13 Haziran 2012 Çarşamba

Kötü Günde Şeref Bey ise İyi Günde de Şeref Bey



Zeki Demirkubuz nefis bir konuşma yapmış. Feda için bir klip hazırlanıyor. Feridun Düzağaç sözlerini yazıyor, Multitab grubu söyleyecek, Zeki Demirkubuz da klibini çekecek. Hangi basın mensubu konuşmasını deşifre eder bilmiyorum ama ben üşenmedim hepsini satırlara döktüm. Okuyun abiler...

 "Şimdi arkadaşlarımız, duygularımızı ve düşüncelerimizi güzel bir şekilde açıkladılar. Ben de biraz gerçeklerden bahsetmek istiyorum her zaman ki çıkıntılığımla. Türkiye'de hayat şöyle oluyor ne yazık ki. Varlıkta, iyi zamanlarda ne tarihimizi ne kahramanlarımızı ne geçmişimizi hatırlıyoruz. Ne zaman kötü günler yaklaşsa o zaman tarihine ve kahramanlarına sarılıyor. Yıllardır, en az 10-15 yıldır Şeref Bey'den, Feda'dan bahseden ne yazık ki çok az insan vardı. Stadın ismi Şeref Bey olsun diye uğraşan, didinen hiç kimsenin dinlemediği çok az taraftar grubu vardı. 10 yıl oyalandık, transferlerle şunlarla bunlarla. Sevindik şampiyonluğa ama ne denetledik, ne sorduk sonuçta bu hale geldik ve bu yönetim böyle bir durumla başbaşa kaldı.

İnsanlık tarihinde hep olduğu gibi böyle bir dönemde kahramanımızı hatırladık. Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan rakiplerin bile hakemliğe çağırdığı gencecik bir adam hasta olduğunu bile kimseye bahsetmeyen bir insandı Şeref Bey. İşte hayat böyle birşeydir. Buradan bir hisse çıkarmamız lazım. Geçen 10 yılda değil, Şeref Bey'in Beşiktaş'ına yakışır bir şekilde davranmamız lazım. Öyle başarının peşinde, şunun bunun peşinde koşan bir yapı olmaz, çünkü Beşiktaş öyle bir taraftar grubuna sahip değil. Bu Feda duygusunu yeni nesile yeni kuşağa gerçekten anlatabilmemiz gerekiyor. Öbür türlü bu basit bir hamaset olarak kalır. Bu yönetimden bir ricam var. Stadımızla ilgili gelişmeler var. Çok büyük paralar gelip gidiyor. Sponsorlardan alınacak 10-20 milyon değil mesele. Ne olursa olsun bir onur meselesi yapılıp stadın isminin ne olursa olsun Şeref Bey stadı olması gerekiyor. Bu yönetimden düz bir Beşiktaş taraftarı olarak tek ricam bu. Bir de şu 10 yılın gerçekten sorgulanması. Çünkü yok olan Beşiktaş'ındır. Sizin, benim, onun değil. Bu iki konu da bir gelişme görürsem sonuna kadar da minnet duyacağım. Ne başarı bekliyorum ne de başka bir şey. Başarılı olursa iyi olur ama gerçekten bu iki şey dışında herhangi beklentim yok."

Mustafa Denizli Halden Anlar



2010'da bu blogda kendisine aşağıdaki yazıyla veda etmiştik. Herkesi ağlatmıştı konuşmasında. Şimdi geri dönüş yolunda diyorlar. Hoşgelmiş. Çok ayıbımız var ilk gelişine dair. Çağırmadık tribüne, "söylesene bize hocam..." bestesiyle uğurladık. Halimizden anlayanı arıyoruz. O halden anlar. Hoşgeldin usta...

Beşiktaş'ın hayatımızdaki yerini tanımlasak kullanacağımız argümanlar arasında "Çocukluk Aşkı" eminim ilk sırada gelir. Benim Beşiktaşlı oluşum için çocukluk aşkı demek doğru olmaz ama eminim bir çoğumuzun böyledir. Dün işe dönerken radyoda NTVSpor dünkü basın toplantısına bağlandı. Mustafa Denizli'nin konuşması tek kelimeyle muhteşemdi. Kendisinin Beşiktaşlı oluşundan gelmeden önce şüphem yoktu zaten. Birçok arkadaşımın "Ulan bu adam Beşiktaşlı değil" dediğini de hatırlarım. Hatta bu adam Beşiktaşlı değil diye tribünlere de çağırmamıştık kendisini hatırlayalım. Dün radyoda kendisini dinlerken gözlerim doldu. Denizli, "Ben Fenerbahçe ve Galatasaray'ı çalıştırırken de hiç çekinmeden Beşiktaş'ın benim çocukluk aşkım olduğundan bahsederdim" dedi. Böyle ayrılmak istemediğini söylerken sesi titriyordu. Ben uzun yıllar kalmasından yanaydım. Keşke kalsaydı. Bu arada Yıldırım Bey'in duygusal konuşmaların ortasına "Biz başka bir teknik direktör ile görüşmedik. Görüştüler diyenler de şerefsizdir" sıkıştırmasını yaptığını zamanlamasının muhteşem:) olduğunu da söylemeliyim.


Büyük Mustafa böyle gitti. Allah sağlık sıhhat versin. Hakkını helal etsin.



AMK Hüseyin Göcek

Ben cevabını veremedim. Biliyorsunuz son dönemlerin moda kelimesi "AMK" anlamı hepimizin malumu. Açık, Mert, Korkusuz...

Ben Beşiktaş'ın ilk maçında tribünlere "AMK Hüseyin Göçek" diye pankart asarsam bu pankart kaldırılacak mı? Örneğin Ankara'da Melih Gökçek bir dönemler Atatürk Orman Çiftliği için Atatürk O.Ç diye tabelalar asmıştı şehrin belirli yerlerine. O tabelalar uzun bir süre kalmıştı. Sonrasında niyeyse (!) kaldırıldı.

12 Haziran 2012 Salı

Polonya-Rusya: 1-1


Milli marşlar okunurken 'This is Russia'  yazılı büyük bir pankart açıldı Rusların bulunduğu tribünlerde. Gruptaki ilk maçlar sonrasında oluşan puan durumu itibariyle de Polonya'nın kaybetmesi halinde hepimizin aklına gelen 300 Spartalı filmindeki o meşhur sahnenin sahaya yansıması olabilirdi sonuç. Polonya bunun bilincinde olmasına rağmen yinede Yunanistan maçında olduğu gibi maça atak başlayamadı. Rusya ise ilk maçtaki görüntüsüne yakın olarak deplasman takımı hüviyetinden sıyrılıp, defansta konrollü onayıp 'puan veya puanlar' almak yerine oyunun kontrolünü eline geçirerek istediği sonucu almak amacındaydı . Çeklerin Yunanistan'ı yenmesi sonrasında bu maçtan alacakları bir puan onları liderlikte tutmaya yetecekti ama onlar bir puana razı değil gibiydiler.

Polonya, ilk tehlikeli pozisyonu kale önünden yapılan kafa vuruşunun kalecinin ayaklarına , sonrasında ise organize gelişen atağın ofsayte takılması sebebiyle gole kavuşamadı. Rusya ise kanatlardan Kerzhakov, Arshavin ve Dzagoev ile geliştirdiği atakları golle sonuçlandıramadı ama 37. dakikada sol kanatta kazanılan bir duran topla öne geçmesini bildi ve soyunma odasına bu skorla gitti. Maç öncesi Polonyalıların Rusları kovaladığı habeleri geldi, sahada da topu dolaştıran Ruslar kovalayan Polonyalılar oldu.

İkinci yarıya da arzulu başlayan ev sahibi ekip bir buçuk dakikada üç pozisyon bularak oyuna heyecan getirdi. Polonya'nın skora denge getirmek için açık oynaması ile Rusya da pozisyonlar bulmaya başladı. Karşılıklı gelişen ataklar sonrasında 57. dakikada Blaszczykowski'nin uzaktan sert vuruşuyla golü bulan ve beraberliği yakalayan Polonya oldu. (Adamın ismini kopyala yapıştır yaptım mecbur, bir Zeyer değil. Adam Zeyer.) Bu dakikadan sonra Rusya daha çok skoru koruma amaçlı oynamaya başladı.

Polonya bir bir puanları topladığı turnuvanın son maçına taşıdı umutlarını. Son maçta Çekleri yenmekten başka çareleri yok. Rusya ise liderliğini sürdürürken bence matematiksel olarak olmasa da gruptan çıkmayı da garantiledi. Yedi tane aynı kulüp takım oyuncusunu barındıran bir milli takımın avantajını ortaya koyarak Yunanistan'ı rahat geçmesi sürpriz olmayacaktır. Bakalım 'This is Russia'  repliğini elemelerde de tekrarlayabilecekler mi?

Yunanistan - Çek Cumhuriyeti: 1 - 2


Yıllardır futbol izliyorum böylesine heyecanlı ve çekişmeli bir maç izlemedim. Yerimden kalkmak istemediğim, pozisyon zenginliği böylesine bol bir maçı bir ömür geçse yeniden izleyebilir miyim, kısmet olur mu onu bilemem. Hele o sarışın çocuk yok mu? O ne ciğer, o nasıl teknik! Adam sol kanattan gelen kesme ortaya nasıl da yarım voleyi yere yatarken vurdu. Top ağlarla buluştuğunda sanki fileleri yırtacaktı...

Şimdi diyorsunuz ki bu adam ne diyor? 1903 bana dedi ki, "bu akşamın 19:00 maçı senin, beni biraz dinlendirin tüm maçları ben yazıyorum yoruldum". Adam haklı, ben de söz verdim. Eve koşarak geldim maçı izleyip blog yazacağım diye. Aşağıdaki bakkal Beşiktaşlı. İki dakika sohbet edelim dedik. Dedim zaten daha başlamadı. Sonra bir baktım ki saat 19:06. Hemen yukarı çıkmaya başladım. Kendi kendime de "la zaten beş dakikada ne olacak" derken gelip televizyonu bir açtım ki 8. dakika maç 0-2 olmuş. Dedim "Tıkandı Allah cezanı versin. Ayın yılın başı bir şey istediler eline yüzüne bulaştırdın şansa bak amk adamlar 2 tane atmış."

"Neyse en kötü ihtimalle açar golleri izlerim kalanına bakayım da ona göre yazayım" derken kapı çaldı, telefon geldi derken böylelikle ilk yarı p.ç oldu. Mutfağın lambası yanmıştı yanımda duy ve ampul vardı devre arasında bunları takayım dedim. Işık butonu açıkken değiştirmeye çalışmışım, birden gürültüyle patladı. Evin sigortalarını attırdım zannettim apartmanınkini attırmışım. Sonrasında adam bulalım sigortaları yapalım derken hallettim geldim televizyonu açtım ama baktım ki dakika 90+3, skor 1-2!

Yahu ben ne yapayım şimdi? Ne yazayım buraya?
Adamlar ne dese haklılar.

Şimdi yazıyı uzun uzun yazdım ki belki gerçekten bir şeyler yazmışım gibi gözükür de fazla kurcalanmaz. Gidişine puan vermek gibi bir zihniyet oluşabilirse o zaman yırtarım diye düşünüyorum.

İşlerim tıkandı yine.

İbrahim Altınsay:Başkanımızdan yeterli desteği göremedim


"Taraftarı ve Kongre üyesi olduğum Beşiktaş'ta fahri olarak yürüttüğüm, "Futbol Takımlarının Yeniden Yapılandırılması Genel Koordinatörlüğü" ve "Futbol Komitesi Üyeliği" görevimden ayrıldım. İstifamla ilgili spekülasyonları önlemek, konuyu gündemden mümkün olduğunca çabuk kaldırmak ve kapatmak için ilk ve son kez bir açıklama yapmayı gerekli gördüm.


Göreve gelir gelmez gece gündüz çalıştık ve kısa zamanda ortaya bir "Yeniden Yapılanma Projesi" çıkardık. Beşiktaş dengeli, gelişmeye açık, dinamik, mücadeleci ve çağdaş bir takım olacaktı. Bunun için, şimdiye kadar Beşiktaş'ta verdiğinden çok alanların tasfiye edilmesi, edilemiyorlarsa "Fulya'da Düz Koşu"ya yollanmaları gerekiyordu. Teknik Direktör bu stratejiye göre seçilecek, Ümraniye ve Özkaynak Düzeni buna göre yapılandırılacaktı.

Projeyi uygulamaya başlayınca Başkanımızdan ve Futbol Komitesi Başkanımızdan yeterli desteği göremedim. Projeye ilişkin kuşkular ve kararsızlıklar doğmaya başladı. Son olarak teknik direktör konusunda bilgim ve onayım dışında adımlar atılınca görevde kalmama artık gerek duyulmadığını anladım. Artık bir işlevi kalmayan bu görevden ayrılmak zorunda kaldım.

Üzülerek aldığım bu kararda, komite üyesi öteki arkadaşlarımla ya da bazı yönetim kurulu üyeleri ile olan anlaşmazlıkların etkili olduğu tamamen asılsızdır. Böyle anlaşmazlıkların olduğu tamamen uydurulmuş haberlerdir.

"Yeniden Yapılanma Projesi"nin Beşiktaş ve ülke futbolu için tek çare olduğuna inancım tam. Bu yolda atılacak her adımda, istek olursa, elimden gelen her türlü desteği göstermeye devam edeceğim.

Konunun böyle kapanmasını diler, saygılar sunarım."

Övünmekte Çok Haklıyız

Şairler Parkı yazdığı yazıda çok hoşuma giden bir cümle kullanmış; "Kadrosunda çirkin, itici, ahlaksız bir oyuncu barındırmadığı için gururumuzu iki katına çıkaran bir takım."

Resmi sitemizde "Beşiktaş'ın Değerleri Nelerdir?" isimli bir anket vardı geçen haftalarda. İşte aslında bu cümle Beşiktaş'ın sahip olması gereken değerleri çok güzel anlatıyor.

Dün akşam gerçekten güzel anlar yaşandı. Bu final serisi, çekişmesi bol, heyecanı ve temposu yüksek, yürekleri ağızlara getiren bir seri oldu. Sonunda gülen taraf olmaktan dolayı tabi ki diğer Beşiktaşlılar gibi ben de çok mutluyum.

Basketbol oyunu ve atmosferi futboldan çok farklı bir hadise. Seyircinin sonuca doğrudan tesir edebildiğini görüyoruz. Bunun yanında dinamizmi ve iniş çıkışlarıyla insanı kendine bağlıyor. Bu yüzden, izlediği maçlardan maksimum zevk alan Beşiktaş taraftarının seneye basketbol kombinelerine futbol kombineleri kadar ilgi göstereceğini düşünüyorum. Umarım yanılmam.

Şahit olduğumuz şampiyonluklara ve aldığımız kupalara ne söylesek az. Bu zor günlerimizde bize büyük mutluluk yaşatan antrenörümüz ve oyuncularımıza yürekten teşekkür ederim.

Övünmekte çok haklıyız...

11 Haziran 2012 Pazartesi

İsveç - Ukrayna: 1 - 2




Euro 2012'nin ilk haftasının son karşılaşması bize izlemekten zevk aldığımız - en azından benim için öyle- bir futbol gösterdi. Takımlar oyunu domine etmek adına anlamsız yan toplar atmadan, "rakibime top göstermeden ceza sahalarına kadar yaklaşayım" anlayışında değiller. Belki de -yüksek ihtimal- kuzey ülkelerinin temsilcisi olduklarından -zemin kötü sürekli kar, çamur diye mi bilmem- bol bol dikine yüksek toplarla, -belki de kuzeyliler uzun boylu olur diye- defansın arkasına sarkan yüksek toplarla gol arıyorlar.
İzlediğimiz diğer karşılaşmalardan tatmin eden bir başka özelliği ise tribünlerin renkleri takımların forması diyelim. Euro 2012'nin beklenen heyecanı yaratmadığı gerçek. Belki ilerleyen haftalarda bu hava yerini heyecana bırakır. Fakat dikkat çeken bir diğer nokta turnuvada heyecanla izlenecek yetenekli oyuncu eksikliğiydi. Fransa'da Benzema, İngiltere'de Gerard, Ukrayna'da Şevki, İsveç'te İbo.

Bugün heyecanlandırmasını beklediğimiz oyuncular bunlar. Beckham, Owen ya da Zidane, Henry gibi isimleri artık göremediğimiz için bize yavan geldi bugün. Ama genel olarak İsveç-Ukrayna maçının turnuvanın keyifli maçları arasına sokarım.

Turnuvadaki hakemleri düşününce Cüneyt Çakır Avrupa'nın 1 numarası olabilir rahat rahat. Ukrayna forvetinde muşmulalar arkasında da canavar gibi orta sahayla gol arıyor. İsveç'ten daha iyi oynadıklarını da söyleyebiliriz. Yarmolenko, Milevski gibi çok yetenekli oyuncularının üzerine kursalar daha başarılı bir takım izleyebiliriz gibi geliyor. Voronin ve Şevki ile sadece kağıt üstünde iddialı olunuyor.

İlk yarıda bunları söylemiştik. İkinci yarıda işleri tersine çevirdi Şevki. Bu maçı çevirdi ve takımına 3 puanı kazandırdı. Ben hala Ukrayna'nın diğer forvetleriyle gol aramasının daha faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Bu arada İsveç ve Ukrayna oynadıkları futbolla grubun favorisi oldular. Eğer İngiltere ve Fransa bu akşam oyunlarını devam ettirirlerse Ukrayna ve İsveç'in elele çıkmasına kimse şaşırmayacak.

Fransa - İngiltere: 1 - 1


















Stadın genel hali, tribünlerin fısıltısı hazırlık maçından öte değildi. Sanki İngiltere yedek takımıyla sahaya çıkmış gibiydi. İngiltere ilk dakikalarda çok çekingen ve rakibine göre bir oyun düzenini kabullenmiş görünüyordu. Başka türlü bir oyun yapısını kaldıracak ne oyuncu ne de o oyuncularda güven vardı. İlk 10 dakika özellikle kalesinde kötü sinyaller verdi. İlk iki yan topa çıkan Hart birini ıskaladı, diğerinde boşa çıktı.

Roy Hodgson Matteo'nun Chelsea'si gibi bir takımla mücadele veriyor. Her ne olursa olsun İngiltere gol pozisyonuna da giriyor ama tecrübesiz isimler nedeniyle sonuca gidemiyor. İngiltere'nin şu görüntüsü İrlanda'nın bir gömlek üstü. Fazlası değil. Fransa ise karşısında İngiltere yerine başka bir takımın forması
ile karşılaşsaydı maçı erkenden koparabilirdi. İngiltere forması onları da kontrollü oynamaya itti. Bunun neticesinde maçın en tehlikeli iki pozisyonunu da kendi kalelerinde gördüler. Golü bulan İngilizler haddini bilerek güven kazandılar ve biraz daha cesur Fransa'nın üzerine gitmeye başladılar. İvme kazanan güven, kalede Hart'a da güven aşıladı ve maçın kırılma anlarında yer alacak bir kurtarışa imza attı.Fakat güven tecrübe olmadan bir hiç. Kalabalık arasından Nasri'nin yerden şutunu hem de kapadığı köşeden içeri alması başka türlü açıklanamaz. Eskiden İngiltere kanatlardan organize gelir iki ortasından biri gol olurdu gibi bir beklenti içinde değiliz ama bu kadar kötüsünü de beklemiyorduk. Hem tribünde hem de sahada.

İkinci yarıda da değişen hiçbir şey yoktu. Maç o kadar keyifsizdi ki seyirciden çıt çıkmadan 5 dakika izledik. İkinci yarıda İngiltere ilk yarıdaki gibi rakibinin üzerine titrek ve az adamla giderken Fransa pas trafiğini de kaybedip İngiltere'nin atak olgunlaştımasını ve bu sırada top kayıplarıyla pozisyon arayışı içerisinde oldu. İngiltere ceza sahası önünde hentbol maçı paslaşmalarını görmek mümkündü bu fırsatl dakikalarında. Soldan sağa, sağdan sola ağır ağır...

Ve son olarak maçtan önce Mustafa Taha'nın blogunda rastladığım ve Guardian yazarı eski Tottenham menajeri David Pleat'e göre Chelsea'nin oyun planı böyle olmalı şemasını aynen paylaşmak isterim ve İngiltere'nin ne yapmaya çalıştığını daha net anlayabiliriz. Ribery dışında isimleri değiştirirsek İngiltere'nin oyun planını da çözmüş olacağız. Fransa ise İngiltere'yi yenemeyerek bu turnuvanın da hayal kırıklıkları durağında iner.

Tribüncü Adam Böyle Evlenir


EsEs tribünlerinin önemli isimlerinden Tatar Kerem geçtiğimiz Cumartesi akşamı Eskişehir'de dünya evine girdi. Taze damat tribüncü olunca da gelin evden alınırken arkadaşları ortamı stadyuma çevirmeyi ihmal etmedi.

İrlanda-Hırvatistan: 1-3


İki sene önce elle gol yedikleri Fransa maçı yüzünden son anda Dünya Kupası vizesini kaçıran İrlanda istikrarlı oyununu sürdürerek Euro 2012'de kendine yer buldu. Hırvatistan da grubunda ikinci olduktan sonra eleme maçlarında milli takımımızı rahat bir şekilde geçerek bu turnuvaya katılmaya hak kazandı. Son Avrupa ve Dünya şampiyonu İspanya ve yine favori ülkelerden İtalya ile aynı grupta yer almaları özellikle İrlanda'yı yancı konumuna düşürse de bu akşamki maça büyük bir iştahla başlamaları ve tribünlerdeki seyirci üstünlüğü ile yabana atılmayacak bir takım olduklarını gösterme arzusundaydılar. Hırvatlar ise en büyük gol silahları olan Olic'ten yoksun olmalarına karşın hücümda takım olarak sergiledikleri etkili oyunla maçı kontrolleri altına alma gayretindeydi doksan dakika boyunca.

Şüphesiz bu akşama kadar turnuvadaki en iyi tribünü yapan iki ülkenin karşılaşması erken golle başladı. Mandzugic'in yaptığı dengesiz kafa vuruşuyla Hırvatistan maçta öne geçti. Trapattoni eğer maç sonunda "Erken yediğimiz gol oyun planlarımızı bozdu" demişse haklıdır. İrlanda'nın dengesi ve temposu bu golle bir müddet bozuldu ama bu durum fazla uzun sürmedi. On beş dakika sonra bu kez Ledger'in  şık kafa vuruşuyla İrlanda tribünlerinden "Yeeeaaahhh!" sesi yükseldi. Yıllarca Keane'nin ayağına bakan takım artık bir çok ayak ve kafadan gol bekliyor, sağlı sollu gelişen ataklarla da bu golü arıyordu ama ayaklar adresi şaşırıp asisti yanlış adama yapınca ofsaytte olmasına karşın rakipten gelen pası ince bir vuruşla ağlara gönderen Jelavic ilk yarının skorunu tayin etti.

İkinci yarıda ne pes eden bir İrlanda ne de kapanıp skoru korumaya çalışan bir Hırvatistan vardı. İki takım da gole yönelik oyunu tercih edince ortaya seyri keyifli bir futbol mücadelesi çıktı. Ne var ki top İrlandalıları sevmedi bu akşam ve ikinci yarı da erken gelen golle başladı. Mandzugic'in kafa şutunda direkten dönen top kaleci Given'ın kafasına çarparak filelerle buluştu. Bu gol Hırvat tribünlerini kendinden geçirirken, grubun favorisi İspanya ve İtalya'nın da hesaplarını tekrar gözden geçirmesine sebep oluyordu.

İrlanda maçı bırakmamasına rağmen bir de net penaltısının verilmediği doksan dakikayı puansız kapattı. Irish publarda keder var bu akşam. Hırvatlar ise grubun liderliğini ele geçirmekle kalmadı, diğer maçın berabere bimesiyle de büyük bir avantaj yakaladı. Bu oyunlarını diğer iki maçta da sergileyebilirlerse İspanya bile sürpriz bir şekilde erken veda edebilir turnuvaya. 

10 Haziran 2012 Pazar

İspanya - İtalya: 1-1



















Son iki turnuvanın şampiyonu İspanya yine bildiğimiz Barcelona modelinde oynamaya devam ediyor. İtalya'yı daha maçın başından itibaren kendi yarı sahasına hapsettiler. İtalya top rakipteyken 5-3-2 atakta ise 3-5-2 görünümünde. İlk 10 dakikada takımlar arasındaki kalite farkı ortaya çıktı. Sonrasında ise İtalya daha çok mücadele ederek ve hızlı oynayarak rakip kaleye gitmeye başladı. İspanya yavaş, sabırlı ve çok pas yaparak rakip kaleye giderken, İtalya hızlı toplarla daha kolay sonuca gitme düşüncesindeydi. Sahada bireysel olarak en çok dikkat çeken isimse İniesta'ydı. 

Bu turnuvanın dikkat çeken en belirgin özelliği ise hakemlerin inanılmaz hatalar yapması oldu. Cassano'nun Casillas'a tekmesi sarı karttı. İtalya ilk yarıda sergilediği oyundan güç alarak ikinci yarıya daha öz güvenli başladı. Fakat sonrasında İspanya yeniden oyunda üstünlüğünü kabul ettirdi. Balotelli'nin ne kadar şımarık ve sorumsuz bir oyuncu olduğunu kaybettiği yüzde 100'lük gol pozisyonunda bir kez daha gördük. Kalecinin gözüne hem de karşı karşıya kalmışken 3 saniye bakarsan başka şeyler düşünürüm. Şımarıklığın sınırlarını zorlayan bir adam gerçekten. 

Prandelli hemen Balotelli'ye cezayı kesti. Bu kadar önemli bir turnuvada laubaliliğin bedelini ödetti.  Prandelli bu değişikliğin ödülünü ise hemen aldı. Maçın başından beri dengesiz dikine oynayan İtalya defansından çıkan bir sabırsız top kalelerine gol olarak geri dönünce Arap baharı gibi kısa bir mutluluk yaşadılar. İtalya'nın maça çıkmadan önce beraberlik ihtimalini ana hedef olarak belirlediği kesin. Fakat galibiyete bu kadar yakın olacaklarını onlar da düşünmemişlerdi.

İtalya bu maçın motivasyonunu turnuvaya yayabilirse finallerin çeyrek ya da yarısını görebilir. Onların kaderini motivasyonlarını ne seviyede tutacakları belirleyecek. İspanya için ise bu maç turnuvaya başlangıç maçı olması sebebiyle hoşgörülü karşılanacaktır fakat kanatların kullanılmasında ve bu bölgede görev alan oyuncuların değerlendirilmesinde aceleci olmalılar. Bir diğer kesin olarak söylenecek şey Del Bosque ve Prandelli bir sonraki maçta bu onbirlerle başlamayacaklardır.

8 Haziran 2012 Cuma

Rusya - Çek Cumhuriyeti: 4-1

 
















Çok kontrollü ve pozisyonsuz başladı karşılaşma. Topa daha çok sahip olan Çek Cumhuriyeti'ydi. Rusya'nın maçın ilk pozisyonunu bulduğu karşılaşmada usta ayakların takımı olduklarını kanıtlayan golü bulmaları da gecikmedi. Golü bulan Rusya karşısında pas trafiği de gitgide aksadı Çek Cumhuriyeti'nin, özellikle yaratıcı oyuncuların gününde olmayışı Çek Cumhuriyeti'nin çok çabuk oyundan düşmesini getirdi. Tecrübe farkı skor farkını da getirdi. Hiddink sonrasında Advoocat seçimleriyle Rusya uzun yıllar oynadığı futbol anlayışını kusursuz şekilde sergileyince ilk yarıda Çeklerin ezildiğini gördük. Çeklerde tek ayakta kalan isim Jiracek oldu. Baros ayağına bakarak iddialı bir ekip olmaları zaten çok zor. Rosicky de büyük hayal kırıklığı oldu. Rusya ise tek tek  değerlendirme yapılacak bir takım değil. Makine gibi işleyen bir düzeni vardı.

Rusya Euro 2008'de çok benzer bir takımla sahadaydı. Akinfeev sakat olmasa kaledeydi,Ignashevich oyunda,Alexei Berezutsky oyunda,Vasily Berezutsky sakat olmasa oynayacaktı, Zyryanov oynuyor, Arshavin oynuyor. Oynamayan oyuncular yerine kadroda olanlara bakalım: Dzagoev, Zhirkov, Kerzhakov, Shirokov.

Çek Cumhuriyeti Euro 2008'de şu an oynadığı takımdan yalnızca 4 oyuncu barındırıyor. Kalede Cech, Plasil, Rosicky ve Baros. Giden oyuncular ile şu an sahadakileri karşılaştırınca kan kaybettikleri çok açık. Koller, Jarolim, Galasek, Polak, Ujfalusi, Kovac, Rozehnal ve Jankulovski. Hal böyle olunca Rusya istediği zaman oyunun kontrolünü -hem de golü yediği halde- elinde tutmayı başardı. Dzagoev ve Arshavin bugün izlediğimiz iki maçta en çok övgü hakeden isimler oldular. Dzagoev'in pasları, Arshavin'in akıl dolu oyununu izlemeye doyamadım. A Grubu'nda eğer bir sürpriz olmazsa Çek Cumhuriyeti en fazla 3. olur.

Polonya-Yunanistan: 1-1


















Çok sade ve güzel bir açılış seremonisi izledik. Sahanın ortasında -TT Arena ve Atletizm Şampiyonası'nda rastladığımız- küre şeklinde bir perde olmadan salak saçma işlere girmeden tadında bir açılış izledik. İlla saçma sapan ışık oyunları yapmaya gerek yokmuş. Umarım herkes görmüştür.

Maç ise bu güzel açılış kadar keyifli başlamadı. Polonya ev sahibi olmasının avantajını erkenden hissettirdi.Yunan savunması yine alıştığımız can siperane gömleğini giymişti. Yunanistan Rehhagel'den kalma kapanma alışkanlığını atamamış, 4-3-3 görünümlü 4-5-1 ile sahada yer aldı. Yunanistan'ın görüntüsü böyleydi.

Ev sahibi Polonya'nın acelesi ev sahibi olmasından sanırım. Çok çabuk kaleye gitmeye çalıştılar. Sol kanadı neredeyse kullanmadılar. Sağ kanadı da bir o kadar güzel ve çok kullandılar. Buldukları ilk golde oradan geldi. Polonya'nın Dortmund'da oynayan oyuncuları çok konuşulacak sanırım. Blaszczykowski ve Lewandowski turnuvanın dikkat çekenleri arasına girebilirler. Polonya daha baskılı ve daha çok pozisyon bulunca galibiyetin kolay geleceğini düşündü sanırım herkes. Fakat işler tersine döndü.

Golü yedikten sonra Polonya daha az baskı yaptı. Yunanistan ise biraz daha cesur oynadı. Yunanistan savunması kadar defanstan topu uzaklaştıramayan oyuncu topluluğu görmedim. İleri uzun vuramadılar ilk 45 dakika. Bir de Ninis'in mahalle topçusu topuk pası denemeleri olacak gibi değildi. Hızlı ama etkisizdi maç boyu. Zaten zar zor pas trafiği yapan Yunanistan Ninis'in fantezilerine mahkum kalınca ilk yarı Gekas'ın yarım kafa vuruşuyla tamamlandı. Maçın hakemi ise ağır aksak giden maçı bir anda katletti. Sokratis'e öyle kartlar çıkardı ki Polonya'yı antipatik yaptı. Bununla da kalsa iyiydi aslında. Yunanistan'ın ender gelişen hücumunda ceza sahasında elle açık müdahaleye penaltıyı veremedi İspanyol hakem.

Topuk meraklısı Ninis'in yerine Salpingidis ile başladı ikinci yarıya Portekizli teknik adam. Maça da öyle başlasaymış keşke. Salpingidis fırsatçılığı ile 1-1'e taşıdı skoru. Polonya golden sonra aceleci kararlardan nedense vazgeçti. Bu aslında Yunanistan'ın istediği temposuzluğu da beraberinde getirdi. Polonya golü yedikten sonra karşı kaleye gitme iştahını da kaybedince Yunanistan 2. golü de bulacaktı biraz daha becerikli olabilselerdi. Polonya Tek. Dir. Smuda -Smuda Altay'ı çalıştırırken sezonun ilk maçı İzmir'de Altay-Fenerbahçe. Fenerbahçe geçen sezon 103 gol atmış. Bu yüzden medya 5-10 olur diyor. Altay 2-1 yeniyor. 2. golden sonra Smuda maç oynanmaya devam ederken stadın etrafında tur atıyor. Böyle de manyakmış kendisi. Bu bilgi için Mert Aydın'a teşekkür ederiz-ilk maçında sınıfta kaldı. Oyuna etkisi hiç yoktu. Ben sanırım yedek kulübesinde olsam kimse anlamazdı. Salpingidis'in böyle bir turnuvada yedekten gelip böylesine etkisini göstermesi inanılır gibi değil. Muhteşem bir etki yaptı ve maçı tersine çevirdi diye düşünürken bu kez Polonya yedek kulübesinden gelen Tyton maçın kahramanı oldu. Maç kötü başladı, güzel bitti. Yunanistan kötü başladı, güzel bitirdi.

Metin Diyadin'in Dünyası

Sene 2008 Metin Diyadin Eskişehirspor'un başında. Eskişehirspor henüz Süper Lig'e çıkmış değil. Kartalspor maçı öncesi Kartal'da bir otelde. Lobide konuşmuştuk, uzun bir röportaj vermişti. Ben röportaja gitmeden önce medyanın en çok konuştuğu şey Sergen-Metin Diyadin anlaşmazlığıydı. İlk sorumda o olmuştu. "Biz hallettik o sorunu, artık yaşanmayacak" demişti. Röportajdan 3 hafta sonra Metin Diyadin'in sözleşmesi tek taraflı fesh edildi.

Şimdi Kasımpaşa ile Süper Lig'de. Bu kez çalıştırdığı takım yönetimiyle gündemde. Metin Diyadin bu yönetimle anlaşabilir mi?

...Teknik direktörlerin prensipleri ve ilkeleri olmalı. Bunun dışına da asla çıkmamalılar. Bugün siyasette de karşımıza çıkıyor. Bazı değişmemesi gereken kurallar vardır. Ülke gündemini ve siyasetini de yakından takip ediyorum, bu nedenle vurgu yapıyorum. Türkiye'nin içinde bulunduğu dönemde de bunları görebiliyoruz. Bazı ilkeler vardır ki, bunlar değişmez. Şu an tartışılanlar değişmez.(Metin Diyadin'in neden bahsettiğini Mart 2008 gündemine bakarak rahatlıkla anlayabilirsiniz.) Ancak ve ancak gelişime uğrar...



Yalçın Küçük Futbol Yazmış

Yalçın Küçük seveni sevmeyeniyle son 50 yılın fenomenlerinden biri. Ben rast geldikçe Aydınlık gazetesindeki yazılarını okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Anlamaya çalışıyorum çünkü anlaşılması hayli zor bir dili var.

Genellikle isimlere, anlamlarına ve köklerine inerek kişilerin geçmişleriyle ilgili tahliller yapıyor. Şu budur, kökeni budur diyerek bence yaftalıyor. Bugün blogumuza konuk olmasının nedeni futbol üzerine yazması. Burada kesiyorum ve 06 Haziran 2012 günü köşesindeki bir kısmı buraya aktarmak istiyorum.

.... 23 Mayıs'ta Hürriyet'in dedikodusu Haber-Türk'ün sahibi Ciner'in Kasımpaşa'yı satın aldığıdır. "Beşiktaş" yapacakmış, İhsan Kalkavan ile Mübariz Mansimov yönetime girmişler. Güzel, bundan sonra iş bana düşüyor...

...Mübariz, bir süre önce, 50 milyon koyup Beşiktaş'ı almak istedi, arkadaşı Aziz Yıldırım tavsiye etmedi, Süleyman Seba ve Yıldırım Demirören karşı çıktılar. Kasımpaşa ikinci hamle olmalıdır...

Tabii burada en dikkatimi çeken konu Mübariz Mansimov'un 50 milyon'a Beşiktaş'ı almak istemesi. Oğlumu bulana 100 TL gibi saçma olmuş. Bu ne zaman olmuş o konuda bir tarih bildirmemiş yazısında. Seba zamanında olmuş olmalı diye düşünüyorum. Demirören'in elinin kiri ne de olsa. Seba zamanında olsa Ayhan Akman'a 8 milyon dolar veren Seba'nın da bu paraya tenezzül etmeyeceğini biliyoruz. Neyse...

Ne olursa olsun futbol konusunda bahsedilmeyen ya da ilk kez duyduğumuz bir iddia olması sebebiyle buradan paylaşmak istedim. Ezber bozan diyecektim ama o da laçka oldu.

7 Haziran 2012 Perşembe

Gözüme Kestirdiklerim


100.Yıl için özel saten bir atkı üretilmişti, ben o zaman da 100. Yıl Forması'ndan daha güzel bulmuştum atkı işini. Çünkü böyle ürünler hatıra olarak yıllarca saklanmalı diye düşünüyorum her zaman. T-shirt nihayetinde esner, yıpranır, bozulur ama atkıya bir şey olmaz. O yüzden benim gibi t-shirt almaya ısınamayan arkadaşlar varsa bu gerçekten güzel bir alternatif. Meraklılarına duyurulur fiyatı 19,90 TL.

Zaten FEDA t-shirt'ü almak isteyen üstüne göre olanı, istediği rengi arasa bulamaz şu aralar. Çünkü hedeflenilen rakamın çok altında üretim yapıldı. Kartal Yuvası ve Yönetim geçmiş yıllardaki kötü tecrübelerinden dolayı korkularından 100.000 tane yaptıramadılar. Elimizde kalmasın diye. Şimdi de ilk 10.000'ler hızla tükendi Kartal Yuvaları ürün bekliyor ama bir dahaki parti ne zaman gelir bilinmez. O zamana kadar inşallah milletin gazı geçmez. Benim tahminim bir ay sonra pek gidip soran olmayacak ama hadi hayırlısı.

Bu arada arkadaşıma FEDA ararken bunu gördüm çok beğendim ve bir tane hediye etmek için aldım. Yine aynı sıkıntılar bu t-shirt için de geçerli. Beden yok, numunelik bir iki tane getirtilmiş onlar da alanın elinde kalıyor.
Buradan çıkartılacak bir sonuç var; güzel olan hiç bir ürün elinizde kalmaz değerli yöneticiler. Saçma sapan tasarımları yaptırmaya ayıracağınız kaynağı sağlam modellere ayırırsanız bundan herkes fayda sağlayacaktır.

Orada sesimi duyan var mı??
Yok.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Feda

Feda.

Haklısınız, doğru yoldasınız, olması gereken bu. Biz zaten söz verdik, bu yolda yürümek üzere adımlar attık, geri dönmeyiz, zaten çok şey feda ettik daha da edeceğiz.
Bu bağlamda FEDA t-shirt'ü doğrudur, kampanya doğrudur, verilen mesaj doğrudur.

Taraftar bu kadar duygusal yaklaşılan bir konuda elini cebine atacak takımını yalnız bırakmayacaktır, bu da 2+2=4 kadar ortadadır, gerçektir.

Okuyanlar bana kızacak ama ben yine de eleştirmek mecburiyetindeyim.
Ben bu t-shirt'e minimum 30 TL maksimum 50 TL vermeyi gözden çıkarttım. Eminim o ilk partiyi bitiren 1500 taraftar da benimle aynı düşüncedeydi. En azından 1400'ü!

Ama t-shirt'ü görünce, dokununca, penye kalitesine bakınca yine canım sıkıldı.

Lütfen yapmayın şunu Allah rızası için. Fanila benzeri uyduruk bir penyeye basmayın. Aldığımız şey hatıradır, biraz daha özen biraz daha incelik. Bu zihniyet ne zaman değişecek? Çok mu şey bekliyorum bilmiyorum ki...


Beşiktaş

Öyle bir kopmuşuz ki ligden de sonundan da. Süper Final'den de... Ne olup bittiğini hatırlamıyorum desem yeridir.

Uzun zamandır ilk kez Beşiktaş Futbol Takımı'na karşı nötr vaziyetteyim. Kızgın değilim. İçimde ufak bir mutluluk da yok. Yeni sezon umarım bize bunlardan en az birini hissettirmek için bahaneler sunar.
Gayet anlamsız bir sezon yaşadık. Bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmekle beraber hiçbir şey yapmadık aslında. UEFA'da yol almışız, yapma ya Allah razı olsun elimizde ne var hiç. Türkiye Kupası'ndan dalga geçilerek elendik. Süper Final'de cezalandırıldık biletler kombineler yandı. Geriye ne kaldı derseniz, sadece bir Fenerbahçe galibiyeti bir Galatasaray beraberliği. Benim açımdan bir önemi yok. Çünkü şampiyon olmadıktan sonra olana yol açmanın da engel olmanın da anlamı yok.

Allah'tan imdadımıza basketbol takımımız yetişti de biraz heyecanlandık, bir parça gurur duyduk. Final serisinde de hiç olmazsa gidip destek olabileceğimiz, sonuç ne olursa olsun alkışlayacağımız bir takımımız var. Umarım önümüzdeki sezonlarda başarıları devam eder. Beşiktaş Jimnastik Kulübü unuttuğu yan branşları hatırlar ve onlara gereken değeri verir.

Yine stat yıkılacak manşetleri atıldı. Gereken izinlerin hepsi atılmış denilen o. Kombine alacak mıyız maç oynanacak mı sorunsalı şimdiden kafamızı meşgul etmeye başladı. Hayırlısı olsun ne diyelim.

Yönetimimizin ne yaptığı, ne yapacağı da pek belli değil hani. Politikamız nedir bilmiyoruz. Taraftara düşen görev belli de kulüp ne yapmayı düşünüyor muamma. İyice beyin d.mcıklaması yaşıyorum ne yalan söyleyeyim Beşiktaş ile ilgili, dur bakalım neler olacak bu sezon. Allah sonumuzu hayır etsin.

17 Nisan 2012 Salı

Bakma Sen

Herkes baksın sen bakma hakeme öyle. Ernst baksın, Hilbert baksın. İsyan da etsinler. Sen ardına bile bakmadan git soyunma odasına. Formanı çıkart ve önüne koy. Düşün hele o adamlar neden sahaya atladılar acaba? Neden çıldırdılar ve kendilerini kaybettiler? Haksızlığa tahammül edemedikleri için mi acaba? Pekiyi sen dönüp kendine baktın mı hiç? Senin bu performansın haksızlık değil mi? Artistliğin on numara futbolun dört buçuktan beş. Dün hakemin kırmızısından yırttın belki ama tribün yapıştırdı anında.

Kağıt üstünde kıskanılası isimlere sahip, masa başında esamesi okunmayan bir takım. Deplasmanlarda kıyım kıyım kıyılan, kendi sahasında yok sayılan bir takım. Şampiyonluktan kopunca bonkörleşen bir takım. Ve bu takımı bu hallere getirip de kayıplara karışan bir yönetim. Dün gece belki de bardağın taştığı son damla gibiydi. Hani iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırmak lazım ya; bizim her yerimiz iğnelenir olmuştu epeydir. Dün de batırdık işte. Her anlamda.

Sabote etmemek lazım zira hala kovalanan bir UEFA Avrupa Ligi var. Dördüncü olup da alttan gelenle oynanacak final maçına işi bırakmamak için kazanmaya başlamalıyız. Birilerini, puanları ve değerlerimizi...

15 Nisan 2012 Pazar

Direnaj Mucizesi

Dün o kadar ıslandık ki, daha yeni kendime geldim diyebilirim. En son yanılmıyorsam 2002 sezonuydu Gençlerbirliği ile oynanan Türkiye Kupası maçında bu kadar ıslanmıştım. Cezaymış gibi yağdı yağmur tüm öğleden sonra. Bahtsız takımız bu konularda alışığız ne diyelim.
Erken giren taraftarların şemsiyelerini içeri sokmalarına izin vermediler, bu yağmurda bu kadar aptalca bir uygulama nasıl oluyor hala anlamıyorum.
Sahanın hali, eskiliği, yıpranmışlığı maalesef içler acısı. Belde belediyesi zihniyetiyle tahta sopalarla, paspaslarla suyu dışarı atmaya çalıştık diyecek bir şey bulamıyorum. Gerçekten durumumuz vahim bu sahayı bir an evvel yenilemek gerekiyor bakalım ne olacak.
Prosedürü bilmiyorum fakat bu maçın oynanamayacağı maçın başlamasına iki saat varken de gayet belliydi. Bazıları kesin iptal edilir diyerek gittiler, biz inatla bekledik beklenen oldu. Neden daha önceden iptal etmediler bilmiyorum, maç saatine kadar beklemek gerekiyor sanırım kurallara göre.
Biletli gelen ve bileti atanlar nasıl itiraz edecek veya iptal edip biletlerini alabilecekler bilmiyorum ama o konuda da epey sıkıntı çıkacak gibi gözüküyor bu iki gün içerisinde.


Bir de şu kare var aklımdan çıkmayan. United Colors of Beşiktaş! Kimse alınmasın arkadaşlar "yağmur vardı ne yapalım" deyip kendilerini savunmasınlar. O kadar atıp tutmaya benzemez işte "erkek adam renkli takım tutmaz" diye. Adama böyle giydirirler! Sarı, kırmızı, lacivert, yeşil, mavi, mor ne ararsan vardı. Kartal Yuvası'ndan yağmurluk mont almazsan, hadi onu almadın alamadın yağmurluğun da en azından siyahını ya da beyazını bulmazsan o sarı-lacivert, yeşil-beyaz, sarı-kırmızı yağmurlukları giyersin. Bir tanesi de dememiş ki ulan bu renk giyilir mi diye.
Demek ki neymiş önce can sonra cananmış!
Sallamasınlar boşa.

10 Nisan 2012 Salı

Şampiyon Beşiktaş ya da Ölme Eşeğim Ölme



BJK-GS:1-0
FB-TS:0-0

1-GS:39
2-FB:35
3-BJK:31
4-TS:29

GS-FB:0-0
TS-BJK:0-1

1-GS:40
2-FB:36
3-BJK:34
4-TS:29

TS-GS:1-0
FB-BJK:0-1

1-GS:40
2-BJK:37
3-FB:36
4-TS:32

GS-TS:0-0
BJK-FB:1-0

1-GS:41
2-BJK:40
3-FB:36
4-TS:32

TS-FB:0-1
GS-BJK:0-0

1-GS:42
2-BJK:41
3-FB:39
4-TS:32

FB-GS:1-0
BJK-TS:1-0

1-BJK:44
2-FB:42
3-GS:42
4-TS:32

9 Nisan 2012 Pazartesi

Bu Nasıl Fikstür? Yanılıyorsam Düzeltin Dostlar!

Bizi okuyan tüm arkadaşlar, bir futbol cahili olarak soruyorum bildiğim doğru mu yanlış mı?

Avrupa kupaları dahil tüm dörtlü finallerde grup maçları başladığı sıranın tersine doğru biter. Yani şunu demek istiyorum; A - B - C şeklinde oynadıysan ikinci tur dönerken C - B - A şeklinde döner ve o şekilde bitirirsin.

Fakat burada bir farklılık var.

Beşiktaş - Galatasaray
Trabzonspor - Beşiktaş
Fenerbahçe - Beşiktaş

Bu maçların rövanşı
Beşiktaş - Fenerbahçe
Beşiktaş - Trabzonspor
Galatasaray Beşiktaş şeklinde olmalıydı.

Ama son haftaya final bırakmak zihniyeti ile son maçların yeri değiştirilmiş. Şampiyon son maçta belli olsun diyerek Fenerbahçe - Galatasaray maçı en son haftaya atılmış.
Fikstürün belirlenmesindeki düzende yanılıyor muyum bilmiyorum ama burada da yine bir dolaplar dönmüş. Herhangi bir açıklama da yazmıyor federasyonun sitesinde. Tempo, heyecan ayaklarına Lig TV'ye bir kıyak daha çekilmiş. Bir iddiamız yok eyvallah ama bu kadar da saman altından su yürütür hareketlerde bulunmayın arkadaş.

Yine de ben yanılıyor olabilirim, okuyan arkadaşlardan da yorum bekliyorum.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Çakal Olmayan Carlos


Hasbel kader getirdiler İstanbul'a. Hiç bir vaatte de bulunmadı. Okey masasında çiş molası veren adamın yerine bakar gibi geçti takımın başına. Bok yoluna gitti zaten esas adam. Bizimki bir zaman sonra yancı olacağını bile bile oynadı taşları. Okeyi vardı, onu da kullanamadı. Ya da okey yalancıydı, biz bilemedik. Elde o kadar çok Portekizli vardı ki çifte gidesi gelirdi insanın ama o hep ara taşları buldu. Gollere en az bizim kadar sevindi, yani tribünde olsa iki üç sıra aşağıdaki adamın sırtında bulabilirdi kendini... Altı ay önce bu cümlelerle anlatmaya çalışmışız Carlos Carvalhal'i. Sezon sonunda bir sürpriz yapıp omuzlarda bulur mu kendini diye düşünmüşüz ama olmadı. Normal sezonun son maçından önce görevine son verildi. Sorun çıkardığını da şaşırdığını da zannetmiyorum.

Bu ülke de başarıya giden her yol mübahken, başarının kıstasları da çok farklı. Kendisini başarılı bulduğumu söyleyemem ama bu onu sevmemi engellemiyor. Sevaplarıyla, günahlarıyla gönlümüze yazdırdı adını ve kendi rızasıyla olmasa da siyah-beyaz hikayesinin noktası kondu. Yolun açık olsun Carlos...

1 Nisan 2012 Pazar

Beşiktaş Off


Eskiden ligin normal şekilde, 34. hafta maçlarıyla bittiği sezonların son maçında skor beklentisi olmayan taraftarlar önünde oynardı Beşiktaş. Yine de "İstanbul'da bu son maç, sevindirin bizleri" tezahüratları ile takıma ricada bulunulurdu . Kaç kaç olduğuna bakmaksızın, bütün bir yazı Beşiktaş'sız nasıl geçireceğini düşünerek izlerdi tribündeki sevdalıları. Maç biter gönül dostlarıyla bir süreliğine vedalaşılır ve semtten hüzünle ayrılınırdı.

Bugünkü maç bu havada değildi. Play off denen icat sebebiyle son değildi çünkü. Hocamızın garantilediğimiz için mesut olduğu bu mini lige şansımızı da taşımak adına puanlar almalıydık ama nafile. Takım sadece adını yazdırmakla kalacak gibi. O altı maç sonunda herhalde  "Önemli olan katılmaktı" diyerek ayrılacak Carvalhal. Zaten son kaç maçtır eskisi gibi sevinç gösterilerinde bulunacağı bir gol de atamıyoruz.

Tribünler bugünün özelliği sebebiyle latife yaparak yönetimi daha ilk maçında istifaya davet edip hemen akabinde bunun şaka olduğunu belirten tezahüratta bulundu. Lakin bu işin şakası kalmadı. Beşiktaş'ın ağırlığını taşıyacak futbolcular görmek istiyoruz sahada. Tabi ki onların başında da hedefi katılımdan çok atılım olacak bir hoca.

Tribün de adam seçip ıslıklamaktan, iki hareketle baş tacı yapıp sonra bir hatada taca atma huyundan vazgeçmeli artık. "Ahmet Dursun, Seba gitsin" dendiğinde pişman olanlar bugün 'kim gitsin?' diye sorduğumuzda yine liste çıkarır. Kalan biziz, olan da bize oluyor. Beşiktaş takımdır. Yine takım olduğunda karşısında kimse duramaz.

Eskiden küme düşen takımlara 'on' tane atarken bugün onlar karşısında hep 'off' modundayız. Samsun'un yok olmaya yüz tutmuş ümitlerini yeşertip, Antalya'nın ahını aldık yok yere. Bazen yükselmek için dibe vurmak lazım. Geçen seneki Galatasaray gibi puan cetvelinde diplere demir atmadık diye şükredecek değiliz. Biz zaten son iki senedir dipteyiz, sondayız, depresyondayız. Play off''da başroller kapılmış bence biz figüranız. Kötü adam mı oluruz, sürpriz sonla mı bitiririz bilemiyorum. Önümüzdeki maçlar Avrupa'ya gidebilmek için önemli ama biz esas daha genişçe önümüzdeki yıllara bakalım.