tribüne, "söylesene bize hocam..." bestesiyle uğurladık. Halimizden anlayanı arıyoruz. O halden anlar. Hoşgeldin usta...
Beşiktaş'ın hayatımızdaki yerini tanımlasak kullanacağımız argümanlar arasında "Çocukluk Aşkı" eminim ilk sırada gelir. Benim Beşiktaşlı oluşum için çocukluk aşkı demek doğru olmaz ama eminim bir çoğumuzun böyledir. Dün işe dönerken radyoda NTVSpor dünkü basın toplantısına bağlandı. Mustafa Denizli'nin konuşması tek kelimeyle muhteşemdi. Kendisinin Beşiktaşlı oluşundan gelmeden önce şüphem yoktu zaten. Birçok arkadaşımın "Ulan bu adam Beşiktaşlı değil" dediğini de hatırlarım. Hatta bu adam Beşiktaşlı değil diye tribünlere de çağırmamıştık kendisini hatırlayalım. Dün radyoda kendisini dinlerken gözlerim doldu. Denizli, "Ben Fenerbahçe ve Galatasaray'ı çalıştırırken de hiç çekinmeden Beşiktaş'ın benim çocukluk aşkım olduğundan bahsederdim" dedi. Böyle ayrılmak istemediğini söylerken sesi titriyordu. Ben uzun yıllar kalmasından yanaydım. Keşke kalsaydı. Bu arada Yıldırım Bey'in duygusal konuşmaların ortasına "Biz başka bir teknik direktör ile görüşmedik. Görüştüler diyenler de şerefsizdir" sıkıştırmasını yaptığını zamanlamasının muhteşem:) olduğunu da söylemeliyim.
Büyük Mustafa böyle gitti. Allah sağlık sıhhat versin. Hakkını helal etsin.
AMK Hüseyin Göcek
Ben cevabını veremedim. Biliyorsunuz son dönemlerin moda kelimesi "AMK" anlamı hepimizin malumu. Açık, Mert, Korkusuz...
Ben Beşiktaş'ın ilk maçında tribünlere "AMK Hüseyin Göçek" diye pankart asarsam bu pankart kaldırılacak mı? Örneğin Ankara'da Melih Gökçek bir dönemler Atatürk Orman Çiftliği için Atatürk O.Ç diye tabelalar asmıştı şehrin belirli yerlerine. O tabelalar uzun bir süre kalmıştı. Sonrasında niyeyse (!) kaldırıldı.
Ben Beşiktaş'ın ilk maçında tribünlere "AMK Hüseyin Göçek" diye pankart asarsam bu pankart kaldırılacak mı? Örneğin Ankara'da Melih Gökçek bir dönemler Atatürk Orman Çiftliği için Atatürk O.Ç diye tabelalar asmıştı şehrin belirli yerlerine. O tabelalar uzun bir süre kalmıştı. Sonrasında niyeyse (!) kaldırıldı.
12 Haziran 2012 Salı
Polonya-Rusya: 1-1
Milli marşlar okunurken 'This is Russia' yazılı büyük bir pankart açıldı Rusların bulunduğu tribünlerde. Gruptaki ilk maçlar sonrasında oluşan puan durumu itibariyle de Polonya'nın kaybetmesi halinde hepimizin aklına gelen 300 Spartalı filmindeki o meşhur sahnenin sahaya yansıması olabilirdi sonuç. Polonya bunun bilincinde olmasına rağmen yinede Yunanistan maçında olduğu gibi maça atak başlayamadı. Rusya ise ilk maçtaki görüntüsüne yakın olarak deplasman takımı hüviyetinden sıyrılıp, defansta konrollü onayıp 'puan veya puanlar' almak yerine oyunun kontrolünü eline geçirerek istediği sonucu almak amacındaydı . Çeklerin Yunanistan'ı yenmesi sonrasında bu maçtan alacakları bir puan onları liderlikte tutmaya yetecekti ama onlar bir puana razı değil gibiydiler.
Polonya, ilk tehlikeli pozisyonu kale önünden yapılan kafa vuruşunun kalecinin ayaklarına , sonrasında ise organize gelişen atağın ofsayte takılması sebebiyle gole kavuşamadı. Rusya ise kanatlardan Kerzhakov, Arshavin ve Dzagoev ile geliştirdiği atakları golle sonuçlandıramadı ama 37. dakikada sol kanatta kazanılan bir duran topla öne geçmesini bildi ve soyunma odasına bu skorla gitti. Maç öncesi Polonyalıların Rusları kovaladığı habeleri geldi, sahada da topu dolaştıran Ruslar kovalayan Polonyalılar oldu.
İkinci yarıya da arzulu başlayan ev sahibi ekip bir buçuk dakikada üç pozisyon bularak oyuna heyecan getirdi. Polonya'nın skora denge getirmek için açık oynaması ile Rusya da pozisyonlar bulmaya başladı. Karşılıklı gelişen ataklar sonrasında 57. dakikada Blaszczykowski'nin uzaktan sert vuruşuyla golü bulan ve beraberliği yakalayan Polonya oldu. (Adamın ismini kopyala yapıştır yaptım mecbur, bir Zeyer değil. Adam Zeyer.) Bu dakikadan sonra Rusya daha çok skoru koruma amaçlı oynamaya başladı.
Polonya bir bir puanları topladığı turnuvanın son maçına taşıdı umutlarını. Son maçta Çekleri yenmekten başka çareleri yok. Rusya ise liderliğini sürdürürken bence matematiksel olarak olmasa da gruptan çıkmayı da garantiledi. Yedi tane aynı kulüp takım oyuncusunu barındıran bir milli takımın avantajını ortaya koyarak Yunanistan'ı rahat geçmesi sürpriz olmayacaktır. Bakalım 'This is Russia' repliğini elemelerde de tekrarlayabilecekler mi?
Yunanistan - Çek Cumhuriyeti: 1 - 2

Şimdi diyorsunuz ki bu adam ne diyor? 1903 bana dedi ki, "bu akşamın 19:00 maçı senin, beni biraz dinlendirin tüm maçları ben yazıyorum yoruldum". Adam haklı, ben de söz verdim. Eve koşarak geldim maçı izleyip blog yazacağım diye. Aşağıdaki bakkal Beşiktaşlı. İki dakika sohbet edelim dedik. Dedim zaten daha başlamadı. Sonra bir baktım ki saat 19:06. Hemen yukarı çıkmaya başladım. Kendi kendime de "la zaten beş dakikada ne olacak" derken gelip televizyonu bir açtım ki 8. dakika maç 0-2 olmuş. Dedim "Tıkandı Allah cezanı versin. Ayın yılın başı bir şey istediler eline yüzüne bulaştırdın şansa bak amk adamlar 2 tane atmış."
"Neyse en kötü ihtimalle açar golleri izlerim kalanına bakayım da ona göre yazayım" derken kapı çaldı, telefon geldi derken böylelikle ilk yarı p.ç oldu. Mutfağın lambası yanmıştı yanımda duy ve ampul vardı devre arasında bunları takayım dedim. Işık butonu açıkken değiştirmeye çalışmışım, birden gürültüyle patladı. Evin sigortalarını attırdım zannettim apartmanınkini attırmışım. Sonrasında adam bulalım sigortaları yapalım derken hallettim geldim televizyonu açtım ama baktım ki dakika 90+3, skor 1-2!
Yahu ben ne yapayım şimdi? Ne yazayım buraya?
Adamlar ne dese haklılar.
Şimdi yazıyı uzun uzun yazdım ki belki gerçekten bir şeyler yazmışım gibi gözükür de fazla kurcalanmaz. Gidişine puan vermek gibi bir zihniyet oluşabilirse o zaman yırtarım diye düşünüyorum.
İşlerim tıkandı yine.
İbrahim Altınsay:Başkanımızdan yeterli desteği göremedim
"Taraftarı ve Kongre üyesi olduğum Beşiktaş'ta fahri olarak yürüttüğüm, "Futbol Takımlarının Yeniden Yapılandırılması Genel Koordinatörlüğü" ve "Futbol Komitesi Üyeliği" görevimden ayrıldım. İstifamla ilgili spekülasyonları önlemek, konuyu gündemden mümkün olduğunca çabuk kaldırmak ve kapatmak için ilk ve son kez bir açıklama yapmayı gerekli gördüm.
Göreve gelir gelmez gece gündüz çalıştık ve kısa zamanda ortaya bir "Yeniden Yapılanma Projesi" çıkardık. Beşiktaş dengeli, gelişmeye açık, dinamik, mücadeleci ve çağdaş bir takım olacaktı. Bunun için, şimdiye kadar Beşiktaş'ta verdiğinden çok alanların tasfiye edilmesi, edilemiyorlarsa "Fulya'da Düz Koşu"ya yollanmaları gerekiyordu. Teknik Direktör bu stratejiye göre seçilecek, Ümraniye ve Özkaynak Düzeni buna göre yapılandırılacaktı.
Projeyi uygulamaya başlayınca Başkanımızdan ve Futbol Komitesi Başkanımızdan yeterli desteği göremedim. Projeye ilişkin kuşkular ve kararsızlıklar doğmaya başladı. Son olarak teknik direktör konusunda bilgim ve onayım dışında adımlar atılınca görevde kalmama artık gerek duyulmadığını anladım. Artık bir işlevi kalmayan bu görevden ayrılmak zorunda kaldım.
Üzülerek aldığım bu kararda, komite üyesi öteki arkadaşlarımla ya da bazı yönetim kurulu üyeleri ile olan anlaşmazlıkların etkili olduğu tamamen asılsızdır. Böyle anlaşmazlıkların olduğu tamamen uydurulmuş haberlerdir.
"Yeniden Yapılanma Projesi"nin Beşiktaş ve ülke futbolu için tek çare olduğuna inancım tam. Bu yolda atılacak her adımda, istek olursa, elimden gelen her türlü desteği göstermeye devam edeceğim.
Konunun böyle kapanmasını diler, saygılar sunarım."
Övünmekte Çok Haklıyız
Şairler Parkı yazdığı yazıda çok hoşuma giden bir cümle kullanmış; "Kadrosunda çirkin, itici, ahlaksız bir oyuncu barındırmadığı için gururumuzu iki katına çıkaran bir takım."
Resmi sitemizde "Beşiktaş'ın Değerleri Nelerdir?" isimli bir anket vardı geçen haftalarda. İşte aslında bu cümle Beşiktaş'ın sahip olması gereken değerleri çok güzel anlatıyor.
Dün akşam gerçekten güzel anlar yaşandı. Bu final serisi, çekişmesi bol, heyecanı ve temposu yüksek, yürekleri ağızlara getiren bir seri oldu. Sonunda gülen taraf olmaktan dolayı tabi ki diğer Beşiktaşlılar gibi ben de çok mutluyum.
Basketbol oyunu ve atmosferi futboldan çok farklı bir hadise. Seyircinin sonuca doğrudan tesir edebildiğini görüyoruz. Bunun yanında dinamizmi ve iniş çıkışlarıyla insanı kendine bağlıyor. Bu yüzden, izlediği maçlardan maksimum zevk alan Beşiktaş taraftarının seneye basketbol kombinelerine futbol kombineleri kadar ilgi göstereceğini düşünüyorum. Umarım yanılmam.
Şahit olduğumuz şampiyonluklara ve aldığımız kupalara ne söylesek az. Bu zor günlerimizde bize büyük mutluluk yaşatan antrenörümüz ve oyuncularımıza yürekten teşekkür ederim.
Övünmekte çok haklıyız...
11 Haziran 2012 Pazartesi
İsveç - Ukrayna: 1 - 2
Euro 2012'nin ilk haftasının son karşılaşması bize izlemekten zevk aldığımız - en azından benim için öyle- bir futbol gösterdi. Takımlar oyunu domine etmek adına anlamsız yan toplar atmadan, "rakibime top göstermeden ceza sahalarına kadar yaklaşayım" anlayışında değiller. Belki de -yüksek ihtimal- kuzey ülkelerinin temsilcisi olduklarından -zemin kötü sürekli kar, çamur diye mi bilmem- bol bol dikine yüksek toplarla, -belki de kuzeyliler uzun boylu olur diye- defansın arkasına sarkan yüksek toplarla gol arıyorlar.
İzlediğimiz diğer karşılaşmalardan tatmin eden bir başka özelliği ise tribünlerin renkleri takımların forması diyelim. Euro 2012'nin beklenen heyecanı yaratmadığı gerçek. Belki ilerleyen haftalarda bu hava yerini heyecana bırakır. Fakat dikkat çeken bir diğer nokta turnuvada heyecanla izlenecek yetenekli oyuncu eksikliğiydi. Fransa'da Benzema, İngiltere'de Gerard, Ukrayna'da Şevki, İsveç'te İbo.
Bugün heyecanlandırmasını beklediğimiz oyuncular bunlar. Beckham, Owen ya da Zidane, Henry gibi isimleri artık göremediğimiz için bize yavan geldi bugün. Ama genel olarak İsveç-Ukrayna maçının turnuvanın keyifli maçları arasına sokarım.
Turnuvadaki hakemleri düşününce Cüneyt Çakır Avrupa'nın 1 numarası olabilir rahat rahat. Ukrayna forvetinde muşmulalar arkasında da canavar gibi orta sahayla gol arıyor. İsveç'ten daha iyi oynadıklarını da söyleyebiliriz. Yarmolenko, Milevski gibi çok yetenekli oyuncularının üzerine kursalar daha başarılı bir takım izleyebiliriz gibi geliyor. Voronin ve Şevki ile sadece kağıt üstünde iddialı olunuyor.
İlk yarıda bunları söylemiştik. İkinci yarıda işleri tersine çevirdi Şevki. Bu maçı çevirdi ve takımına 3 puanı kazandırdı. Ben hala Ukrayna'nın diğer forvetleriyle gol aramasının daha faydalı olabileceğini düşünüyorum.
Bu arada İsveç ve Ukrayna oynadıkları futbolla grubun favorisi oldular. Eğer İngiltere ve Fransa bu akşam oyunlarını devam ettirirlerse Ukrayna ve İsveç'in elele çıkmasına kimse şaşırmayacak.
Fransa - İngiltere: 1 - 1

Stadın genel hali, tribünlerin fısıltısı hazırlık maçından öte değildi. Sanki İngiltere yedek takımıyla sahaya çıkmış gibiydi. İngiltere ilk dakikalarda çok çekingen ve rakibine göre bir oyun düzenini kabullenmiş görünüyordu. Başka türlü bir oyun yapısını kaldıracak ne oyuncu ne de o oyuncularda güven vardı. İlk 10 dakika özellikle kalesinde kötü sinyaller verdi. İlk iki yan topa çıkan Hart birini ıskaladı, diğerinde boşa çıktı.
Roy Hodgson Matteo'nun Chelsea'si gibi bir takımla mücadele veriyor. Her ne olursa olsun İngiltere gol pozisyonuna da giriyor ama tecrübesiz isimler nedeniyle sonuca gidemiyor. İngiltere'nin şu görüntüsü İrlanda'nın bir gömlek üstü. Fazlası değil. Fransa ise karşısında İngiltere yerine başka bir takımın forması
ile karşılaşsaydı maçı erkenden koparabilirdi. İngiltere forması onları da kontrollü oynamaya itti. Bunun neticesinde maçın en tehlikeli iki pozisyonunu da kendi kalelerinde gördüler. Golü bulan İngilizler haddini bilerek güven kazandılar ve biraz daha cesur Fransa'nın üzerine gitmeye başladılar. İvme kazanan güven, kalede Hart'a da güven aşıladı ve maçın kırılma anlarında yer alacak bir kurtarışa imza attı.Fakat güven tecrübe olmadan bir hiç. Kalabalık arasından Nasri'nin yerden şutunu hem de kapadığı köşeden içeri alması başka türlü açıklanamaz. Eskiden İngiltere kanatlardan organize gelir iki ortasından biri gol olurdu gibi bir beklenti içinde değiliz ama bu kadar kötüsünü de beklemiyorduk. Hem tribünde hem de sahada.
İkinci yarıda da değişen hiçbir şey yoktu. Maç o kadar keyifsizdi ki seyirciden çıt çıkmadan 5 dakika izledik. İkinci yarıda İngiltere ilk yarıdaki gibi rakibinin üzerine titrek ve az adamla giderken Fransa pas trafiğini de kaybedip İngiltere'nin atak olgunlaştımasını ve bu sırada top kayıplarıyla pozisyon arayışı içerisinde oldu. İngiltere ceza sahası önünde hentbol maçı paslaşmalarını görmek mümkündü bu fırsatl dakikalarında. Soldan sağa, sağdan sola ağır ağır...
Ve son olarak maçtan önce Mustafa Taha'nın blogunda rastladığım ve Guardian yazarı eski Tottenham menajeri David Pleat'e göre Chelsea'nin oyun planı böyle olmalı şemasını aynen paylaşmak isterim ve İngiltere'nin ne yapmaya çalıştığını daha net anlayabiliriz. Ribery dışında isimleri değiştirirsek İngiltere'nin oyun planını da çözmüş olacağız. Fransa ise İngiltere'yi yenemeyerek bu turnuvanın da hayal kırıklıkları durağında iner.
Tribüncü Adam Böyle Evlenir
EsEs tribünlerinin önemli isimlerinden Tatar Kerem geçtiğimiz Cumartesi akşamı Eskişehir'de dünya evine girdi. Taze damat tribüncü olunca da gelin evden alınırken arkadaşları ortamı stadyuma çevirmeyi ihmal etmedi.
İrlanda-Hırvatistan: 1-3
İki sene önce elle gol yedikleri Fransa maçı yüzünden son anda Dünya Kupası vizesini kaçıran İrlanda istikrarlı oyununu sürdürerek Euro 2012'de kendine yer buldu. Hırvatistan da grubunda ikinci olduktan sonra eleme maçlarında milli takımımızı rahat bir şekilde geçerek bu turnuvaya katılmaya hak kazandı. Son Avrupa ve Dünya şampiyonu İspanya ve yine favori ülkelerden İtalya ile aynı grupta yer almaları özellikle İrlanda'yı yancı konumuna düşürse de bu akşamki maça büyük bir iştahla başlamaları ve tribünlerdeki seyirci üstünlüğü ile yabana atılmayacak bir takım olduklarını gösterme arzusundaydılar. Hırvatlar ise en büyük gol silahları olan Olic'ten yoksun olmalarına karşın hücümda takım olarak sergiledikleri etkili oyunla maçı kontrolleri altına alma gayretindeydi doksan dakika boyunca.
Şüphesiz bu akşama kadar turnuvadaki en iyi tribünü yapan iki ülkenin karşılaşması erken golle başladı. Mandzugic'in yaptığı dengesiz kafa vuruşuyla Hırvatistan maçta öne geçti. Trapattoni eğer maç sonunda "Erken yediğimiz gol oyun planlarımızı bozdu" demişse haklıdır. İrlanda'nın dengesi ve temposu bu golle bir müddet bozuldu ama bu durum fazla uzun sürmedi. On beş dakika sonra bu kez Ledger'in şık kafa vuruşuyla İrlanda tribünlerinden "Yeeeaaahhh!" sesi yükseldi. Yıllarca Keane'nin ayağına bakan takım artık bir çok ayak ve kafadan gol bekliyor, sağlı sollu gelişen ataklarla da bu golü arıyordu ama ayaklar adresi şaşırıp asisti yanlış adama yapınca ofsaytte olmasına karşın rakipten gelen pası ince bir vuruşla ağlara gönderen Jelavic ilk yarının skorunu tayin etti.
İkinci yarıda ne pes eden bir İrlanda ne de kapanıp skoru korumaya çalışan bir Hırvatistan vardı. İki takım da gole yönelik oyunu tercih edince ortaya seyri keyifli bir futbol mücadelesi çıktı. Ne var ki top İrlandalıları sevmedi bu akşam ve ikinci yarı da erken gelen golle başladı. Mandzugic'in kafa şutunda direkten dönen top kaleci Given'ın kafasına çarparak filelerle buluştu. Bu gol Hırvat tribünlerini kendinden geçirirken, grubun favorisi İspanya ve İtalya'nın da hesaplarını tekrar gözden geçirmesine sebep oluyordu.
İrlanda maçı bırakmamasına rağmen bir de net penaltısının verilmediği doksan dakikayı puansız kapattı. Irish publarda keder var bu akşam. Hırvatlar ise grubun liderliğini ele geçirmekle kalmadı, diğer maçın berabere bimesiyle de büyük bir avantaj yakaladı. Bu oyunlarını diğer iki maçta da sergileyebilirlerse İspanya bile sürpriz bir şekilde erken veda edebilir turnuvaya.
10 Haziran 2012 Pazar
İspanya - İtalya: 1-1

Son iki turnuvanın şampiyonu İspanya yine bildiğimiz Barcelona modelinde oynamaya devam ediyor. İtalya'yı daha maçın başından itibaren kendi yarı sahasına hapsettiler. İtalya top rakipteyken 5-3-2 atakta ise 3-5-2 görünümünde. İlk 10 dakikada takımlar arasındaki kalite farkı ortaya çıktı. Sonrasında ise İtalya daha çok mücadele ederek ve hızlı oynayarak rakip kaleye gitmeye başladı. İspanya yavaş, sabırlı ve çok pas yaparak rakip kaleye giderken, İtalya hızlı toplarla daha kolay sonuca gitme düşüncesindeydi. Sahada bireysel olarak en çok dikkat çeken isimse İniesta'ydı.
Bu turnuvanın dikkat çeken en belirgin özelliği ise hakemlerin inanılmaz hatalar yapması oldu. Cassano'nun Casillas'a tekmesi sarı karttı. İtalya ilk yarıda sergilediği oyundan güç alarak ikinci yarıya daha öz güvenli başladı. Fakat sonrasında İspanya yeniden oyunda üstünlüğünü kabul ettirdi. Balotelli'nin ne kadar şımarık ve sorumsuz bir oyuncu olduğunu kaybettiği yüzde 100'lük gol pozisyonunda bir kez daha gördük. Kalecinin gözüne hem de karşı karşıya kalmışken 3 saniye bakarsan başka şeyler düşünürüm. Şımarıklığın sınırlarını zorlayan bir adam gerçekten.
Prandelli hemen Balotelli'ye cezayı kesti. Bu kadar önemli bir turnuvada laubaliliğin bedelini ödetti. Prandelli bu değişikliğin ödülünü ise hemen aldı. Maçın başından beri dengesiz dikine oynayan İtalya defansından çıkan bir sabırsız top kalelerine gol olarak geri dönünce Arap baharı gibi kısa bir mutluluk yaşadılar. İtalya'nın maça çıkmadan önce beraberlik ihtimalini ana hedef olarak belirlediği kesin. Fakat galibiyete bu kadar yakın olacaklarını onlar da düşünmemişlerdi.
İtalya bu maçın motivasyonunu turnuvaya yayabilirse finallerin çeyrek ya da yarısını görebilir. Onların kaderini motivasyonlarını ne seviyede tutacakları belirleyecek. İspanya için ise bu maç turnuvaya başlangıç maçı olması sebebiyle hoşgörülü karşılanacaktır fakat kanatların kullanılmasında ve bu bölgede görev alan oyuncuların değerlendirilmesinde aceleci olmalılar. Bir diğer kesin olarak söylenecek şey Del Bosque ve Prandelli bir sonraki maçta bu onbirlerle başlamayacaklardır.
8 Haziran 2012 Cuma
Rusya - Çek Cumhuriyeti: 4-1
Çok kontrollü ve pozisyonsuz başladı karşılaşma. Topa daha çok sahip olan Çek Cumhuriyeti'ydi. Rusya'nın maçın ilk pozisyonunu bulduğu karşılaşmada usta ayakların takımı olduklarını kanıtlayan golü bulmaları da gecikmedi. Golü bulan Rusya karşısında pas trafiği de gitgide aksadı Çek Cumhuriyeti'nin, özellikle yaratıcı oyuncuların gününde olmayışı Çek Cumhuriyeti'nin çok çabuk oyundan düşmesini getirdi. Tecrübe farkı skor farkını da getirdi. Hiddink sonrasında Advoocat seçimleriyle Rusya uzun yıllar oynadığı futbol anlayışını kusursuz şekilde sergileyince ilk yarıda Çeklerin ezildiğini gördük. Çeklerde tek ayakta kalan isim Jiracek oldu. Baros ayağına bakarak iddialı bir ekip olmaları zaten çok zor. Rosicky de büyük hayal kırıklığı oldu. Rusya ise tek tek değerlendirme yapılacak bir takım değil. Makine gibi işleyen bir düzeni vardı.
Rusya Euro 2008'de çok benzer bir takımla sahadaydı. Akinfeev sakat olmasa kaledeydi,Ignashevich oyunda,Alexei Berezutsky oyunda,Vasily Berezutsky sakat olmasa oynayacaktı, Zyryanov oynuyor, Arshavin oynuyor. Oynamayan oyuncular yerine kadroda olanlara bakalım: Dzagoev, Zhirkov, Kerzhakov, Shirokov.
Çek Cumhuriyeti Euro 2008'de şu an oynadığı takımdan yalnızca 4 oyuncu barındırıyor. Kalede Cech, Plasil, Rosicky ve Baros. Giden oyuncular ile şu an sahadakileri karşılaştırınca kan kaybettikleri çok açık. Koller, Jarolim, Galasek, Polak, Ujfalusi, Kovac, Rozehnal ve Jankulovski. Hal böyle olunca Rusya istediği zaman oyunun kontrolünü -hem de golü yediği halde- elinde tutmayı başardı. Dzagoev ve Arshavin bugün izlediğimiz iki maçta en çok övgü hakeden isimler oldular. Dzagoev'in pasları, Arshavin'in akıl dolu oyununu izlemeye doyamadım. A Grubu'nda eğer bir sürpriz olmazsa Çek Cumhuriyeti en fazla 3. olur.
Polonya-Yunanistan: 1-1
Çok sade ve güzel bir açılış seremonisi izledik. Sahanın ortasında -TT Arena ve Atletizm Şampiyonası'nda rastladığımız- küre şeklinde bir perde olmadan salak saçma işlere girmeden tadında bir açılış izledik. İlla saçma sapan ışık oyunları yapmaya gerek yokmuş. Umarım herkes görmüştür.
Maç ise bu güzel açılış kadar keyifli başlamadı. Polonya ev sahibi olmasının avantajını erkenden hissettirdi.Yunan savunması yine alıştığımız can siperane gömleğini giymişti. Yunanistan Rehhagel'den kalma kapanma alışkanlığını atamamış, 4-3-3 görünümlü 4-5-1 ile sahada yer aldı. Yunanistan'ın görüntüsü böyleydi.
Ev sahibi Polonya'nın acelesi ev sahibi olmasından sanırım. Çok çabuk kaleye gitmeye çalıştılar. Sol kanadı neredeyse kullanmadılar. Sağ kanadı da bir o kadar güzel ve çok kullandılar. Buldukları ilk golde oradan geldi. Polonya'nın Dortmund'da oynayan oyuncuları çok konuşulacak sanırım. Blaszczykowski ve Lewandowski turnuvanın dikkat çekenleri arasına girebilirler. Polonya daha baskılı ve daha çok pozisyon bulunca galibiyetin kolay geleceğini düşündü sanırım herkes. Fakat işler tersine döndü.
Golü yedikten sonra Polonya daha az baskı yaptı. Yunanistan ise biraz daha cesur oynadı. Yunanistan savunması kadar defanstan topu uzaklaştıramayan oyuncu topluluğu görmedim. İleri uzun vuramadılar ilk 45 dakika. Bir de Ninis'in mahalle topçusu topuk pası denemeleri olacak gibi değildi. Hızlı ama etkisizdi maç boyu. Zaten zar zor pas trafiği yapan Yunanistan Ninis'in fantezilerine mahkum kalınca ilk yarı Gekas'ın yarım kafa vuruşuyla tamamlandı. Maçın hakemi ise ağır aksak giden maçı bir anda katletti. Sokratis'e öyle kartlar çıkardı ki Polonya'yı antipatik yaptı. Bununla da kalsa iyiydi aslında. Yunanistan'ın ender gelişen hücumunda ceza sahasında elle açık müdahaleye penaltıyı veremedi İspanyol hakem.
Topuk meraklısı Ninis'in yerine Salpingidis ile başladı ikinci yarıya Portekizli teknik adam. Maça da öyle başlasaymış keşke. Salpingidis fırsatçılığı ile 1-1'e taşıdı skoru. Polonya golden sonra aceleci kararlardan nedense vazgeçti. Bu aslında Yunanistan'ın istediği temposuzluğu da beraberinde getirdi. Polonya golü yedikten sonra karşı kaleye gitme iştahını da kaybedince Yunanistan 2. golü de bulacaktı biraz daha becerikli olabilselerdi. Polonya Tek. Dir. Smuda -Smuda Altay'ı çalıştırırken sezonun ilk maçı İzmir'de Altay-Fenerbahçe. Fenerbahçe geçen sezon 103 gol atmış. Bu yüzden medya 5-10 olur diyor. Altay 2-1 yeniyor. 2. golden sonra Smuda maç oynanmaya devam ederken stadın etrafında tur atıyor. Böyle de manyakmış kendisi. Bu bilgi için Mert Aydın'a teşekkür ederiz-ilk maçında sınıfta kaldı. Oyuna etkisi hiç yoktu. Ben sanırım yedek kulübesinde olsam kimse anlamazdı. Salpingidis'in böyle bir turnuvada yedekten gelip böylesine etkisini göstermesi inanılır gibi değil. Muhteşem bir etki yaptı ve maçı tersine çevirdi diye düşünürken bu kez Polonya yedek kulübesinden gelen Tyton maçın kahramanı oldu. Maç kötü başladı, güzel bitti. Yunanistan kötü başladı, güzel bitirdi.
Metin Diyadin'in Dünyası
Sene 2008 Metin Diyadin Eskişehirspor'un başında. Eskişehirspor henüz Süper Lig'e çıkmış değil. Kartalspor maçı öncesi Kartal'da bir otelde. Lobide konuşmuştuk, uzun bir röportaj vermişti. Ben röportaja gitmeden önce medyanın en çok konuştuğu şey Sergen-Metin Diyadin anlaşmazlığıydı. İlk sorumda o olmuştu. "Biz hallettik o sorunu, artık yaşanmayacak" demişti. Röportajdan 3 hafta sonra Metin Diyadin'in sözleşmesi tek taraflı fesh edildi.
Şimdi Kasımpaşa ile Süper Lig'de. Bu kez çalıştırdığı takım yönetimiyle gündemde. Metin Diyadin bu yönetimle anlaşabilir mi?
...Teknik direktörlerin prensipleri ve ilkeleri olmalı. Bunun dışına da asla çıkmamalılar. Bugün siyasette de karşımıza çıkıyor. Bazı değişmemesi gereken kurallar vardır. Ülke gündemini ve siyasetini de yakından takip ediyorum, bu nedenle vurgu yapıyorum. Türkiye'nin içinde bulunduğu dönemde de bunları görebiliyoruz. Bazı ilkeler vardır ki, bunlar değişmez. Şu an tartışılanlar değişmez.(Metin Diyadin'in neden bahsettiğini Mart 2008 gündemine bakarak rahatlıkla anlayabilirsiniz.) Ancak ve ancak gelişime uğrar...
Şimdi Kasımpaşa ile Süper Lig'de. Bu kez çalıştırdığı takım yönetimiyle gündemde. Metin Diyadin bu yönetimle anlaşabilir mi?
...Teknik direktörlerin prensipleri ve ilkeleri olmalı. Bunun dışına da asla çıkmamalılar. Bugün siyasette de karşımıza çıkıyor. Bazı değişmemesi gereken kurallar vardır. Ülke gündemini ve siyasetini de yakından takip ediyorum, bu nedenle vurgu yapıyorum. Türkiye'nin içinde bulunduğu dönemde de bunları görebiliyoruz. Bazı ilkeler vardır ki, bunlar değişmez. Şu an tartışılanlar değişmez.(Metin Diyadin'in neden bahsettiğini Mart 2008 gündemine bakarak rahatlıkla anlayabilirsiniz.) Ancak ve ancak gelişime uğrar...
Yalçın Küçük Futbol Yazmış
Yalçın Küçük seveni sevmeyeniyle son 50 yılın fenomenlerinden biri. Ben rast geldikçe Aydınlık gazetesindeki yazılarını okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum çünkü anlaşılması hayli zor bir dili var.
Genellikle isimlere, anlamlarına ve köklerine inerek kişilerin geçmişleriyle ilgili tahliller yapıyor. Şu budur, kökeni budur diyerek bence yaftalıyor. Bugün blogumuza konuk olmasının nedeni futbol üzerine yazması. Burada kesiyorum ve 06 Haziran 2012 günü köşesindeki bir kısmı buraya aktarmak istiyorum.
.... 23 Mayıs'ta Hürriyet'in dedikodusu Haber-Türk'ün sahibi Ciner'in Kasımpaşa'yı satın aldığıdır. "Beşiktaş" yapacakmış, İhsan Kalkavan ile Mübariz Mansimov yönetime girmişler. Güzel, bundan sonra iş bana düşüyor...
...Mübariz, bir süre önce, 50 milyon koyup Beşiktaş'ı almak istedi, arkadaşı Aziz Yıldırım tavsiye etmedi, Süleyman Seba ve Yıldırım Demirören karşı çıktılar. Kasımpaşa ikinci hamle olmalıdır...
Tabii burada en dikkatimi çeken konu Mübariz Mansimov'un 50 milyon'a Beşiktaş'ı almak istemesi. Oğlumu bulana 100 TL gibi saçma olmuş. Bu ne zaman olmuş o konuda bir tarih bildirmemiş yazısında. Seba zamanında olmuş olmalı diye düşünüyorum. Demirören'in elinin kiri ne de olsa. Seba zamanında olsa Ayhan Akman'a 8 milyon dolar veren Seba'nın da bu paraya tenezzül etmeyeceğini biliyoruz. Neyse...
Ne olursa olsun futbol konusunda bahsedilmeyen ya da ilk kez duyduğumuz bir iddia olması sebebiyle buradan paylaşmak istedim. Ezber bozan diyecektim ama o da laçka oldu.
Genellikle isimlere, anlamlarına ve köklerine inerek kişilerin geçmişleriyle ilgili tahliller yapıyor. Şu budur, kökeni budur diyerek bence yaftalıyor. Bugün blogumuza konuk olmasının nedeni futbol üzerine yazması. Burada kesiyorum ve 06 Haziran 2012 günü köşesindeki bir kısmı buraya aktarmak istiyorum.
.... 23 Mayıs'ta Hürriyet'in dedikodusu Haber-Türk'ün sahibi Ciner'in Kasımpaşa'yı satın aldığıdır. "Beşiktaş" yapacakmış, İhsan Kalkavan ile Mübariz Mansimov yönetime girmişler. Güzel, bundan sonra iş bana düşüyor...
...Mübariz, bir süre önce, 50 milyon koyup Beşiktaş'ı almak istedi, arkadaşı Aziz Yıldırım tavsiye etmedi, Süleyman Seba ve Yıldırım Demirören karşı çıktılar. Kasımpaşa ikinci hamle olmalıdır...
Tabii burada en dikkatimi çeken konu Mübariz Mansimov'un 50 milyon'a Beşiktaş'ı almak istemesi. Oğlumu bulana 100 TL gibi saçma olmuş. Bu ne zaman olmuş o konuda bir tarih bildirmemiş yazısında. Seba zamanında olmuş olmalı diye düşünüyorum. Demirören'in elinin kiri ne de olsa. Seba zamanında olsa Ayhan Akman'a 8 milyon dolar veren Seba'nın da bu paraya tenezzül etmeyeceğini biliyoruz. Neyse...
Ne olursa olsun futbol konusunda bahsedilmeyen ya da ilk kez duyduğumuz bir iddia olması sebebiyle buradan paylaşmak istedim. Ezber bozan diyecektim ama o da laçka oldu.
7 Haziran 2012 Perşembe
Gözüme Kestirdiklerim

100.Yıl için özel saten bir atkı üretilmişti, ben o zaman da 100. Yıl Forması'ndan daha güzel bulmuştum atkı işini. Çünkü böyle ürünler hatıra olarak yıllarca saklanmalı diye düşünüyorum her zaman. T-shirt nihayetinde esner, yıpranır, bozulur ama atkıya bir şey olmaz. O yüzden benim gibi t-shirt almaya ısınamayan arkadaşlar varsa bu gerçekten güzel bir alternatif. Meraklılarına duyurulur fiyatı 19,90 TL.
Zaten FEDA t-shirt'ü almak isteyen üstüne göre olanı, istediği rengi arasa bulamaz şu aralar. Çünkü hedeflenilen rakamın çok altında üretim yapıldı. Kartal Yuvası ve Yönetim geçmiş yıllardaki kötü tecrübelerinden dolayı korkularından 100.000 tane yaptıramadılar. Elimizde kalmasın diye. Şimdi de ilk 10.000'ler hızla tükendi Kartal Yuvaları ürün bekliyor ama bir dahaki parti ne zaman gelir bilinmez. O zamana kadar inşallah milletin gazı geçmez. Benim tahminim bir ay sonra pek gidip soran olmayacak ama hadi hayırlısı.
Bu arada arkadaşıma FEDA ararken bunu gördüm çok beğendim ve bir tane hediye etmek için aldım. Yine aynı sıkıntılar bu t-shirt için de geçerli. Beden yok, numunelik bir iki tane getirtilmiş onlar da alanın elinde kalıyor. Buradan çıkartılacak bir sonuç var; güzel olan hiç bir ürün elinizde kalmaz değerli yöneticiler. Saçma sapan tasarımları yaptırmaya ayıracağınız kaynağı sağlam modellere ayırırsanız bundan herkes fayda sağlayacaktır.
Orada sesimi duyan var mı??
Yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















